Çeşitli Bilgiler...
Vücudumuz
İnsan
vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Her dakika
bunlardan 300 milyonu ölür. Eğer sürekli olarak yenilenmeselerdi,
bütün hücreler 330 gün içinde ölecekti.
Su,
vücudun %69'unu teşkil eder. Normal bir insanda yaklaşık 47 litre
su vardır. Teneffüs, terleme ve boşaltım ile her gün 2.4 litre
su kaybedilir. Su, vücuttaki çoğu dokunun %20 ile %80'ini ,beyin
dokusunun ise %85'ini oluşturur. Eğer 73 kilogramlık bir insanın
vücudundaki suyun tamamı çıkarılacak olsaydı, geriye sadece 29
kilogramlık bir vücut kalacaktı.
Su
dışında vücutta birçok madde daha mevcuttur. Mesela normal bir
vücutta, küçük bir sundurmayı yıkayacak kadar sönmüş kireç,
7 büyük sabun kalıbı yapacak kadar yağ, orta boy bir kavanozu
dolduracak kadar şeker, 6 tuzluğu dolduracak kadar tuz, 9 bin
kurşun kalem yapacak kadar karbon(13kg), 2 bin 2 yüz tane kibrit
yapacak kadar fosfor, 25 milimetrelik bir çivi yapacak kadar demir,
bir kaşık sülfür ve 30 gram diğer metaller bulunur.
Piramitlerin
sırrı
*
Pramitlerin her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir. Bu
taşlar temin etmek için en yakın mesafe yüzlerce kilometre
uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.
*
Pramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda
sadece 2 kez güneş girmektedir.(Doğdugu ve tahta tahta çıktığı
günler)
*
Mumyalarda radyoaktif madde bulunuyor. Bu yüzden mumyaları ilk kez
bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
*
Pramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar
çalışmamaktadır.
*
Kirletilmiş suyu, birkaç gün pramit'in içine bırakırsanız suyu
arıtılmış olarak bulursunuz.
*
Pramit'in içerisinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve
sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
*
Bitkiler pramit'in içinde daha hızlı büyürler.
*
Pramit'in içine bırakılmış su 5 hafta süreyle bekletildikten
sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
*
Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku yapmadan pramit
içinde mumyalaşır.
*
Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir pramit'in içinde
daha cabuk iyileşme eğilimi gösterir.
*Pramitlerin
bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur
araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu ya da aynı yerde
birkaç tur attılar. Ancak içlerini göremediler.
*Pramitlerin
içi yazın soğuk, kışın sıcak olur.
Topkapı
Sarayı’ndaki yasak nasıl delindi?
Topkapı
Sarayı’nın hazine dairesinden hiçbir şey dışarı çıkamazdı.
2. Abdülhamit, kızı Ayşe’ye taç yaptırmak için model olarak
kullanılmak üzere 3. Mehmet’in muhteşem sorgucunu saray
kâhyasından istedi. Kâhya padişahtan muayyen vadeli bir senet
almadan sorgucu vermedi. Bu tutum Abdülhamit’in çok hoşuna
gitti. Kâhyaya 100 altın hediye etti. Süresi geldiğinde sorgucu
kâhyaya iade edip vermiş olduğu senedi geri aldı.
Padişahların
sihirli bitkisi neydi?
“Anber”
çok eskiden beri hükümdar hazinelerine giren, hükümdarlar
arasında hediye olarak alınıp yollanan kıymetli bir hediyeydi.
Osmanlı’da erkeklik gücünü artırıcı bir iksir olarak
kullanılan bu madde belli miktarda ilaç olarak yendiği gibi,
padişahlar tarafından anber kaplar, kadehler, tesbihler, pencere
perdeleri ve hatta anberden yapılmış gömlekler olarak
kullanılırdı.
Rum
Ateşi’ni kimleri yaktı?
2.
Sultan Mehmet İstanbul’u kuşattığı zaman donanması boğazı
geçerken donanmanın üzerine Galata’daki şimdiki Yer Altı
Camii’nin bulunduğu yerden, Saray Burnu’ndan ve Kız Kulesi’nden
“Rum Ateşi” denilen özel bir karışımdan yapılmış, çok
zor sönen ateş yağdırılmıştı. Fetih gerçekleştirilip
İstanbul alındıktan sonra padişahların tahta çıkışlarında
ve bayramlarda Kız Kulesi’ne yerleştirilen toplar bu kez şenlik
için ateşlenmeye başladı.
Türkiye’de
ilk demiryolu ne zaman yapıldı?
Sultan
Abdülaziz yenilikçi bir padişahtı. Yapmış olduğu Avrupa
seyahatinde gördüğü demiryollarına çok imrenmiş, İstanbul’a
dönüşünde İstanbul – Edirne demiryolunun yapımı için bir
demiryolu şirketine yetki vermiştir. Ancak yapım sırasında
demiryolunun Topkapı Sarayı’nın bahçesinden geçmesi gündeme
gelince çevresindekiler bu duruma karşı çıkmışlardı. Bu
itirazları tebessümle karşılayan Abdülaziz “tren saraydan
değil isterse üstümden geçsin yeter ki bu demiryolu yapılsın”
diyerek bu konudaki isteğinin ne denli güçlü olduğunu gösterdi.
ABD
meclisindeki padişah kimdir?
ABD
Temsilciler Meclisi’nin salonunun duvarlarında dünyaya ün salmış
kanun koyucularından 23 tanesinin mermerden yapılmış kabartma
portresi asılıdır. Bunlardan biri de ünlü heykeltraş Joseph
Kiselewski tarafından yapılan Kanuni Sultan Süleyman portresidir.
Ağaç
kesenleri affetmeyen padişah kimdi?
Kanuni
Sultan Süleyman’ın büyük bir ağaç sevgisi vardı. Avrupa’ya
yaptığı seferlerden birinde bir yeniçerinin bir armut ağacının
dalını kırdığını görünce yeniçerinin kendi yayının kirişi
ile bu ağaca asılmasını emretmişti.
45
gün süren deprem ne zaman oldu?
İstanbul’un
en korkunç depremlerinden biri 14 Eylül 1509’da yaşandı.
Sarsıntılar 45 gün sürüp ortalığı harabeye çevirirken deniz
dalgaları Galata Surları’nı aşarak şehirde bir tufan görüntüsü
yarattı.
Giyotin
nasıl bulundu?
Kafa
keserek mahkumların hayatına son veren “giyotin” adlı ölüm
makinesi bir doktorun insan sevgisi yüzünden icat edilmiştir. Dr.
Guillotin o yıllarda Fransız devriminin getirdiği eşitlik
ilkesine uygun olarak mahkumların ölümününde eşitlik ilkesine
uygun olarak yerine getirilmesini öngörüyordu. Bu yüzden
projesini çizdiği yüksekten düşen büyük bir bıçaktan ibaret
makine onun ismi ile anılmaya başladı.
Herkül’e
benzeyen padişah kimdi?
4.
Murat bedensel olarak olağanüstü güçlü bir adamdı. Çok iyi
silah kullanır, iyi dövüşür, bir ok atışta kalkanı delerdi.
Yanında bulunan silahtar Musa Paşa’yı zaman zaman sağ eliyle
kuşağından yakalayarak havaya kaldırır, bir müddet
dolaştırdıktan sonra tekrar yere indirirdi.
Osmanlı’da
nevruz nasıl kutlanırdı?
Farsça
“yeni gün” anlamına gelen Nevruz Osmanlı’da da şenliklerle
kutlanırdı. Baharın başlangıcı kabul edilen Nevruz ile birlikte
herkes birbirine Nevruziye denen kıymetli hediyeler verir, yine
Nevruziye denen içinde sandal ağacı, anber, gül suyu, zencefil
gibi türlü baharatların bulunduğu çok kuvvetli ve nefis bir
macun özel olarak hazırlanarak padişaha ve devlet büyüklerine
ikram edilirdi.
Anıtkabir’in
altından ne çıktı?
Anıtkabir,
Atatürk’ün “Buradan Ankara ne güzel görünüyor” dediği
Rasattepe’de 9 Eylül 1944 yılında atılan temel çalışmalarıyla
başlamıştı. İnşaat çalışmaları sırasında yapılan
kazılarda buranın Frigyalılar’a ait eski bir mezar alanı olduğu
bulunan mezarlardan anlaşılmıştı. Ata’nın bu kabire nakli
ölümünden ancak 15 sene sonra gerçekleşti.
Denizaltıdan
düzenlenen ilk suikast kimeydi?
İttihat
ve Terakki’nin son sadrazamı Talat bey, trenle Ankara’ya
giderken Tuzla’yı geçtikten bir müddet sonra suikaste uğramıştı.
Kıyı boyu giden trene birden bire Tuzla açıklarında suyun üstüne
çıkan bir denzialtından ateş açılmış, Talat Bey’e bir şey
olmamasına rağmen trenin yola devam edecek hali kalmamıştı.
Denizaltının ve suikastın kimler tarafından yapıldığı tüm
araştırmalara rağmen bulunamamıştı.
Logaritmayı
kim buldu?
Logaritmayı
ilk kez 1730 – 1790 yılları arası yaşayan bir Türk bilgini
olan Gelenbevi İsmail Efendi bulmuştu. Gelenbevi İsmail Efendi
matematikle uğraşırken sayı değerlerini ondalık bölümlere
göre düzenleyip hesapları son derece kolaylaştıran bir sistemi
kendiliğinden bulmuş, ancak bunu pratik bir uygulama sayıp fazla
önemsemediğinden kimseye bahsetmemişti. Bu, Batı’da kullanılan
“logaritma” idi.
Civelek
kime denir?
Civelek
tüysüz yeniçerilere verilen isimdir. Osmanlı döneminde yüzleri
pürüzsüz ve tüysüz olan civelek gençler pamuk ipliğinden bir
peçe örterek sokağa çıkarlardı.
Kara
Mehmet kimdir?
Kara
Mehmet halk arasında gücüyle ün yapmış bir pehlivandır. Ne
kadar güçlü olduğunu ölmek üzereyken başından geçen bir
olayla son kez kanıtlamıştır. Kara Mehmet bir semt kahvehanesinde
kalp krizi geçirerek ölmüştür. Kriz anında dayandığı dokuz
çubuklu demir parmaklığı kağıt gibi birbirinin içine
geçirmişti. Çubuklar öylesine iç içe geçmişti ki daha sonra
onları demir küskü ile açmak isteyenler başarılı olamadılar.
Elmastan
yapılan camii hangisidir?
Süleymaniye
Camii’nin sağdaki küçük minaresi Cevahirli Minare olarak
bilinir. Cevahir mücevher anlamına gelir. Bu muazzam caminin küçük
minaresinin yapıtaşları arasında elmas madeni de vardır.
Elmasların kullanılma nedeni İran Şahı’nın, Kanuni Sultan
Süleyman’a bir çekmece dolusu elmas yollayarak yaptığı
jesttir. Elmaslar caminin yapımı sırasında para biterse
kullanılması için gönderilmişti. Ancak Sultan Süleyman
elmasların parasını karşılayacaklarını belirtti ve minarenin
yapımında kullanılmalarını emretti.
Voyvoda
Rabia kimdir?
17’nci
Yüzyılda yaşadığı öne sürülen ve zalimliğiyle ünlü
Bosnalı İbrahim Voyvoda aslında 18 yaşında Rabia adlı bir
kızdı. Kimsenin baş edemediği Rabia’nın ölümü biraz acı
oldu. Bir çengele asıldı ve halkın gözü önünde ölüme terk
edildi...
Göğüs
perçemini kim bırakırdı?
Eski
kabadayılar göğüslerini ustura ile tıraş ederler, yalnız bir
tutam kıl bırakmayı ihmal etmezlerdi. Buna ‘göğüs perçemi’
derlerdi. Bu perçeme mali güçlerine göre boncuk ya da pahalı
inciler takarlardı.
‘Unutma
bizi dolması’ nedir?
Eskiden
ramazanda meyhaneler zorunlu olarak kapatılırdı. Bayram arifesinde
meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine midye ya da uskumru
dolmaları gönderirlerdi. Bu ikramlara ‘unutma bizi dolması’
denirdi.
Mesleği
küfür yemek olan esnaf kimdi?
Dalkavukluk
eskiden nizamnameleri, kahyaları, narhları olan bir esnaf
kuruluşuydu. Dalkavuklar kendilerine yapılan her türlü hakarete
tahammül eden bu işi meslek edinen insanlara verilen isimdi.
Dalkavuklara yapılan her muzipliğin bir tarifesi vardı. Mesela
dalkavuğa atılan her tokatın bedeli 30 para, merdivenden
yuvarlamanın ücreti 180 paraydı. Bir fındık sıçanını kuyruğu
dışarıda kalacak şekilde dalkavuğun ağzına sokma 400 para,
ellerin ve ayakların domuz topu şeklinde bağlanması 40 paraydı.
Bir sakatlık olursa hareketi yapan dalkavuğu tedavi ettirmeye
mecburdu. Ölüm olursa masraflar işi yaptıranlar tarafından
karşılanıyordu.
Mandadan
asker olur mu?
Eskiden
tersane havuzlarına gemi alınınca havuzların suyu büyük bostan
dolapları ile boşaltılırdı. Bu dolapları mandalar çekerdi. Bu
iş için tersanelerde ayrı bir bölük, bölüğün başında da
Manda Ağası bulunurdu. Kurası tersaneye çıkan erkekler askerlik
yapmamak için bedel olarak para ödemez, tersaneye manda verirlerdi.
Sahibinin yerine askerlik süresini dolduran mandalar bir terhis
tezkeresi verilir, bu tezkereler sırmalı kordonlarla boynuzlarının
arasına asılırdı. Köyüne veya kasabasına dönen mandalar
coşkulu bir törenle karşılanırlardı.
Pırpırı
Kıyafet’i kimler giyerdi?
19’uncu
Yüzyılın başlarında İstanbullu gençler arasında kabadayılığın
o zamanki diğer bir şekli olan Külhani dolaşmak moda olmuştu. Bu
kişiler başlarına üç metre boyunda şal sarar, bacaklarını
açıkta bırakan kalyoncu mintanı giyer, kollarını sıvar,
vücutlarına çeşitli dövmeler yaptırarak etrafa hava atarlardı.
Bu kıyafete ‘Pırpırı Kıyafet’ denirdi.
Baba
Cafer kimdir?
Eskiden
borçları olanlar Baba Cafer Zindanı’na atılırlardı.
Hapsedilen borçlular zindanın tek penceresinden yardım isterler,
borçlarını ödemeleri için halka yalvarırlardı. Baba Cafer’den
bir borçlu kurtarmak büyük sevap sayılırdı.
Türkiye’nin
ilk heykeli nerede dikildi?
Türkiye’nin
ilk heykeli 10 metre uzunluğundaki Osman Gazi büstüdür. Bu büst
1914-1918 arasında Sivas Valisi Muammer Bey’in girişimiyle
Hafik-Zara yolu üzerinde yapılmıştır. Gericiler heykeli protesto
ederek törene katılanları ‘Taş Dikenler’ olarak
adlandırmışlardır. İlginç olan, açılış törenini devrin
müftüsünün yapmış olmasıdır. Bu heykel 1937’de yine Sivas
Valisi Nazmi Toker tarafından kaldırılmıştır.
Kaşıkçı
Elması nasıl bulundu ?
Osmanlı
hazinesinin meşhur “Kaşıkçı Elması” IV. Mehmet zamanında
fakir bir adam tarafından İstanbul Yenikapı’da bir çömleğin
içinde bulundu. Adam Elmas'ı iki tahta kaşık karşılığı bir
kaşıkçıya devretti. Kaşıkçı da Elması çok ucuz bir bedele
kuyumcuya sattı. Hadise anlaşılınca Elmas, Sultan IV. Mehmet
tarafından hazineye alındı.
Osmanlı
ordusunun ilk gemisini kim yaptı
İlk
gemi, Van gölünde, 16. yüzyılda, Osmanlı ordusunun Doğu seferi
sırasında bir yeniçeri askeri tarafından yapılmıştı. Bu
sanatkar asker sonralarda adını yaptığı eserlerle duyuracak olan
Mimar Sinan'dı.
Haliç'i
gemi direkleri üzerinden iple geçen kimdi?
18.
yüzyılda Üçüncü Ahmet’in oğlu Şehzade Mustafa’nın sünnet
düğününde bir cambaz Haliç’i gemi direkleri üzerinde gerilen
bir ipte geçti.
Serasker
Rıza Paşa kimdir?
Bir
gün ikinci Mahmut Mısır Çarşışı’nda halk arasında
gezinirken uğradığı bir dükkanda kendisine kahve getiren sevimli
bir kahveci çırağını çok sevdi. Hemen o gün saraya alınan
çocuk sonradan tarihimizin meşhur Serasker Rıza Paşa’sı
olmuştur.
Belediye
reisi kumar oynayanlara ne yapıyordu?
19.
yüzyılın sonra İstanbul’un belediye reislerinden Hüseyin Bey,
kahvede iskambil oynamaya giden bir seyyar ekmekçiyi cezalandırmak
için atının yerine bağlattı. Seyyar sırtındaki ekmek
küfeleriyle bekledi.
18.
yüzyılda gençlerin gözde aksesuarı neydi?
18.
yüzyıl sonlarında İstanbul gençleri arasında şemsiye modası
çıkmıştı. Rengarenk ipek püsküllü şemsiyeler yalın ayaklı,
dökük kıyafetli gençlerin bile elinde görülürdü.
Kibar
ve zengin gençler o zamanın kabadayılarından sayılan
Levent’lerin külhanbeyi kıyafetlerini giyerler, at üstünde
şemsiye açarak dolaşırlardı.
Kız
kulesi ne zaman "aydınlandı" ?
Kız
kulesine ilk deniz feneri üçüncü Ahmet devrinde Sadrazam
Nevşehirli İbrahim Paşa’nın emri ile konuldu. O zaman ahşap
olan kulenin içindeki fener ağır yağlar ile yakılırdı. Bir gün
fenerin yakıldığı büyük kandil tutuşarak ahşap kule bir
meşale gibi yandı. Yangının ardından kule bu kez kagir olarak
yapıldı.
"Kahraman
koç"un sonu ne oldu ?
17.
yüzyılda Macaristan’ın Sobatzka Kalesi’nin Osmanlı
muhafızları çok sevdikleri bir koçu özenle besliyorlardı.
İkinci Viyana Kuşatması ile başlayan felaketli devirde kale
Almanlar tarafından kuşatıldı. Kurtuluş imkanı göremeyen
askerler bir sabah vakti kaleden fırlayarak düşmanı yarıp Budin
yoluna doğru yöneldiler. Onlarla beraber fırlayan koç da
sahiplerini yalnız bırakmamış iri boynuzları ile önüne çıkan
düşman askerini yaralayarak, kendini tutturmadan askerlerle beraber
Budin’e gelmişti. Bu gazi ve cengaver koç Budin’de büyük bir
şöhret kazandı. Ancak ne yazık ki aynı yılın kurban bayramında
kesildi!
Ünlü
okçu kuvvetini nasıl kanıtladı?
Kanuni
Sultan Süleyman zamanında okçulardan ok satın alan ünlü
Kemankeşler soyundan 80 yaşındaki Ahmet Ağa'ya bir okçu çırağı,
"baba sende kiriş gerecek kuvvet varmı ki ok alıyorsun ?"
diye laf attı. Bu sözlere çok öfkelenen Ağa, at üstündeki
ihtiyar çarşının kapısından sarkan zincirlere kolları ile
sarılıp aynı anda bacaklarını altındaki atın karnına doladı.
Kendini yukarı çektiğinde altındaki atı da havaya kaldırdı.
Ağa'nın bu harekete etrafındakileri şaşkına çevirdi.
Yıldırım
nasıl düşüyor?
Gökyüzünde
yılda 3 milyar şimşek veya yıldırım oluşmaktadır. Bir değişle
yılın herhangi bir zamanında dünyanın üstünde 2 bin yıldırım
bulutu vardır ve dünyamıza her saniyede 100 yıldırım
düşmektedir. Güçlü bir fırtına, Hiroşima'ya atılan atom
bombasından 100 kat daha fazla enerji açığa çıkarmaktadır. Kim
bilir? Belki bir gün gelecek yıldırımları da enerji kaynağı
olarak kullanmayı öğranaceğiz.
Bu
gök olayı insanlığın ilk tarihlerinden itibaren ilahi bir işaret
olarak görülmüştür. Yıldırım düşmesi insanlar için
tehlikeli olmasın rağmen insan yaşamına faydası da vardır.
Yıldırımlar yeryüzündeki bitkiler için faydalı maddeler olan
nitratlar ve oksijenin de yeryüzüne inmesine neden olurlar.
Her
şey güneş ışıkları ile yeryüzünde ısınan havanın
yükselmesi ile başlıyor. Tabii içinde buharlaşan suyu da yukarı
taşıyarak. Bu yükselen hava yaklaşık 2-3 kilometreye ulaşınca
havanın soğuk katmanlarına rast geliyor. Soğuk havalarda nefes
verince nefesimiz nasıl buharlaşıyorsa aynen o şekilde
buharlaşıyor ve gördüğümüz bulutu oluşturuyor. Bu bulutlar
daha sonra hava akımları ile 20 bin metreye kadar
tırmanabiliyorlar.Aslı tam bilinmemesine rağmen bulutların bu
yükselişleri sırasında içlerinde oluşan buz kristallerinin
birbirlerine sürtünerek bir statik elektrik enerjisi açığa
çıkardıkları öne sürülüyor. Bu elektrik enerjisi bulutların
üst katmanlarında pozitif (+), alt katmanlarında ise negatif (-)
yüklü olarak birikiyor. Bulutun içindeki yük havayı iyonize
edecek güce ulaştığında şimşek oluşuyor.
Yağmur
bulutlarının alt yüzeylerindeki büyük negatif yük içindeki
elektronları iterek oarayı da pozitif yüklü hale getiriyor ve bu
yük saniyede bin kilometre hızla toprağa iniyor, yani kısa devre
yapıyor. Yıldırımın bu andaki ısısı 30 bni derece olup
güneşin yüzeyindeki ısının 5 katı kadardır.
Yıldırım
düşerken çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Yerden de buluta
doğru bir boşalma oluyor. Yerden 100 metre yükseklikte bu iki akım
birleşiyor ve iletkenliği çok fazla olan bir koridor oluşuyor.
İşte bundan sonra yıldırımı hiçbir şey durduramaz, pozitif
yük hızla buluta doğru onu nötr hale getirmek için yükselir.
İşte yıldırımın havadan yere mi, yoksa yeren havaya mı
oluştuğunu yaratan soru bu.
Bu
koridordan yerden göğe doğru neredeyse ışık hızının üçte
biri hızla yükselen akım yıldırımın göze gelen şiddetli
ışığını da yaratır. Ardından yine yukarıdan yere iner ve iki
taraf arasındaki potansiyel farkı sıfırlanana kadar bu olay 10-12
kez tekrarlanabilir.
Lavabodan
su niçin sağa dönerek boşalıyor?
Lavabonuzu
veya küvetinizi su ile doldurun ve tıkacı aniden çekin. Su düz
olarak delikten boşalmayacak, döne döne bir hortum oluşturacak
şekilde boşalacaktır. Bu dönüş yönü kuzey yarımkürede sağa
doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir.
Bilim insanları buna "Coriolis" kuvveti diyorlar.
Her
iki yarımkürede böyle birbirine ters yönde hava akımlarının ve
okyanus akıntılarının olduğu herkes tarafından kabul ediliyor
da, bir lavabodan boşalan suda, böyle küçük bir ortamda dünyanın
dönüşünün etkili olup olmayacağı tartışma konusu.
Dünya
kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir.
Ekvatordaki biri, bir günde dünya çapı kadar yani 40 bin
kilometre giderken bir diğer ifade ile saatte 1670 kilometre hızla
yol alırken, tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi
etrafında dönmektedir. Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi
duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre
hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte
dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutupdakilere nazaran
hızlı dönmektedirler.
A'yı
ekvatorda, B'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki
nokta olarak düşünelim. Bir top mermisini A'dan tam kuzeye
nişanlayıp attığımızda, atış sırasında ekvatorun dönüş
hızı B noktasına göre neredeyse iki kat olacağından mermi B
noktasının doğusuna gidecektir.
Aynı
şekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam
güneye atılan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüş hızı daha
çok olduğundan bu sefer hedefin batısına düşecektir. Yani kuzey
yarımkürede kuzeye veya güneye atılan her şey atanın konumuna
göre sağa gitmektedir. Bu durum güney yarımkürede ise sola doğru
gerçekleşmektedir.
Her
iki yarımkürede kuzey - güney doğrultusunda hareket eden hava
akımları ve okyanus akıntıları bu durumdan etkilenirler. Kuzey
yarımkürede sağa, güneyde sola dönerler. Ancak bu, dünya
yüzünde büyük bir ölçekte okyanusların dibindeki sürtünme ve
bulutların, hava akımlarının üzerinde bulundukları yerle
birlikte hareket etmelerinin etkileriyle oluşan bir tabiat olayıdır.
Bilim
insanları bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mikro ölçüde de
mümkün olup olmadığını hala tartışıyorlar. Bir kısmı
burada suyun musluktan çıkış şekil ve hızının, lavaboya
düştüğü noktanın, lavabonun ve suyun gittiği yerin yapısının
etken olduğunu söylüyorlar, diğerleri de ideal şartlarda 50 kere
deney yapın ve görün diyorlar. Haydi banyoya, bilimsel deney
yapmaya...!
Yıldızların
ışıkları gece niçin kırpışıyor?
Geceleri
gökyüzünde gördüğümüz yıldızların birçoğu bizim
güneşimizden de büyüktürler ama o kadar uzaktadırlar ki, ancak
birer nokta olarak gözükürler. Gezegenlerin yıldızlardan
farkları, güneş sistemimiz içinde bizimle beraber güneşin
etrafında dönüyor olmalarıdır. Bu nedenle çok uzak olan
yıldızlar gökyüzünde "sabit" dururken, gezegenler
sürekli yer değiştirirler. Bu gezegenler güneşe yakınlık
sırası ile Merkür, Venüs, dünyamız, Mars, Jüpiter, Satürn,
Uranüs, Neptün ve Plüto'dur.
Güneş
sistemimizde bile mesafeler o kadar büyüktür ki, dünyamıza 8
dakikada gelen güneş ışığı, Neptün'e ancak 4 saatte ulaşır.
Zaten güneş sistemimizde bulunmalarına rağmen Neptün ve Plüto
teleskop kullanmadan dünyamızdan görülemezler. Güneş Neptün'e
o kadar uzaktır ki, bu gezegenden bakıldığında görünümü
parlak bir yıldızdan farksızdır. Güneş ışıklarının
dünyamıza gelmek için 8 dakikada aldığı bu yolu, saatte bin
kilometre hızla giden modern bir jet uçağı ancak 17 yıl
civarında gidebilirdi.
Güneş
sistemimizin dışındaki mesafeler ise inanılmaz. Örneğin,
Andromeda galaksinin ışığı dünyaya 2.2 milyon yılda
ulaşmaktadır. Yani biz bu galaksiyi bu kadar yıl evvelki hali ile
görüyoruz. Şimdi ne yapıyorlar acaba?
Aysız
berrak bir gecede gökyüzünde gözle görülebilen yıldız sayısı
7 bindir. Küçük bir teleskopla 25 milyon yıldız görülebilir.
Ama örneğin ABD'deki Mount Palomar gözlem evindeki teleskopla tüm
gökyüzü taranabilse 2 milyar yıldız görülebilir. Halbuki
sadece Samanyolu galaksisinde 100 milyar yıldız olduğu tahmin
edilmektedir.
Yıldızların
göz kırpıyormuş gibi ışıklarının kırpışmasını sebebi,
çok uzaktan geliyor olmaları ve atmosferimizdir. Yeryüzünde
nispeten ılınan hava devamlı olarak yükselme meylindedir. Bu
durum gece de devam eder. Yıldızların zayıf ışıkları bu
yükselen hava dalgası içinde kırılırlar. Bazen gözümüze tam
olarak ulaşmazlar, yani kesik kesik gelirler.
Bu
evimizdeki sıcak radyatörün veya bir ateşin ya da yazın çok
sıcak yolların üzerindeki yükselen havanın arkasındaki
şekillerin görüntüsünü dalgalandırmasına benzer. Gerçi
görülebilir gezegenlerden gelen ışılar da yükselen hava
dalgaları ile kırılır ama onların ışıkları daha güçlü
olduklarından gözümüze ulaşmada kesinti olmaz ve göz
kırpmazlar.
Niçin
ayı bazen gündüz de görüyoruz?
Ay
sadece gece görülebilir diye bir şey yok. Gündüzleri de
periyoduna bağlı olarak ay da tepemizde, bütün yıldızlar da.
Ama güneşin atmosferimizde yansıyan ışınları onları görmemize
mani oluyor. Atmosferimiz olmasaydı gökyüzü gündüzleri de
karanlık olacak, güneşle birlikta yıldızları da görebilecektik.
Ay
dünyamıza çok yakın olduğundan gökyüzünde görüntü olarak
yıldızlardan çok büyük görünür. Eğer konumuna göre güneşten
iyi ışık alabilirse gündüzleri de gökyüzünde rahatlıla
görünebilir. Ayın yüzeyi bir asfalt yol yüzeyi gibi
yansıtıcıdır. Koyu renktedir ama tam siyahta değildir. Biz
gökyüzde aya baktığımızda sadece onun güneşten yansıttığı
ışığı görüyoruz. Güneş kadar ışık saçmıyor ama yine de
gökyüzündeki en parlak yıldızdan bin kat daha fazla ışık
yansıtabiliyor.
Gündüz
havanın aydınlığı yıldızların parıltısını yok eder.
Aslında parlak yıldızların olduğu bölgede gökyüzünün
parlaklığı da biraz daha farklıdır ama bu farkı pek
algılayamayız. Ama ayın olduğu bölgede ışık yeterli ise
geceki gibi çok parlak olmasa da onu görebiliriz. Hatta hava
şartlarının olumlu olduğu durumlarda hava aydınlıkken Venüs
gezegenini bile görebiliriz.
Güneşi
büyük bir ampül, ayı da büyük bir ayna olarak düşünebiliriz.
Bazı durumlarda ampülün ışığını dğrudan görmesek bile,
aynanın yansıttığı ışığını görebiliriz. Bu, geceleri olan
durumdur. Güneşi göremeyiz, çünkü dünyamız ondan gelen ışığı
bloke etmiştir. Ayı, yani aynadan yansıyan ışığını
görebiliriz. Ampulü de, aynayı da birlikte gördüğümüz durum
ise aynı gündüz görünme durumudur.
Genellikle
"ayın karanlık yüzü" diye kullanılan deyiş şekli
yanlıştır. Doğrusunun "ayın arka yüzü" olması
gerekir. Ayın dünyamız etrafındaki dönüş süresi ile kendi
etrafındaki dönüş süresi hemen hemen aynı olduğundan, biz ayın
hep bir yüzünü görürüz ama ay dünya ile güneş arasındayken
bize bakan yüzü karanlık, güneşe bakan arka yüzü aydınlıktır.
Niçin
gök gürlüyor?
Kış
aylarında kar yağarken şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü
nadiren olur. Yıldırım ve gök gürültüsünü en çok yaz
aylarında, hava ılık ve nemli iken yükselen havanın etkisiyle
olur. Kış aylarında havanın alçak ve yüksek kısımları
arasında ısı farkı az, alçak seviyelerde ise nem de fazla
olduğundan şimşek, yıldırım ve sonucunda gök gürültüsü
olayı daha az görülür.
Şimşek
vaya yıldırım etraflarındaki havayı saniyenin milyonda biri
kadar bir sürede 30 bin dereceye kadar ısıtırlar. Isınan bu hava
aniden genleşir, genişler. Normal atmosfer basıncının neredeyse
100 misli bir basınçla, ses hızından çok hızlı ses dalgaları
yayar. Bu aynen ses hızını geçen uçaklarda olduğu gibi
kulağımıza bir nevi patlama sesi olarak ulaşır. Buna gök
gürlemesi diyoruz.
Şimşek
de, yıldırım da tek bir olay değil bir seri olayın
birleşimidirler. Yıldırımın ilk çakışından sonraki yukarı
doğru olan dönüş çıkışında, elektrik akımı daha güçlü
olduğundan kulağımıza gelen ikinci ses birincisinden güçlüdür.
Yıldırım
veya şimşeğin görülmesi ile gök gürlemesinin duyulması
arasında geçen süre saniye olarak ölçülür ve üçe bölünürse
uzaklık kilometre olarak bulunabilir. Çünkü gök gürültüsünün
sesi bize ses hzı ile ulaşırken, şimşek ve yıldırımın
görüntüsü gözümüze ışık hızıyla ulaşır.
Gök
gürlemesi normal şartlarda 24 kilometreden daha fazla mesafelerden
işitilmez.
Niçin
kar yağıyor?
Kış
aylarında güneş ışınları olmadığı için, bulutların
bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı çok düşük
olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale
geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan buz kristali haline
dönüşür. 0.1 milimetre çapındaki buz kristalleri birbirlerine
yapışarak kar tanelerini oluştururlar.
Eğer
bulut ile yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene
kadar yağmur tanesi haline dönüşebilirler, ama soğuksa yere
kadar kar tanesi olarak inmeyi başarabilirler. Hafiflikleri
nedeniyle yere o kadar yavaş inerler ki 3 bin metreden inmeleri 2
saat alabilir. Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyledir ki, bir
kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, biz
buna "sulu sepken" diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını
belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.
Genel
kanının aksine kar yağması havayı ısıtmaz, aksine ısınan
hava karın yağmasına sebep olur. Çok soğuk havanın içine su
alma kapasitesi daha azdır. İçine alamadığı su ya "don"
şeklinde yeryüzünde kalır ya da "kırağı" oluşur. Bu
şartlarda kar kesinlikle oluşamaz. Hava 3 derece gibi biraz
ısınınca, su buharı yeryüzünden yükselebilir, çok
yüksekliklerdeki soğuk hava tabakalarına ulaşabilir ve kar yağışı
meydana gelebilir. Biz de sanki kar yağdığı için hava ısınmış
gibi algılarız.
Kar
tanesinin oluşumu hakikaten bir tabiat mucizesidir. Gerçi bazı
kayak merkezlerinde, kar yağışı yetersiz olduğu zamanlarda suni
kar üretiliyor ama bu görüldüğü kadar kolay değil. Doğal kar
tanelerinin ortasında çekirdek olarak toz parçacılarının
olduğunu biliyoruz. Eğer bunlar olmazsa saf su -40 derecede bile
kristalleşemiyor.
İlk
olarak 1975'de Berkeley, California Üniversitesinden Prof. Steve
Lindow "snomax" denilen bir proteini toz parçacıları
yerine kullanarak suni kar üretmeyi başardı. Bu madde sayesinde
daha hafif ve kuru kar tanelerinin üretilmesi sağlandı ve
Norveç'te yapılan 1994 kış olimpiyatlarında çok yaygın olarak
kullanıldı.
Kar
kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve
12'li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının
diziliş şekli olduğu sanılıyor.
Dolu
yağışı daha ziyade ılıman iklimlerde ve bahar aylarında
görülğr. Isınan hava ile yükselen su buharı, hava akımları
ile daha da yükelerek 12 bin metre civarında -50 derece hava
sıcaklığında buz kristallerine dönüşür. Buradaki güçlü
hava akımları ile bu buz kristalleri de birleşerek buz tanelerini
oluşturur.
Buz
taneleri ağırlıkları nedeniyle o kadar hızlı düşerler ki
bulut ile yer arasındaki sıcaklık ne olursa olsun eriyecek zaman
bulamazlar. Çapı 5 milimetreden büyük dolular halinde yeryüzüne
ulaşırlar. Aslında tüm bu şartların oluşması çok enderdir ve
bu nedenle dolu yağışı hem çok az görülür, hem de çok kısa
sürer.
Niçin
yağmur yağıyor?
Heralde
siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur.
Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı?
Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır.
Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı
yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden,
eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza
böyle göklerden sular geliyor?
Aslında
mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su
buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif
olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve
hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz
parçacıklarına tutunarak su dalası haline dönüşüyor ve
bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak
görünüyorlar. Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen
yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe
büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca
yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden
buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen
su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.
Ancak
bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak
yeryüzüne inmiyor. Bir nulutun en fazla yarısı yağmur olarak
yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı
olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce
sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı
hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir.
Bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26
Kasım 1970'de Guadaloupe'de olmuş, sadece bir dakikada 3.81
santimetre yağmur yağmıştır.
Atmosferde,
yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı
bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini
düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde
78'i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü
havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda
okyanuslardan geliyor.
Yağmur
damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye
kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur
damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın
üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani
aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.
Suni
yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler
geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için
çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine
gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş
iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en iyi olan İsrailliler.
Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında
artırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri
olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise
tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve
yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.
Bulutlar
nasıl oluşuyor?
Tepenizde
gördüğünüz orta büyüklükte, yaklaşık 1 kilometre çapındaki
bir bulutun hacmi 4 milyar metreküptür ve içinde 1-5 milyon
kilogram su vardır. Peki nasıl oluyor da bu kadar su başımıza
kovadan dökülür gibi dökülmüyor, bu kadar tonlarca ağırlık
havada durabiliyor? Gerçekten bulutlar gökyüzünün inanılmaz ve
harika süsleridir.
Hiçbir
bulut diğeri ile şekil ve hacim olarak aynı değildir. Çünkü
oluşumlarına etki eden hava akımları, sıcaklık, basınç,
havadaki toz miktarı v.b. gibi o kadar çok etken vardır ki, çok
değişken olan atmosferde iki yerde bütün bu şartları eşit
olarak sağlamak mümkün değildir.
Isınan
yeryüzünden buharlaşan su, havadan hafif minik su buharları
şeklinde doğruca gökyüzüne yükselir. Belirli bir yükseklikte
basınç azaldığı, hava da soğuduğu için minik su damlacıkları
haline geçerler ve bulutları oluştururlar. Başlangıçta bu
damlalar o kadar küçüktür ki, çapları birkaç mikrometredir.
(İnsan saçı 100 mikrometredir.) Ortalama bir yağmur damlasının
oluşabilmesi için bunlardan milyonlarcasının birleşmesi gerekir.
Bulutların
bu kadar ağarlığa rağmen gökyüzünde asılı kalabilmelerinin
sebebi bu damlacıkların çok küçük olmalarıdır. Her ne kadar
bir kilometre çapındaki bir bulutta en azından 1000 ton su varsa
da bu hacimdeki hava 1 milyon tondur, yani bin kez daha ağırdır.
Bu nedenle de bulutlar içerlerindeki yağmur taneleri iyice oluşup,
ağırlaşıp yere düşene kadar tepemizde gezinip dururlar. Aslında
yağmur yağarken yağmur damlası oluşma işlemi devam ettiğinden
bulut içindeki suyu boşaltıp bir anda kaybolmaz.
Bulutun
oluşumunda başlangıçta oluşan su damlacıkları o kadar küçüktür
ki, üzerlerine gelen ışıkları doğrudan yansıtırlar ve bu tip
bulutlar pamuk gibi beyaz görünürler. Su damlacıkları birleşip
büyüdükçe, yani kalınlaştıkça ışığı daha az yansıtırlar,
bu nedenle de yağmur bulutları daha koyu, gri hatta siyaha yakın
renkte görünür. Gittikçe büyüyerek ağırlaşan bu damlalar
bulutun altında toplandığından, bu tip bulutların tabanları üst
taraflarına nazaran daha koyu renktedirler.
Havadaki
sıcaklık yatay olarak genellikle aynıdır. Bu nedenle havanın
içine suyu alabileceği yükseklik yatay olarak hemen hemen aynı
olduğundan bulutların altları daha düzdür. Bulutun ortası ile
üst kenarı arasındaki ısı farklı olduğu ve üst tarafında su
damlası oluşumu devam ettiği için üst taraflar kıvrımlıdır.
Bulutlar
şekillerine ve yüksekliklerine göre sınıflandırılırlar.
Genelde üç ana grupta toplanırlar. Bu sınıflandırmaya göre,
ince, tutam tutam, ufak bulutlara 'sirüs', kümeler halinde olanlara
'kümülüs', ufukta tabaka halinde görünenlere de 'stratus'
deniliyor. Ayrıca iki tane de yükseklik kategorisi var. Bulutun
tabanı yerden 2 bin-6 bin metre yükseklikte ise ön ismi 'alto', 6
bin metreden daha yükseklikte ise de 'sirro' oluyor. Yağmur
bulutlarına da diğerlerinden ayırmak için 'nimbo, nimbüs' gibi
isimler ekleniyor.
Yaşanmış
en düşük ve en yüksek sıcaklık kaç derecedir?
Şimdiye
kadar dünyamızda tespit edilebilen en düşük sıcaklık güney
kutbunda eksi 89.6 derece ile Antartika Vostok istasyonunda
ölçülmüştür. Sanılmasın ki güney kutbu devamlı kar yağışı
aldığı için dünyanın en soğuk yeridir. Antartika daima karla
kaplı olmasına rağmen dünyanın en az yağış alan çöllerinden
daha kuraktır. Soğuk hava çok uzun aralıklar da olsa düşen her
yağışı dondurup, koruduğu için sürekli kar ve buzlarla
örtülüdür.
Ortalama
sıcaklık olarak güney kutbu eksi 49 derece ile kuzey kutbundan 2
derece daha soğuktur. Çünkü güney kutbu deniz seviyesinden daha
yüksektir, güneşten daha az ışık alır ve güneşin gittiği
zamanlarda bu ışığın getirdiği ısıyı süratle kaybeder.
Dünyadaki buzların yüzde 90'ı güney kutbundadır, buzlar
denizinaltında 600 metre derinliğe kadar iner. Yaşam ancak buz
parçalarının kıyılarında penguen ve fok sürüleri olarak
görülür.
Kuzey
kutbu, altında hiçbir kara parçası olmaksızın, denizin üstünde
yüzen bir buz kütlesidir. Kuzey kutbunda bulabileceğiniz her taş
mutlaka göktaşıdır.
Dünyamızda
ölçülebilecek en düşük soğukluk eksi 273 derecedir. Bundan
daha düşük sıcaklıkta moleküller hareket edemeyeceği için
buna 'mutlak sıfır' denilir.
Dünay
üzerindeki ortalama sıcaklık 5-10 derece artsa Grönland ve
Antartika'daki buzullar erir, okyanuslardaki su düzeyi 100 metre
artar ve tabii dünya haritası da önemli bir şekilde değişirdi.
Dünyada
bugüne kadar saptanabilen en yüksek sıcaklık gölgede 58 derece
olarak 13 Eylül 1922 tarihinde Libya'da El-Azizia'da ölçülmüştür.
Tabii
en yüksek sıcaklık insanı en fazla raatsız eden sıcaklık
anlamına gelmez. Burada havadaki nemin, yani rutubetin çok
önemlibir yolu vardır. Göremeyiz ama havanın içinde su da, daha
doğrusu su buharı da vardır. Atmosferde bulunan su miktarı
toplanabilseydi, dünya yüzeyini 2.5 santimetre kalınlığında bir
su tabakası kaplardı.
Ancak
havanın içine alabileceği su miktarının bir sınırı vardır.
Bu suya doyma seviyesine gelince hava artık içine su alamaz.
İnsanlar terleyince ter buharlaşıp havaya karışamaz ve artık
terleyemezler, rahatlayamazlar. Çok kuru bir havada 35 derecede
terleyebildiğiniz için fazla bir rahatsızlık duymaya bilirseniz
de, nemli, suya doymuş havada 25 derece bile bunalma hissi
verebilir.
Suyun
hacmi, donunca niçin küçülmüyor?
Günümüzde
ilim o kadar gelimiştir ki, atomun, çekirdeğinin, çevremizdeki
her şeyin, dünyamızın hatta gökyüzündeki yıldızların
hareketlerinin şimdiye kadar keşfedilen ve bilinen fizik kuralları
ile izahı mümkündür. Bildiğimiz her şey fizik kurallarına
uyar. Bir şey hariç. Yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan
su.
Fizik
kurallarına göre bir madde ısıtıldığında genişler, genleşir.
Soğutulduğunda da büzüşür, yani hacmi azalır. Ancak su bu
kurala uymaz, aksine sıfır derecenin altına soğutulduğunda donar
ve buz olarak hacmi azalacağına artar. Saf su buza dönüşürken,
hacminin yüzde 9'u oranında genişler. Buzda su molekülleri
olağanüstü gevşek bir oluşum içinde yer alırlar. Buz, arada
deliklerin kaldığı bir yapıya sahiptir.
Bilindiği
gibi, bilimsel formülü 'H2O' olan su, iki hidrojen ve bir oksijen
atomundan oluşmuştur. Bu iki hidrojen atomu, oksijen atomu ile
birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı meydana
getirirler. Yapı olarak iki hidrojen atomunu birleştiren başka
elementler de vardır ve onlar fizik kurallarına uyarlar. Örneğin
aynı yapıdaki 'H2S' eksi 83 derecede donar ve eksi 60 derecede gaz
haline geçer. Ancak su su hidrojen atomlarının dipol bağlantıları
nedeni ile sıfır derecede donar, artı 100 derecede gaz haline
geçer, donarken de hacmi küçüleceğine büyür.
İşte
bu fizik yasalarına aykırı özellik dünyamızdaki yaşamı
sağlar. Eğer buz sudan daha yoğun, yani daha ağır olsaydı,
suyun içinde dibe batardı. Soğuk bölgelerde denizlerde, göllerde
ve nehirlerdeki dibe batan buzlar, güneş ışığı
alamayacaklarından eriyemeyeceklerdi. Böylece yıllar süren
birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve buzullar devri
başlayabilecekti.
Ancak
buz, yoğunluğunun azlığı nedeni ile suyun üzerinde kalır. Bu
durumda buzlar altlarındaki suların donmalarına engel oldukları
için dünyamızdaki ani ısı değişikliklerini de önlerler, gece
ve gündüz arasındaki ısı farklarını azaltırlar ve yaz
günlerindeki güneş ışığı ile kolayca erirler.
Eğer
buz sudan daha ağır olmuş olsaydı, gezegenimizdeki tüm su
rezervleri donmuş olurdu. Belki de başlangıçtaki buzul devrinde
öyleydi de, tabiat ana kendi koyduğu kurallara aykırı olarak,
hidrojen atomlarının arasındaki açıya biraz dokundu, buzun suyun
üstündekalmasını sağladı ve dünyamızı bizim için yaşanır
hale getirdi.
Güneşe
yaklaştıkça hava niçin soğuyor?
Dünyamızdaki
ısının kaynağı güneş olduğuna göre ve bir dağın tepesi
güneşe daha yakın iken orada hava niçin daha soğuk oluyor?
Öncelikle şunu söyleyelim ki, güneş ile dünya arasındaki
mesafeyi düşünürsek, bir dağın tepesine çıkmakla bu
mesafedeki azalış çok önemsiz kalır. Güneş dünyamızdan 149.5
milyon kilometre uzakta iken dünyamızdaki en yüksek dağın
yüksekliği 9 kilometreyi bile bulmaz. (Everest: 8.846)
Biz
zaten her gün evimizde otururken dünyanın kendi çevresinden
dönmesinden dolayı, dünyanın çapı kadar, güneşe 12 bin
kilometre yaklaşıp uzaklaşıyoruz. Elips şeklindeki yörüngesinde
dünya güneşin etrafında dönerken güneşe en fazla yaklaştığı
mesafe 147 milyon, en uzaklaştığı mesafe ise 152 milyon
kilometredir. Yani dünya zaten bir yıl içinde güneşe 5 milyon
kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu durum dünyamızdaki ısıyı
pek etkilemez, mühim olan ışınların dik gelmesidir.
Güneşin
dünyamızda yarattığı sıcaklık, ışınların yeryüzünde
yansıması ile olur. Ondan sonra yükseldikçe nemli havda her
kilometrede yaklaşık 6-7 derece düşer. Yani Everest'in dibi ile
tepesi arasında 50 dereceden fazla sıcaklık farkı olması doğal.
Bu sıcaklık düşüşü atmosferin birinci katmanına kadar böyle
sürüyor. Yani yeryüzünde ısı 25 derece iken 11 kilometre
tepemizde -50 dereceye kadar düşüyor. Bundan sonra sıcaklık
değişiminin akıl almaz dansı başlıyor.
Atmosferin
ikinci tabakası olan ve içinde ozon tabakası da bulunan 11. ve 48.
kilometreler arasında hava ısısı bu sefer tam tersi yükseldikçe
artıyor, tekrar sıfır dereceye kadar çıkıyor. 48. kilometreyi
geçip 3. tabakaya girince ta 88. kilometreye gelene kadar tekrar
düşüşe geçiyor. Bu tabakanın sonunda, yani 88. kilometrede -80
derecelere kadar düşüyor. Bundan sonra da sürekli yükselişe
geçerek güneşe yaklaştıkça artıyor.
Güneşin
yüzeyinden 2 milyon derece sıcaklıkla çıkan ışığın 149.5
kilometre yol kat ettikten sonra dünyamız yüzeyine
yaşayabileceğimizbir ortamı yaratacak şekilde bu kadar ince
ayarla gelmesi hakikaten inanılmaz.
Yeryüzünde
ısınan havanın yükseldiği doğrudur, ama hava bu enerjisini
yükselirken harcar ve dağın tepesine ulaştığında çevre hava
ısısı ile aynı ısı derecesine gelir. Dağ tepesinin soğuk
olmasının bir başka nedenidağ yüzeylerinin şekilleri
dolayısıyla güneş ışınlarını dik alamamalarıdır. Bu
nedenle dağların etekleri bile serin olur, burada ısınıp
yükselen bir hava tabakası bile oluşamaz. Ayrıca dağdaki
kayalarla birlikte kar ve buz da güneş ışınlarını fazla emmez
ve çoğunu yansıtırlar.
Yeryüzünün
ısınmasında bulutlar da önemli rol oynarlar. Dikkat ederseniz
bulutsuz geceler, bulutlu gecelerden daha soğuktur. Çünkü
bulutlar yerden gelen ısıyı tekrar yere yansıtırlar. Dağ
zirvelerinde ise ne bu sıcaklığı yere tekar yansıtacak bulut
vardır, ne de onu tutacak yoğunlukta atmosfer.
Deniz
suyu niçin tuzludur?
Yirminci
yüzyılın başlarında bilim insanları bu konuyu çok basit bir
şekilde açıklıyorlardı. Bu açıklamaya göre, her ne kadar
nehirlerin suları tatlı ise de içlerinde bir miktar da erimiş
mineral vardır. Yataklarındaki bu minarelleri ve içlerinde tuz
buluna kayaları erezyona uğratarak okyanuslara taşırlar. Bu
minareller içinde en çok olanı kimya dilinde sodyum klorür (NaCl)
diye adlandırılan bildiğimiz sofra tuzudur ve bir daha karaya geri
dönmez.
Bilim
insanları bu teoriden yola çıkarak dünyanın yaşının da hesap
edilebileceğine inanıyorlardı. Ancak nehirlerdeki tuz oranı ile
okyanuslardaki tuz oranı mukayese edilerek yapılan hesaplamalarda
dünyanın yaşı 300 milyon yıl çıktı. Dünyamız ise gerçekte
4,5 milyar küsur yaşındadır.
Ayrıca
bu teoriye göre denizlerdeki tuzun her geçen yıl artması gerekir.
Her ne kadar denizlerdeki tuz oranı bölgelere ve zamana göre
değişiklik gösterse de içindeki belli başlı elementlerin
yoğunluklarının yüz milyonlarca yıl hemen hemen aynı kaldıkları
bilinmektedir. Öyleyse bu yüksek miktardaki tuz başlangıçta
denizlere nereden gelmiştir? Bilim insanları da tam olarak
bilemiyorlar ve emin değiller ama iyi bir tahminleri var.
Tuz
iki çeşit atomdan yapılmıştır. Sodyum (Na) ve Klor (Cl). Bilim
insanları Sodyum'un ilk teoride olduğu gibi nehirler yolu ile
karalardan denizlere taşındığını, Klor'un ise dünya tarihinin
ilk dönemlerinde, yer kabuğu ile yer merkezi arasında kalan
katmanlardan, okyanusların diplerindeki çatlaklar ve volkanlar yolu
ile denize karıştığını ve bu ikisinin birleşerek denizin
tuzunu oluşturduklarını tahmin ediyorlar.
Ama
hala niçin denizlerin gittikçe tuzlu olmadığının cevabını
alabilmiş değiliz. Bilim insanları bunun açıklamasını da şöyle
yapıyorlar: Tuz nehirler yolu ile denizlere ilave edilmektedir, ama
aynı zamanda denizdeki diğer kimyasallarlaa birleşerek, okyanus
tabanındaki kayalar tarafından emilerek veya deniz suyunun
çözeltisinden ayrılıp çökelti haline gelerek bir şekilde deniz
suyunun içinden eksilmektedir.
Yüz
milyonlarca yıl, eksilme ve ilave etme yolu ile deniz suyunun
tuzluluk oranını hep aynı tutan bu müthiş ayar gerçekten çok
etkileyici.
Arzın
merkezine seyahat nasıl olurdu?
Eğer
dünyanın merkezinden geçen ve öbür tarafa açılan bir kuyu
kazabilseydik ve de bu kuyunun ağzından içeri atlasaydık ne
olurdu?
Kesin
olan bir şey var ki, dünyanın merkezine ulaştığımızda, erimiş
magma içinde eriyip yok olacaktık. Biz yine de magmayı ve hava
sürtünmesibi unutup, bu boş kuyuda yapacağımız yolculuk nasıl
olurdu, ona bakalım.
Dünyanın
merkezine ulaştığımızda ağırlığımız sıfırlandı. İnsanı
dünyanın merkezine çeken yer çekimi bu noktada her yönde aynı
olduğundan, ağırlığımız sıfır olur, ama ilk hızla merkezi
geçer öbür uca doğrun seyahate devame ederdik.
Kuyudan
atladığımızda süratimiz gittikçe artar, merkezi geçtikten
sonra gittikçe yavaşlamaya başlar, kuyunun öbür ucunda, yani
başladığımız noktadan yaklaşık 13 bin kilometre sonra hızımız
sıfırlanır, kuyunun kenarına iyi tutunamazsak, gerisin geriye
düşer ve bu hareket kuyunun iki ucu arasında sonsuza kadar devam
ederdi.
Ama
unutmayalım ki, başlangıçta hava sürtünmesini hesaba
katmadığımızı söylemiştik. Sürtünme nedeni ile her seferinde
merkezden daha az uzaklaşır ve sonunda merkezde hareketsiz
kalırdık. Siz, siz olun, her gördüğünüz kuyunun içine
atlamayın!
Gökyüzü
neden mavidir?
Bu
işin daha ilginç bir yanı var. Güneşin ışığı ne renktir,
hiç düşündünüz mü? Çoğunuzun sarı diyeceğine eminim. Güneş
ışığı beyazdır, yani bir renk değildir, bütün renklerin
karışımıdır.
Bunun
ispatı ise çok kolaydır. Eğer evinizde kristal bir avize varsa,
bir parçasını annenize belli etmeden alın ve güneşe doğru
tutun. Kristalin ışığı kırarak aynı gökkuşağının renkleri
gibi ayrıştırdığını göreceksiniz.
Bilindiği
gibi, güneşin beyaz ışığı aslında mor, mavi, yeşil, sarı,
turuncu ve kırmızı renklerin karışımıdır. Güneşten çıkarak
atmosferimize kadar yol alan güneş ışınlarının çoğunluğu
teğet geçerken, bir kısmı atmosferimiz tarafından emilir.
Bu
ışık atmosferden geçerken mor tarafındaki ışıklar, kırmızı
tarafındakine göre daha fazla dağılırlar ve atmosferde
çoğunlukla mavi renk kırılarak yeryüzüne yansıtılır. Bu
durumda biz gökyüzünü mavi renkte görürken, güneşi de
beyaz-sarı karışımı bir renkte görürüz.
Atmosferimiz
olmasaydı, güneşi yine parlak bembeyaz renkte görecek ancak bütün
gökyüzü geceleri olduğu gibi karanlık olacak, güneşle beraber
diğer yıldızlar da görünüyor olacaktı. Peki aslında beyaz
renk olan güneş ışınları yukarıda bahsedilenler nedeniyle sarı
renk görülüyor da, güneş ufka yaklaşıp batarken nasıl
turuncu, hatta kıpkırmızı bir renk alabiliyor?
Güneş
ufukta alçaldığı zaman, açısı nedeniyle gözümüze ulaştığı
mesafe de uzandığından, ışınları ona bakanlara da çok yol kat
ederek ulaşır. Bu, ışınların havada daha çok molekül ve
parçacık arasından geçmesi, onlar tarafından daha çok
yansıtılması ve dağatılması demektir.
Böylece
güneş ufukta alçalmaya, batma noktasına doğru gelmeye
başlayınca, o anda tepesinde bulunduğu yerlerde kırmızı
dışındaki renkler atmosfer tarafından emildiği için gökyüzü
mavi, güneş sarı renkte görüldüğü halde, güneşi ufukta
görenlere kırmızı ve biraz da turuncu renkler ulaşır.
Un
niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır?
Tarihte
kayda geçen ilk un patlaması 1785 yılında İtalya'da Turiri'de
bir ekmek fırınında, bir lambanın un tozunu tutuşturması sonucu
oldu. Ölüme ve fazla zarara yol açmayan bu patlamadan sonra konu
unutuldu gitti.
Modern
günlerimizin başlangıcında, insanlık tarihinin ana gıdası
ekmeğimizin en önemli girdisi olan unun çok ciddi bir şekilde
yanarak patlayabileceğini kime söyleseniz herhalde şaka kabul eder
gülerdi. 1981'de ABD'de büyük bir hububat silosu infilak edip, 9
kişi ölüp, 30 kişi de yaralanınca gülmeler durdu. 1988'de
hububat bulunan yerlere belirli bir emniyet standardı getiren
kuralların uygulanmasına başlanmasına rağmen 90'lı yıllarda
sadece ABD'de undan kaynaklanan ortalama yılda 13 patlama oldu.
Peki
nasıl oluyor da un bu kadar tehlikeli bir şekilde patlayabiliyor?
Sebebi basit. Çünkü o bir karbonhidrat. Havada toz olarak asılı
duran karbonhidratın miktarı, bir metreküpte 50 gramı aşınca
herhangi bir şekilde tutuşturulduğunda patlar. Un tozları o kadar
küçüktür ki, anında yanar ve bu yangın diğerlerine incirleme
yayılır. Bu da toz bulutunda, ortama da bağlı olarak, patlayıcı
bir güç oluşturur. Benzer durum şeker, puding ve hatta çok ince
testere talaşlarında bile oluşabilir.
Bir
yangının çıkması için üç şeyin bir arada olması gerekir.
Hava (içindeki oksijen), yanıcı madde (burada un oluyor) ve
tutuşturucu. Silolarda insanların çalıştıkları yerlerde
tutuşmak için gereken metreküpte en az 50 gram un tozu miktarına
pek ulaşılamaz. Tabii burada unutulmaması gereken patlamaya sebep
verenin yanıcı maddenin havada asılı duran toz miktarı
olduğudur, yoksa yere serilen unda böyle bir tehlike yoktur.
Silolarda
tutuşmaya sebep olan şeyler, bilinçsizce yapılan bir kaynak, bir
kesme işlemi, sigara, asansörler ve konveyörlerin
mekanizmalarından çıkan kıvılcımlar olabilir. Şüphesiz
ortamın da çok önemi vardır. Patlamanın yarattığı büyük
basınç boşalacak yer bulamazsa binayı bile yıkabilir. Açık
havada ise patlama olmaz ama yine de tehlikeli bir alevlenme olur.
Hanımlar,
endişelenmeyin, kurabiye veya börek yapmak için aldığınız bir
kilo undan 50 gramı havaya uçmaz. Bu olay için tonlarca un
gerekir. Hamur yoğurmak için balkona çıkmanıza hiç gerek yok!
Domates
niçin meyvedir?
Genellikle
meyveler çiğ olarak (tabii yıkandıktan sonra), sebzeler ise
pişirildikten sonra yenilir. Bu da bazı yiyeceklerin meyve mi,
yoksa sebze mi olduklarına dair karışıklıklara yol açar.
Örneğin domates salatada çiğ olarak yenilebilir, bunun yanında
tencere yemeği olarak dolması da yapılır. Bu durumda domates
meyve midir, yoksa sebze mi? Genel kanının ikincisi olmasına
rağmen aslında domates bir meyvedir.
Çarşı,
pazar anlayışına göre, tabiatta bulunduğu şekilde yenilen ve
tadı tatlı olan yiyecekler meyvedir. Çarşıda, pazarda,
marketlerde elma, çilek, üzüm ve muz meyve olarak kabul
edilirlerken, taze fasulye, domates, kabak ve patates, sebze
reyonlarında bulunur.
Ancak
bilim insanları, yani botanistler, sebze-meyve ayrımını böyle
yapmıyorlar. Onlara göre meyve, içinde etli veya kuru, çoğunluğunu
çekirdek diye adlandırdığımız, kendi tohumu veya tohumları
bulunan yiyecektir. Bu tanıma göre kayısı, şeftali, üzüm, taze
fasulye, domates, salatalık (hıyar) ve benzeri gıda maddeleri
teknik olarak meyvedir. Geriye kalanlar, yani patetes, havuç,
şalgam, soğan, sarımsak gibi bitki köklerri, lahana, marul gibi
bitki yaprakları, hatta aslında bir çiçek olan karnabahar bilen
birer sebzedir. Bu arada belirtmekte fayda var; biz bitkilerin
değişik kısımlarını yeriz. Örneğin, maydanoz yetiştiği
bitkinin yaprak kısmı iken, karabiber ağacın meyvesi, tarçın
kabuğu, susam ise bitkisinin tohumudur.
Patlamış
mısır nasıl patlıyor?
Patlamış
mısırın hikayesi beş bin yıl evveline, Amerika kıtasına kadar
uzanıyor. Amerika yerlileri gıda için kullanılacak mısır ile
içi daha sulu olan patlayabilir mısırların arasındaki farkı
biliyorlardı.
Kolomb
kıtaya ayak bastığında yerlilerin mısır kültürünü gördü,
ama asıl ilgi 1510'lu yıllarda Güney Amerika'da terör estiren
Hernanda Cortes'in Aztek'lerin dini ayinlerde ipe dizilmiş patlamış
mısırları yediklerini görmesi ile başladı. Üstelik yerliler
mısırı bir çeşit şişe geçirerek, tekrar tekrar ısıtarak
veya kızgın kuma gömerek değişik şekillerde patlatarak
yiyorlardı.
Amerika
kıtasının keşfinden sonra Avrupa'ya getirilen ürünlerin içinde
en ünlüleri patlamış mısır ve tütündü. Birincisine çok
fazla yağ ve tuz ilave etmezseniz, kesinlikle ikincisinden daha
sağlıklıdır. Ancak tüm mısır taneleri patlamaz. Patlayan
mısırın gizemini yaratan iki faktör vardır: Mısır tanesinin
içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliğive müthiş bir
mekanik mukavemete, yani sağlamlığa sahip kabuğu.
Mısıra
dikkatli bakıldığında, etrafında kalın ve su geçirmez bir
kabuk olduğu görülür. Bunun altında iki tabaka daha vardır.
Tanenin bu iç kısımlarındaki moleküllerin sıralanış biçimi,
normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı
normal tanelere oranla neredeyse iki misli hızla içine yayılabilir.
Kalın
kabuk ısıtıldığında, tanenin içi de süratle ısınır ve
içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma
süresince gittikçe arrtan bu basınç, sonunda kalın kabuğun
adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan
yaklaşık 30 misli büyür, içi dışına gelir, yani tanenin
içindeki yumuşak kısım dışarı çıkarak yenilebilir kısmı
oluşturur. Bu özelliği tabiatta başka hiçbir şeyde
göremezsiniz. Belki biraz ekmeğin oluşumunu buna benzetebiliriz.
Bir
mısır tanesinin ideal bir şekilde patlayabilmesi için, içinde en
az yüzde 14 oranında su olması gerekir. Bunun altındaki oranlarda
yine patlar ama kısmeen açılır, istenen sonuç alınamaz. Mısırın
içerisindeki su oranını artırmak için, kapalı bir ortamda
üzerine su serpiştirilmesi ve beklemeye bırakılmasının faydalı
olacağı söylenir ama bu işlem mısırın içindeki su oaranını
en fazla yüzde 1 artırır. Bir mısırı iğneyle delerseniz, bir
fırında veya güneş altında bekletirseniz, 150 derecenin altında
ısıtırsanız, yukarıda bahsedilen suyun buharlaşması, basınç
ve infilakın hiçbiri gerçekleşmez.
Elma
kesilince niçin kararıyor?
Meyve
ve sebzelerin bazılarında kesildiklerinde, kabukları soyulduğunda
veya herhangi bir şekilde zedelendiklerinde farklı tonlarda renk
değişimleri oluşur. Elma, armut, ayva, patetes gibi birçok sebze
ve meyve bu özelliği gösterir.
Eğer
canlılardaki hücre yapısını biliyorsanız, her hücrede binlerce
enzim olduğunu da biliyorsunuz demektir. Enzimler hücrenin yaşaması
için gerekli her türlü görevi yerine getirirler. Elmaların ve
pateteslerin kesildiklerinde kararmalrı işte bu enzimlerden birinin
'polifenol oksidaz' diye adlandırılanın (biz kısaca -PPO-
diyeceğiz) yarattığı bir sorundur. Bu enzim, yani PPO, havanın
oksijeni alıp, elmada bulunan 'tanin' adlı kimyasalla birleştirerek
kararmaya neden olur.
Elmayı
kestiğiniz veya kabuğunu soyduğunuz zaman, kesilme yüzeyindeki
hücreler de bölünür, açılır. Buradaki PPO'lar havanın
oksijeni ile birleşerek aynen demirin paslanması gibi bir renk
değişimi olayı yaratırlar. Yere düşen elmaların yüzeyinde
oluşan kahverengi noktaların nedeni de aynıdır.
Kahverengi
renge dönüşmeyi önlemenin bir yolu onları keser kesmez bir suya
koymak ve hava ile ilişkilerini kesmektir, ancak sudan
çıkarıldıklarında yine koyulaşmaya devam ederler. C vitamini
kararmayı önleyebilir. Meyvenin kararan kısmına limon dökerseniz,
içindeki C vitamini, taninin oksijen ile temasını önler ve
kararma hızını azaltır. Bu nedenle meyve ve sebze işleyen
yerlerde kabuklar soyulduktan veya dilimleme işlemi yapıldıktan
sonra meyve ve sebzeler limon tuzu içeren suya atılır.
Bütün
enzimlerin ortak özelliği 75 derece sıcaklığın üzerinde
etkisiz hale gelmeleridir. Yani ısıtmak da bir çaredir. Bu tip
sebze ve meyveler haşlandıklarında enzimlerin faaliyetleri durur
ve 'enzimatik esmerleşme' denilen bu olay görülmez.
Şimdi
müjdemizi verelim. Meyve işleyicilerini, salata hazırlayıcılarını,
ev kadınlarını deli eden bu olayın da çaresi bulundu.
Çekirdeksiz meyve yetiştirebilmek için çalışmalarını sürdüren
genetik mühendisleri, meyve sineğinin oluşumu ve b esmerleşme
üzerine de gittiler. Özellikle beyaz üzümden şarap ve şeker
kamışından şeker elde etmede sorun olan bu esmerleşmeyi
genetikçiler enzim klonloyarak önlemeyi başardılar.
Pratikte
uygulandığında büyük bir ekonomik fayda da sağlayacak bu
araştırma sonuçları, kesildiklerinde benzer esmerleşmeyi
gösteren ağaçlara da uygulanacak ve böylece kağıt üretimindeki
bir sorun daha ortadan kalkacaktır.
Bileşimlerinde
okside olabilecek enzim bulunmayan turunçgillerde, yani portakal,
limon ve mandalinada esmerleşme olayı görülmez.
Diyet
kola suda nasıl yüzebiliyor?
Tabii
evinizdeki teneke kutu kolaları suya atıp, yüzme bilip
bilmediklerini test etmek gibi bir merakınız yoksa bilemezsiniz.
Suya atılan bir teneke kutu diyet kola batmaz ama aynı hacim ve
ebattaki normal kola batar. Bunun doğruluğunu ABD'deki kola
üreticilerinin yetkilileride onaylamışlardır. Peki diyet kola
yüzmeyi nasıl öğrendi?
Her
iki kolayı da suya koyduğunuzda (attığınızda değil) diyet kola
yüzeye doğru çıkar ama, klasik kola da taş gibi dibe oturmaz.
Yüzeye çıkayım mı, çıkmayayım mı dercesine salınır durur.
Üreticilerin
bu durumu, diyet kolalarda kullanılan suni tatlandırıcıların
yoğunluklarının şekere göre daha az olması ve bu nedenle de bir
kutuda daha az miktarda kullanılmaları şeklinde izah ediyorlar.
Gerçekten "aspartame" denilen tatlandırıcı, şekerden 2
yüz kez daha tatlıdır. Yani bir kolayı tatlandırmak için 10 çay
kaşığı şeker koymanız gerekiyorsa, aynı tatlılığı bir çay
kaşığının yirmide biri kadar suni tatlandırıcı katarak
verebilirsiniz.
Aslında
diyet kola ve kutunun yapıldığı alüminyumun yoğunlukları ayrı
ayrı sudan fazladır ama kutunun içindeki hava ve gaz kabarcıkları,
onun ortalama yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun biraz altına
indirir. Arşimet'e göre ortalama yoğunluğu sudan az olan her şey
yüzebilir.
Bu
arada biradan da bahsetmeden geçemeyeceğiz. Evinizdeki aynı
hacimdeki teneke kutu biraları suya koyun, hepsinin farklı
derinliklerde kaldıklarını göreceksiniz. Bunun nedeni suyun
kaldırma gücünden ziyade tüketici yasalarıdır. Kutunun
kenarında yazan hacim miktarı yasal olarak en az olanıdır.
Doldurma sistemindeki hassasiyet pek iyi değilse, daha çok dolanlar
daha ağır olabilirler.
Kutu
biralar eğer üzerlerinde yasal minimum miktar kadar
doldurulurlarsa, içlerindeki hava ve karbondioksit sayesinde
yüzebilirler. Ancak üreticiler, yasadan çekilmeleri nedeni ile,
biraları minimumdan değil de, biraz fazla doldurmayı tercih
ettiklerinden kutuların çoğunluğu suda dibe gider.
Bira
içenler niçin sık sık tuvalete giderler?
Bira,
insanlığın en eski ve en güzel içeceklerinden biridir. Ama bu
güzel içkinin küçük bir kusuru vardır. İki bardağı bitirene
kadar en az iki kere tuvalete gitmek zorunda kalınır. Neredeyse
içilen bira kadarı tuvalete bırakılıp, gidilir.
Aslında
bu olayın biranın sıvı kısmı ile pek alakası yoktur. Bira
içince tuvalete gitme ihtiyacını hissettiren "antidiuretic"
denilen bir hormondur. Biz buna kısaca "ADH" diyeceğiz.
Vücudumuzda üretilen bu hormon idrar miktarını ayarlar ve
doğrudan olmasada da kanımızdaki su miktarını etkiler.
Susuz
kaldığımız zaman "ADH" böbreklerimize sinyal gönderip
idrar üretimini durdurtur. Böylece su harcaması kesilerek
kanıızdaki su miktarı korunur ve plazmadaki tuz miktarının
yükselmesine mani olunur. Yani "ADH" vücudumuzdaki su ve
tuz miktarını dengeleyen, koruyucu bir işlev görür.
Halk
arasında idrar söktürücü adı da verilen bazı maddeler "ADH"nin
salgılanmasına mani olur. Bu durumda böbrekler idrar üretip
üretmeyeceklerine karar veremezler ve sonunda üretmeye devam
ederler. Mevcut dengenin bozulduğunu bilmeden suyu dışarı
atarlar, insanı tuvalete gitmeye mecbur bırakırlar ve vücudun
kurumasına sebep olurlar.
Vücudumuzdaki
bu hormonu en çok etkileyen maddelerden biri de alkoldür. Birayı
bolca içince, içindeki alkol nedeni ile "ADH"den sinyal
de gelmeyince böbrekler fazla mesai yaparak vücuttaki suyu idrar
haline getirirler. Tabii biranın sıvı kısmının da buna katkısı
vardır, ama aynı sürede, aynı miktarda su içildiğinde bu kadar
tuvalet ihtiyacı duyulmaz.
Aslında
aynı durum tüm alkollü içeceklerde de geçerlidir. İçilme
zamanı ve miktarı biraya eşdeğer olduğunda ayı etki onlarda da
görülür. Bu hormonu etkileyen bir diğer önemli madde de
kafeindir. Kahve ile birlikte yeterli kafein alındığında "ADH"
salgılanması durur ve böbrekler idrar üretmeye devam eder.
Görüldüğü
gibi içiki içmenin sonuçlarından birisi de vücudun kurumasıdır.
Buna karşı vücutta susama ile birlikte acıkma duyusu da uyarılır.
Kaybedilen suya karşı gece yarısı yemek yeme ihtiyacı duyulur.
Durum buna uygun değilse sabah kalkıldığında bir sürahi su
içilir.
İnsanlar
yiyeceklerini niçin pişirerek yerler?
Vejetaryenler,
yani etyemezler lobisine göre, et yemek insan doğasında yoktur. Et
yemenin insan sağlığı üzerine olumsuz etkisi olduğu gibi
damakta tat alma hissini de bozmaktadır. Ancak etoburların gözleri
önde, ot oburların ise yanda olur teorisine göre, insanın ot obur
olduğunu iddia etmek biraz haksızlık olur. İnsanlar et de yer, ot
da. Ama niçin pişirerek? İnsandan başka yiyeceğini pişirerek
yiyen, bilinen hiçbir hayvan türü yoktur.
Genel
açılamalara göre, pişirildikçe yiyecekler yumuşamakta, yemek ve
hazım kolaylaşmaktadır. Bu şekilde onları küçük parçalara
ayırarak yiyebildiğimiz için, zaman ve enerji kaybı en aza
indirilmiş olur. Ayrıca pişirilen yiyeceklerde, bazı hoş olmayan
kokular ve sağlığımıza zararlı toksik bakteriler de yok
olmaktadır.
Bu
görüş insanların pişmiş yiyeceklerden niçin daha çok tat
aldıklarını tam olarak açıklayamaz. Bu konu kimya ilminin
kapsamına girer. Yiyecekler ısıtıldıkça, bünyelerinde bulunan
şeker ve amino asitler parçalanır ve her biri ayrı tat ve kokuya
sahip yeni moleküller oluştururlar. Örneğin şekeri yeteri kadar
ısıtırsanız rengi kahverengiye dönmeye başlar ve etrafa çok
güzel bir koku yayılır. Şeker moleküllerinin içindeki karbon,
hidrojen ve oksijen atomları, havanın içindeki oksijen ile
reaksiyona geçerek, ağzımıza ve burnumuza hoş gelen yüzlerce
moleküler yapı oluşturular.
Pişmiş
bir biftekte en az 6 yüz değişik ve hoşumuza giden koku türü
oluştuğu ileri sürülüyor. Bunu sadece birkaç değişik koku
türü taşıyan buğday ve arpa ile karşılaştırırsak,
pişirmenin lezzete yaptığı katkının büyüklüğü ortaya
çıkar. Tabiattaki hali ile çok koku türüne sahip yiyecekler
sadece meyvelerdir. Bir çilekte yaklaşık 300, ahududunda ise 200
koku çeşidi bir aradadır.
Yiyeceklerin
pişirilmeleri sırasında, sağlığımıza zararlı bakterilerin
yanında, vücudumuz için gerekli vitamimler de ölür. Yanlarına
sadece iyi pişirilmiş et alarak yola çıkan kutup kaşiflerinde,
vitamin eksikliği problemlerinin yaşandığı tespit edilmiştri.
Bu nedenle pişirilmiş yiyeceğin yanında salata, meyve veya
haşlanmış sebzeler de yiyerek bu vitamin açığı kapatılmalıdır.
Tost ve kahve makinelerinde veya mangalda çok ısıtılan her şeyde
vitaminler yok olur ama lezzet artar. Yiyecekleri çok fazla sıcakken
yemenin sindirim sistemimize verdiği zararın dışında hiçbir
faydası yoktur.
Soğan
doğrarken niçin gözümüz yaşarır?
Soğanın
anavatanının Güneydoğu Asya olduğu sanılıyor. Günümüzde ise
dünyanın her yerinde, özellikle sıcak iklim kuşaklarında
yetiştirilmekte ve tüketilmektedir. Soğanın tarihi o kadar eskiye
gitmektedir ki, kayıtlı tarihten de önce Çin, Hindistan ve
Ortadoğu'da yiyecek olarak kullanıldığı tahmin ediliyor.
Soğan
besleyici bir gıda olamsının yanı sıra müthiş bir aromatik
özelliği de sahiptir. Bu aromada içindeki kükürtlü maddelerin
büyük etkisi vardır, ancak aroma tek başına kükürtlü
maddelerden kaynaklanmamaktadır. Soğan ve sarımsakta sülfür
ihtiva eden amino asitlerin türevleri de vardır.
Bir
soğanı kestiğinizde bunlardan "S1 propenylcysteinesulphoxide"
adı verilen kısım çözülür ve gözlerimizi tahriş eden
"proponal-S oxit" adlı kısmı ortaya çıkar. Kimya
ilminin karışık kelimeleri aklımızı karıştırmadan esasa
geçersek, bu maddenin gözümüze değmesi ile bir çeşit hidroliz
olur ve içinde eser miktarda bulunan sülfrik asit gözümüzü
yakar ve yaşarmasına neden olur.
Bu
bileşimler çok dengeli değillerdir. Örneğin çok düşük bir
ısı işlemi sonucunda dahi tamamen yok olurlar. Bu nedenle de
pişmiş soğanda hiç bulunmazlar ve göz yaşartamazlar. Soğan
doğrarken gözlerinizin yaşarmaması için önerilen birçok önlem
vardır.
Önce
en ciddisini söyleyelim. Bazı aşçılar soğanı kesmeden önce
ıslatmayı, keserken de ıslak tutmayıveya soğanı çeşmeden akan
suyun altındfa kesmeyi öneriyorlar. Bir başka görüş ise soğan
doğrarken ağızdan nefes almayı tavsiye ediyor. Bu görüşe göre
gaz nefesimizle birlikte burnumuza girip gözümüze yaklaşmak
yerine doğrudan ciğerlerimize girer ve çıkarmış. Bunu sağlamak
için de dişlerimizin arasına bir metal kaşık koymak yeterliymiş.
Soğan
doğrarken gözlerimizin yaşlanmasını önlemek için, dudaklar
arasına bir limon dilimi, dişler arasına bir kesme şeker veya
dörtte bir dilim ekmek bulundurmayı önerenler de var. Böylece
ağzımıza alacağımız bu gibi şeylerin, aldığımız nefesteki
sülfür gazını emdiğini iddia ediyorlar.
Diğer
görüşler ise, soğanın doğranılmasına tepesinden başlanılması
ve cücüğünün en sona bırakılması veya soğanı doğramadan
önce yarım saat buzdolabında tutulması şeklinde. Soğan
doğrarken deniz gözlüğü veya kontakt lens takılmasının
faydalı olacağını ileri sürenler de var. Bu kadar çok önlem
seçeneğinin içinde, siz bir tanesini bile uygulamıyorsanız,
yapacak bir şey yok, soğanı ağlaya ağlaya doğramaya devam
edeceksiniz.
Hamburgerin
adı nereden geliyor?
"Ham"
kelimesinin İngilizce'deki anlamı "domuızun bacağının üst
kısmından tuzlanarak ve kurutularak yapılan yemek" demektir.
Öyleyse hamburger domuz etinden yapıldığı için mi bu adı
almıştır?
Kesinlikle
hayır! Hamburgerin tarihi Orta Asya'ya Tatar diye bilinen Türk
toplumlarına kadar uzanır. O zamanlar savaşçı Tatar atları çiğ
et yiyorlardı. Zamanla bu eti eğerlerinin altına koyduklarında,
uzun seferlerde atın hareketleri sonucunda bu etin bir şekilde az
da olsa piştiğini ve daha kolay çiğnenebilir hale geldiğini
keşfettiler.
Yıllar
geçtikçe, Asya steplerindeki uzun seferlerinin sonunda bu eti
eğerin altından çıkarttıklarında onatuz, biber ve soğan da
ilave ettiler ve sonunda bugünkü bilinen "Tatar Bifteği"
ortaya çıktı.
Almanya'nın
Hamburg şehrinden bir tüccar, ticaret amacıyla gittiği Orta
Asya'da 19. yüzyılın ortalarında Tatar Bifteği'ni görür ve
Almanya'ya getirerek Hamburg bifteği olarak sunar. Daha sonraları
bir aşçı bu eti kızartarak servie sunar ve ona "Hamburg'a
ait" anlamında hamburger adını verir.
Hamburger
Amanya'yı iki yolla terk eder. Yine 19. yüzyılda bir fizikçi aynı
zamanda yemek geliştirme uzmanı olan Dr. J. H. Salisbury hamburgeri
İngiltere'ye getiri. Salisbury sağlıklı bir yaşam için günde
üç kere, önden sıcak su ile yıkanmış biftek yenilmesi
gerektiğine inanıyordu. Bu şekilde hazırlanan hamburgere
İngiltere'de "Salisbury Bifteği" adı verildi.
Diğer
yolla ise, 19. yüzyılın sonlarında Alman göçmenleri ile
Amerika'ya gitti. Hamburger etinden yapılan köftelerin ismi burada
hamburger olarak yerleşti. Yani tarihin hiçbir safhasında
hamburgerin içinde domuz eti olmadı. Gerisin geriye Türkiye'ye
döndüğünde ise tarihinin atalarımıza dayandığını
bilmeyenler geleneksel damak tadımıza uygun olmadığını ileri
sürdüler.
Bu
arada belirtelim ki, Birinci Dünya Svaşı sonrası ABD'de
İngilizcede'ki Alman kökenli kelimeleri ayıklamak için yapılan
çalışmada, hamburgerin ismi de "Salisbury Bifteği"
olarak değiştirilmeye çalışıldı, ama tutmadı.
Biber
neden acıdır?
Biber
acı değildir. Acı, tatlının tersidir ve acıya örnek olarak
kiwinin ya da greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı değil
yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici olup, buna da örnek olarak
nane veya mentol gösterilebilir.
Biberin
yakıcılığı, içinde bulunan kapsaisin adı verilen bir tür
bileşikten kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı, biberin
etli kısmında ve tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu pek yakıcı
olamayan biberin, yenildikçe yakıcılığı daha çok hissedilir.
Kapsaisin
maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz, cilde temas ettiğinde
tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı bazı
romatizma ilaçlarının formüllerinde de kullanılır.
Yeşil
biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı
biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C
vitaminleri bakımından çok zengin olup, sıcak havada yenilen
yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla
insanda bir serinlik hissi duyulur.
Buna
karşın, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük
salgısını da artırır, solunum ve kan basıncında değişimler
yaratır, bağırsaklarda emilimin azalmasına yol açar.
Hayvanlar
üzerinde yapılan deneyler sonucunda, diğer kansorejen maddelerle
birlikte alındığında, karaciğer kanserinin ortaya çıkmasında,
hızlandırıcı rolü olduğu konusunda ciddi kuşkular vardır.
Biberden
ağzımız yanınca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe
yaramadığını görürüz. Peki nasıl oluyor da, bibrin yakıcı
tesirini su gideremiyor? Sebebi basit, yağ ve su kesinlikle
birbirlerine kaarışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı
olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi
metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe der ve mideye taşır.
Bir
diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi
bir deterjan görevini üüstlenir, biberin yağı ile karışarak
ağzı temizler. Bu da yeterli değilse rakı içilmesi önerilir.
Rakı da diğer alkol içeren sıvılar gibi yağı çözer ve sorunu
giderir, ama sonuçları ertesi sabah ortaya çıkacak başka
sorunlar getirir.
Arabalarda
hava yastıkları nasıl çalışıyor?
Hava
yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından
beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları
İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında
bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.
Hava
yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle
karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası,
süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın
patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...
Hava
yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi
ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine
sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı
diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde
iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.
İkinci
olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön
tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte
15-25 kilometre süratlşe çarpıldığında oluşacak kuvvet
karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.
Son
olarak da şişme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış
veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle
şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu
kimyasal reaksiyonun ana maddesi "sodyum azide"dir, yani
NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca
anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az
miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.
Ancak
bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok
reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve
ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava
yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile
birleşebilecek bir gaz daha kullanabiliyorlar ki, bu da potasyum
nitrattır (KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.
Arabanın
önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaN3
çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak
şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile
yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30
milisaniye yani 0.030 saniye.
Bir
saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi
kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.
Paslanmaz
çelik niçin paslanmaz?
Çelik
ile demir arasında çok az bir fark vardır. Saf demir bir bakır
kadar yumuşaktır. Onun içine yüzde 2'ye kadar karbon katılması
ile inanılmaz bir mukavemet, sertlik ve mekanik özellikler elde
edilir ki, adı artık çeliktir. Demirin bol olması, kolay ve ucuz
elde edilmesi nedeniyle çeliğin de kullanımı çok yaygındır.
Ancak çelikte de, demirde olan zayıf bir nokta vardır. Paslanma,
diğer bir deyişle oksidasyon.
Günlük
hayatımızda kullanılan eşyaların paslanması sonucu her yıl
dünyada milyonlarca dolar boşa gitmektedir. Bu kaybın büyük bir
kısmı demir ve çeliğin paslanmasından dolayıdır. Paslanmayı
kısaca demirin havadaki oksijen ile birleşmesi olarak
tanımlayabiliriz. Aslında bu elektro kimyasal bir reaksiyondur. Bu
nedenle malzemenin bir yerinde başlayan paslanma boyanın altından
geçerek diğer bir yerde ortaya çıkabilir.
Sadece
demir ve çelik değil diğer metaller de paslanır. Örneğin,
alüminyum, pirinç, bronz gibi. Ancak onlarda malzemem ile oksijenin
birleşmesinden oluşan çok ince bir tabaka, daha oluşur oluşmaz
malzemenin hava ile temasını keserek koruyucu bir rol oynar,
paslanmanın ilerlemesini önler. Bu tabaka o kadar incedir ki,
malzemenin rengi hemen hemrn değişmez. Demirdeki paslanmanın
özelliği onun ve oksijen atomlarının boyutlarındaki büyük
farktan dolayı yüzeyde sağlam bir birleşme olmaması, paslanmanın
malzemenin içine nüfuz etmesi, sadece görüntü değil mukavemetin
de bozulmasıdır.
Paslanmada
havadaki nemin de etkisi büyüktür. Reaksiyondaki su miktarı pasın
rengini de belirler. Bu nedenle pasın rengi siyah veya çok koyu
kahverengi olabildiği gibi sarımtrak da olabilir. Paslanmanın
hızını artıran faktörlerden bir diğeri de tuzdur. O da
elektro-kimyasal reaksiyonun hızını artırır. Kışın kar nedeni
ile yollarına tuz dökülen yerler ve deniz kenarlarında paslanma
daha hızlı olur.
Paslanmaz
çelikten önce, paslanmayı önlemek için malzeme boyanıyor veya
galvaniz kaplanıyordu. Bu çözümler de özellikle sağlık ve gıda
sektöründe başka sorunlar yaratıyordu. İlk paslanmaz çeliği
Harry Brearley, 1913 yılında tesadüfen keşfetti. Tüfek namluları
için çeşitli metalleri birleştirerek deneyler yaparken
bazılarının paslanmaya karşı dirençli olduklarını gördü.
Her büyük buluşta olduğu gibi, o da bunu sanayicilere kabul
ettirebilmek için uzun bir uğraş verdi.
Krom
gibi bazı metaller, atom boyutlarının birbirine yakın olmasından
dolayı oksijenle çok kolay ve süratli birleşirler. Kalınlığı
birkaç atom olacak kadar çok ince ama çok sağlam bir tabaka
oluştururlar. Başka reaksiyon olmaz. Bu tabaka zedelense bile
tekrar oluşur. Krom belli bir oranda çeliğe katılırsa yine aynı
olay olur, çelik artık paslanmaz.
Paslanmaz
çeliğin içinde yüzde 10-30 krom vardır. Bu orana ve eklenecek
nikel, titanyum, alüminyum, bakır, sülfür, fosfor ve benzeri
elemanlara bağlı olarak kullanım yeri değişir.
En
yüksek ses hangisidir?
Sesin
seviyesini ölçmede kullanılan birim Desibel'dir ve kısaca dB
olarak yazılır. İnsan kulağı inanılmaz şekilde hassas
olduğundan bu dB ölçüsü de biraz tuhaftır. Kulağımız en
hafif bir yaprak hışırtısından, jet motorunun yüksek sesine
kadar her şeyi işitebilir. Halbuki jet motorunun sesi insanın
işitebileceği yumuşak bir fısıldamadan bir trilyon kat daha
fazladır. İnsan kulağı aralarında bir dB fark olan sesleri bile
ayırt edebilir.
Desibel
seviyesi matematik dilinde "eksponenşıl" denilen şekilde
(aynen deprem ölçüsü "rihter"de de olduğu gibi)
katlanarak artar. İnsan kulağının işitebileceği en düşük ses
seviyesi yani sessizlik 0 (sıfır) dB'dir. Bu seviyenin 10 kat
fazlası 10 dB, 100 kat fazlası 20 dB, 1000 kat fazlası 30 dB'dir
ve böyle artarak gider. Şimdi bazı seslerin seviyelerine bakalım.
COLOR:
#000000; FONT-FAMILY: Arial, Helvetica, sans-serif; FONT-SIZE: 10px;
FONT-WEIGHT: normal
}
|
Sesin
şiddet faktörü
|
Ses
seviyesi (dB)
|
Sesin
kaynağı
|
|
1.000.000.000.000.000.000
|
180
|
Roket
sesi
|
|
1.000.000.000.000.000
|
150
|
Jet
uçağının kalkışı
|
|
1.000.000.000.000
|
120
|
Gök
gürültüsü
|
|
100.000.000.000
|
110
|
Klakson
sesi (1 metreden)
|
|
10.000.000.000
|
110
|
Metro
istasyonu
|
|
1.000.000.000
|
110
|
Mutfak
blenderi
|
|
100.000.000
|
80
|
Saç
kurutucusu
|
|
10.000.000
|
70
|
Otobandaki
trafik
|
|
1.000.000
|
60
|
Normal
konuşma
|
|
10.000
|
40
|
Oturma
odası
|
|
1.000
|
30
|
Kütüphane,
hafif fısıltı
|
|
10
|
10
|
Yaprak
hışırtısı
|
|
1
|
0
|
İşitmenin
alt sınırı
|
Yukarıdaki
bütün ses seviyeleri kaynağın yakınından alınmıştır.
Kaynaktan uzaklaştıkçabu seviyeler mesafeye bağlı olarak düşer.
85 dB''in üzerindeki sesler işitme duyusunun kaybına yol açabilir.
Tabii bu süreye de bağlıdır. 10 saat 95 dB seviyesindeki sese
maruz kalmak zarar verebilirken, çok kısa sürede 120 dB''lik bir
ses seviyesi kulağa zarar vermez.
Sesin
iki temel özelliği vardır. Biri yukarıda belirttiğimiz şiddeti
veya seviyesi, diğeri de frekansı. Ses hava dalgaları ile
yayıldığından bir saniyedeki dalga sayısı frekansını verir.
Ve bu da "Herz" birimi ile ifade edilir. Sesin şiddeti ile
frekansı arasında bir bağlantı yoktur. İnsan kulağı 20 ile
20.000 Herz arasındaki sesleri algılayabilir. 20.000''in üstü
ultrasonik sesler olup bu sesleri insan kulağı algılayamaz.
Sesin
bir kulağımıza gelmesi ile öbürüne gelmesi arasında saniyenin
milyonda biri kadar bir süre olamasına rağmen sinir sistemimiz
bunu beynimize ulaştırır ve sesin hangi yönden geldiğini
algılarız. 85 dB''in üstü insan kulağı için zararlı iken
bebeklerin ağlaması 100 dB''in de üstündedir. Anneler, babalar
bebeklerinizi ağlatmayın, sonra zararı size dokunabilir.
Kağıt
nasıl yapılıyor?
Kleopatra,
Konfiçyüs, Einstein, Edison, Ts'ai Lun. Bütün bu kişilerin
içinde insanlık tarihinin gelişimine en büyük faydası olan
kimdir dersek, herhalde Ts'ai Lun demezsiniz. Ama O'dur. Ts'ai Lun
günümüzden yaklaşık 2000 yıl önce Çin'de yaşayan bir memurdu
ve MS 105 yılında bugünkü kullanılan hali ile kağıdı icat
etti. Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş parçalarını suyla
karıştırarak ezdi, lapa haline getirdi, presleyerek suyunu çıkardı
ve bu ince tabakayı kuruması için güneşin altında ipe astı.
Aslında
insanlar MÖ 3500 yıllarında bile üzerine yazı yazabilecek
çeşitli şeyler kullanıyorlardı. Kağıdın icadı sonraki
devirlerde Çinlileri dünyanın en gelişmiş kültürünün sahibi
yaptı. Şaşırtıcıdır ki, Orta Asya'ya 751, Bağdat'a ise 793
yılında ulaşan Ts'ai Lun'un kağıt yapma metodu, Avrupa'da ilk
kağıt ancak 1151 yılında İspanya'da yapılabildi.
Özellikle
matbaanın icadı ile birlikte kağıda olan ihtiyaç gittikçe
büyüdü. Yeterli hammadde bulmakta zorlanıldı. Ayrıca bu şekilde
kağıt imalatı çok zaman alıyordu ve dünyanı bir çözüme
ihtiyacı vardı.
Kesin
tarih bilinmiyor ama yaklaşık 18. yüzyılın başlarında Fransız
bilimci Rene - Antonie Ferchault de Reaumur ormanda ağaçların
arasında yürürken bir yaban arısı kovanı gördü. Yaban arıları
evlerinde olmadığından durup kovanı incelemeye başladı. Birden
kovanın kağıttan yapılmış olduğunu gördü. Peki onlar paçavra
kullanmadan kovanı nasıl yapıyorlardı? Sadece paçavra değil,
kimyasallar, ateş ve karıştırma tanklarını da kullanmıyorlardı.
Arılar insanların bilmediği neyi biliyorlardı?
Aslında
her şey çok basitti. Kısa bir gözlem sonucunda gördü ki, yaban
arıları ince dalları veya çürümüş kütükleri kemirir gibi
ağızlarına alıyorlar, burada mide sıvıları ve salyaları ile
karıştırıyorlar ve kovanlarını yapmada kullanıyorlardı.
Reaumur arıların sindirim sistemini de inceleyerek buluşunu 1719
yılında Fransız Kraliyet Akademisi'ne sundu.
İlk
kağıt makinesi 1798 yılında yapıldı. Ancak bu geniş bir
kayışın dönerek fıçıdaki lapayı aldığı ve ince kağıt
haline getirdiği, her dönüşte tek bir kağıt yapabilen basit bir
makine idi. Silindirli makine çok geçmeden 1809 yılında John
Dickinson tarafından ilan edildi.
Günümüzde
kağıt üretimi yüksek teknoloji ile ve tam otomatik olarak
yapılabilmektedir ama işlemin adı esas olarak değişmemiştir.
Kağıtların arasındaki kalite farkını kullanılan lifin türü,
lapanın hazırlanışı, içine katılan malzemeler, kimyasal veya
mekanik metotlar belirler. Her ne kadar liflerin elde edilmesinde
ağaçlar ana kaynak ise de özellik taşıayn kağıtların
yapılmasında günümüzde sentetik lifler de kullanılmaktadır.
Bumerang
nasıl geri gelebiliyor?
Bilinenin
aksine bütün bumeranglar geri gelmezler. Fırlatana geri dönebilen
bumeranglar sadece Avustralya yerlileri Aborijinler tarafından spor
olarak veya kuş sürelerini avlamakta kullanılırlar. Aborijinlerin
tarih öncesi zamandan beri bumerangları kullandıkları biliniyor.
Bumerang
İngilizce'de "boomerang" lan ismi de Aborijinlerin
kullandığı isimden türemiştir. Aslında bugün Avustralya'yı
ilk keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve
Aborijinlere bunların isimlerini sormuşlar, onlar da "kanguru"
cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru ismini vermişlerdir.
Halbuki kanguru Aborijin lisanında "bilmiyorum" demektir.
Bumerang
şeklinde ancak geri dönme özelliği olmyan benzerlerinin Abojinler
gibi Mısır'da, güney Hindistan'da, Endonezya'da (Borneo) ve
Amerika'da yerliler tarafından tarihin ilk çağlarında itibaren
kullanıldığı biliniyor. Bu tipler daha uzun ve ağırdırlar. Av
hayvanlarıı öldürmede kullanılırlar. Savaşlarda çok ağır
yaralanmalara ve ölümlere sebep olurlar. Hatta bazılarının ucu
tesiri arttırmak için kanca şekllinde yapılır.
Aborijinlerin
yaptıkları geri dönebilen bumeranglar ise hafif ve ince olup
toplam uzunlukları 50 - 75 santimetre, ağırlıkları da 350 gram
civarındadır. Bumerangın iki kolunun ucu yapılırken veya
yapıldıktan sonra kül ile ısıtılarak birbirinin aksi istikamete
kıvrılır.
Bumerang
yere parelel veya biraz aşağı doğru atılırsa biraz sonra
yükselişe geçerek, 15 metre yüksekliğe kadar tırmanır. Eğer
bir ucu yere çarpacak şekilde atılırsa, yere çarpan bir mermi
gibi müthiş bir hızla dönerek yükselir, 45 metrelik bir daire
veya elips çizerek yörüngesini tamamlar, fırlatanın yakınına
düşer.
Bumerangın
nasıl geri döndüğü günümüzün bilim insanları tarafından
tam anlaşılmış değildir. Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü
ile üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün birleşiminin
yarattığı sanılmaktadır. Geri dönebilen bumerangların,
diğerlerinin uçuş şekillerinin gözlemlenerek veya tamamen
tesadüf sonucunda geliştirildiği sanılıyor.
Aborijinlerin
bumerangla kuş avlamaları ise ilginç. Bumerangı, kuş sürülerinin
uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar. Bumerangın yerdeki
gölgesini gören kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu
sanıyorlar. Kaçmak için dalışa geçiyorlar ve sonunda ağaçlar
arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar.
Bumerang
fırlatma, tarihte kaydedilmiş en eski sporlardan biridir. Günümüzde
başta ABD'de olmak üzere bazı ülkelerde, hedefe yakınlık,
mesafe, hız ve yakalama kategorilerinde spor olarak hala yapılıyor.
Paraşütle
ilk nasıl atlanıldı, kim atladı?
Aslında
en çok merak edilen paraşütün icadından çok, onunla havadan ilk
kimin atladığıdır. Kim böyle bir şeyi ilk defa denemeye cesaret
etmiştir? Sanıldığının aksine paraşüt uçaktan sonra değil,
yaklaşık bir yüzyıldan fazla bir zaman önce, balonla hemen hemen
aynı tarihlerde ama çok ayrı çalışmalarla icat edilmiştir.
Paraşüt
fikri eski Çin'e kadar gider. Günümüzde ki paraşüte benzer bir
şeyler geliştirilmiş ama oyuncak olmaktan öteye geçememiştir.
Leonardo da Vinci'nin de bu konudaki çalışmaları biliniyor. Bu
fikri hayata ilk geçiren kişi ise Fransa'da 1783 yılında
Louis-Sabestian Lenomand olmuştur.
Lenomand
4,5 metre yükseklikteki bir ağaçtan, omuzlarına birer adet bir
çeşit şemsiye bağlayarak ilk deneyimini yapmıştır. Ancak o,
buluşunu o seviyedeki bir yükseklikten, yangın çıkan bir binadan
atlayarak kaçmak için düşünmüştü.
Ciddi
anlamda ilk atlamanın şerefi ise Fransız Andre-Jack-ques
Garnerin'e aittir. 1769 Paris doğumlu Garnerin Fransız ordusunda
1793 yılında müfettiş olmuş. İngiltere'de iki yıl hapis yatmış
ve dönüşünde 1797 yılında ilk atlayışını bin metreden bir
balondan yapmıştır. Bu ilk paraşüt şemsiye şeklindeydi, çapı
yedi metreydi ve ketenden yapılmıştı. Garnerin daha sonra birçok
gösteri atlayışı yapmış, hatta bir keresinde 1802 yılında
İngiltere'de 2 bin 400 metreden atlamıştır.
Önceleri
ketenden yapılan paraşütler, sonraaları ipekten yapılmaya
başlanıldı. Uçaktan ilk atlayışı gerçekleştiren ise 1912
yılında, ABD Kara Kuvvetleri'nden Yüzbaşı Albert Berry oldu.
Birinci
Dünya Savaşı başlarında uçaktan paraşütle atlamanın pratik
olmadığı görüşü hakim olduğundan, sadece gözetleme
balonlarında görevli olanların, uçak saldırılarından
kaçışlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır.
Birinci
Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru paraşütün uçak
pilotlarının da can dostu olduğu anlaşılmıştır. İkinci Dünya
Savaşı'nda ise uçak ebatlarının büyümesi ve teknolojilerinin
gelişmesi ile insanların ve birliklerin yere indirilmeleri dışında
silahları indirmek, mahsur kalan birliklere ikmal malzemesi
göndermek, ajanları indirmek gibi birçok alanda kullanılmışlardır.
Floresan
lambalar niçin daha ekonomiktir?
Floresan
lambalar ilk olarak 1939 yılında, NewYork Dünya Fuarı'nda
"General Electric" tarafından sergileni. Amerikan
evlerinin elektrikle ayınlatılmasından yaklaşık 60 yıl sonra
oortaya çıkan floresan lambanın bilinen ampül ile savaşı
günümüze kadar sürdü.
Aynı
evin içinde banyoda yumuşak ışığı ile floresan galip
gelebilirken, yatak odasında mücadeleyi rpmantik ışığı ile
ampül kazandı. Uzun mücadele sonunda zafer floresanın oldu. Bunun
esas sebebi ise evlerdeki tercihin değişmesi değil, elektrik
giderlerinin azaltılaması gereken yoğun yaşamın olduğu
işyerleri ve okullardı.
18
Watt'lık bir floresan lamba, 75 Watt'lık bir ampül kadar ışık
verebilir. Yani floresanlar daha az enerji sağlayıp, daha çok ışık
verirler, yaklaşık yüzde 75 enerji tasarrufu sağlarlar. Piyasa
satış fiyatları daha yüksektir ama en az on misli daha uzun ömre
sahiptirler. Işık tek bir noktadan değil de tüpün her tarafından
geldiği için daha fazla dağılır. Mavimsi ışıkları daha
yumuşaktır ve gözleri yormaz.
Floresan
lambalarda, elektrik düğmesine baıldığında, transformerden
geçen elektrik, tüpün bir ucundaki elektrottan diğerine bir ark
oluşturur. Bu arkın enerjisi tüpün içindeki civayı
buharlaştırır. Bu buhar elektrik yüklenerek gözle görülmeyen
ültraviyole ışınları saçmaya başlar. Bu ışınları da tüpün
iç yüzeyine kaplanmış olan fosfor tozlarına çarparak görülen
parlak ışığı oluşturur.
Floresan
lambalar ilk açılışları sırasında çok elektrik çekerler.
Halbuki bu miktardaki enerjiyi bir saatlik açık durumdaancak
harcarlar. Ayrıca çok sık açıp kapama ile ömürleri de kısalır.
Örneğin tipik bir floresan lamba devamlı açık bırakıldığında
50 bin saat çalışabilir. Üç saatlik aralarla kapanıp
açıldığında ömrü 20 bin saate düşer. Sonuç olarak floresan
lambaları bir saat sonra açacaksanız hiç kapatmamanız daha
ekonomik olabilir. Normal ampüllerde açılıp kapamanın ciddi bir
etkisi yoktur.
Bazı
insanların floresan tipi ışıklara duyarlıkları vardır. Aslında
ayırt edemeyiz ama floresanın ültraviyole içeren arkı saniyede
120 kez çakar. Işığın bu frekansı bazı insanlarda migren
denilen baş ağrıları yaratabilir. Bu titreşimleri lambaya
doğrudan baktığınızda göremezsiniz ama gözünüzün köşesinden
baktığınızda görebilirsiniz.
Evlerdeki
çiçekler genellikle yeşi yapraklı olup, ışığın kırmızı ve
mavi kısmını absorbe ederler. Mavi onlar için özellikle
önemlidir. Ampul ışığında mavi renk çok azdır. Bu nedenle
evdeki çiçekler için floresan lambalar daha faydalıdır.
Fotoğraflarda
gözler niçin kırmızı çıkıyor?
Geceleri
flaşla çekilen fotoğroflarda genellikle gözler kırmızı çıkar.
Peki fotoğraftaki güzelliği bozan bu olay nasıl olur? Niçin her
zaman olmaz? Niçin gündüzleri flaşla çekilen fotoğraflarda
olmaz?
Gözümüz
iç içe geçmiş üç tabakadan oluşur. En dışarıdaki gözümüzü
koruyan ve göz akı da denilen sert tabakadır. İkincisi, kan
damarlarından meydana gelmiş ve ortasında göz bebeğinin
bulunduğu damar tabakadır. Bu damarlar sayesinde fazla ışıkta
göz bebeğimiz küçülür, karanlıkta ise daha çok ışık
alabilmek için büyür ama bu hareketi oldukça yavaş yapar. Üçüncü
tabakada retina adı verilen, ışığa duyarlı kılcal damar
ağlarından oluşan ağ tabakasıdır.
Köpek,
kedi, geyik, karaca gibi hayvanların gözlerinin arkasında, yani
retinalarında ayna gibi, yansıtıcı özel bir tabaka vardır. Eğer
karanlıkta gözlerine el lambası veya araba farı gibi bir ışık
tutarsanz, bu ışık gözlerinin içinden yansır ve gözleri
karanlıkta pırıl pırıl parlar. İnsanların gözlerinin
retinasında ise böyle bir yansıtıcı tabaka yoktur.
Fotoğraf
makinesinin flaşı çok kısa bir zamanda çok kuvvetli bir ışık
verir. Gözbebeğimiz ise bu kadar kısa zamanda küçülmeye fırsat
bulamaz. Işık doğrudan retinaya ulaşır ve oradan da doğrudan
kılcal damarların görüntüsü yansır. İşte flaşla çekilen
fotoğraflarda görülen bu kırmızılık retina tabakasındaki
kılcal damarların görüntüsüdür.
Günümüzde,
birçok fotoğraf makinesinde, gözün bu kırmızı görüntüsünü
azaltacak önlemler alınmıştır. Bu makinelerde flaş iki kere
çakar. Birinci çakış resim çekilmeden az önce olur ve
gözbebeğinin küçülerek gözdeki yansımayı azaltmasına zaman
tanır. İkincisi de tam fotoğraf çekilirken olur ki, gözbebeği
olması gereken durumu almıştır zaten. Başka bir önlem de
odadaki bütün ışıkları açarak gözbebeğinin önceden
küçülmesini sağlamaktır.
Geceleri
flaşlı fotoğraflarda, gözlerin kırmızı çıkmasının
önlenmesinin bir yolu da flaşı objektiften olabildiğince uzak
tutmaktır. Günümüzde fotoğraf makineleri o kadar küçülmüştür
ki, flaş makinesinin bünyesinde ve objektife birkaç santim
mesafededir. Flaşın ışığı göze gelip yansıyarak geri
döndüğünde doğrudan objektife gelir. Gündüzleri ise gözümüze
dışarıdan, her yönden ışık geldiği için, flaşın ışığı
bunların arasında daha az oranda gözümüze girer ve kırmızı
göz olayı yaratmaz.
Helikopterlerin
arka pervaneleri ne işe yarar?
Günümüz
taşıtları içinde en çok yönlü ve şaşırtıcı olanı
helikopterdir. Üç boyutta da hareket edebilmesi, hemen hemen her
yere gidebilmesi nedenleri ile uçaklarla yapılamayan birçok özel
görevlerde de kullanılabilirler. Ancak helikopterlerin uçma
mekanizmaları uçaklara göre oldkça karışık, üretim
maliyetleri de daha yüksektir. Helikopterleri çaklardan ayıran
önemli özellikler, havada asılı durabilmeleri ve geri geri
uçabilmeleridir.
Uçaklarda
gerekli gücü motor sağlar ama asıl havada kalabilmelerini
sağlayan kanatlarıdır. Helikopterlerde ise havada kalmayı
sağlayan motora bağlı pervanelerdir. Onları bir çeşit dönen
kanat olarak düşünebiliriz. Bir helikopterde iki veya daha fazla
kanat olabilir.
Kanatlara
hafif bir açı verilip, ana motor çalıştırılınca, dönen
kanatlar helikopteri kaldırmaya çalışır. Yerde iken sorun yoktr
ama havalanınca helikopterin gövdesi, pervanenin dönüş yönünün
tersine dönmeye başlar. İşte burada bu hareketi durdurabilecek
ilave bir güce ihtiyaç vardır.
Bu
ilave gücü sağlamanın en kolay yolu, dönüş yönüne dik ilave
ir pervane koymaktır. Buna kuyruk rotoru aynen çak pervanesi gibi
bir itiş gücü yaratır ve helikopterin gövdesinin dönmesini
dengeleyerek sabit kalmasını sağlar.
Kuyruktaki
pervaneyi döndüren ayrı bir motor yoktur. Hareketini ana motordan
bir şaft ile alır ve altındaki dişli kutusu vasıtası ile
dönmesi gereken devire döner. Helikopterleri tam olarak kontrol
edebilmek için ana ve kuyruk pervanelerinin ayarlanabilir olmaları
gerekir. Kuyruk pervanesinde kanatların eğimlerinin, yani
açılarının ayarlanması ile helikopterin kendi ekseni etrafında
dönebilmesi sağlanır.
Ana
pervane ise çok önemlidir. Yükseklik değiştirmeyi, ileri ve geri
gitmeyi, dönmeyi o sağlar. Bunun için de inanılmaz derecede
dayanıklı olması gerekir. İşin asıl sırrı ise ana pervanenin
dönen kanatlarının eğiklik açılarının bir tam tur süresince
değişmesidir.
Helikopterlerin
havada hareketsiz kalabilmeleri için pervanelerin açıları da
sabit olmalıdır. Bu açıları tüm kanatlarda aynı anda
değiştirmekle alçalmave yükselme sağlanır. Kanatlar arka arkaya
geldiklerinde açıları büyük, öne geldiklerinde daha küçük
ise ileri doğru hareket, tersi durumda da geriye doğru hareket
sağlanır.
Uçaklar
arkalarında niçin bulut bırakıyorlar?
Bu,
çocukların gökyüzüne bakarak en sık sordukları sorulardan
biridir. Kim bilir kaçımız, kaçamak cevaplar vermiş, uçağın
motorlarından çıkan duman olduğunu söylemiş ama aynı
yükseklikte öan her uçakta aynı şeyin olmadığını
açıklayamamıştır.
Bir
bulutun oluşabilmesi için, havanın, yeryüzünden buharlaşan suyu
absorbe edemeyecek, yani içine alamayacak kadar düşük sıcaklık
ve basınçta olması, bir de bulutu oluşturacak su damlacıklarının
etraflarında tutunabilecekleri toz parçacıklarının olması
gereklidir. Yerden 10 bin metreden fazla yükseklikte normal
şartlarda hava çok temizdir, hiç toz yoktur, yani bir bulutun
oluşması için gereken şartlardan biri eksiktir.
Bilindiği
gibi jet uçaklarının motorları, ön taraflarından havayı
alarak, yakıt ile yakar ve işlev tamamlandıktan sonra, arka
taraflarındaki küçük çaptaki egzozdan büyük bir basınç ile
dışarı verirler. Bu motorların aldıkları hava ile birlikte
giren su buharı, motorun içinde daha da koyu hale gelerek
dışarıdaki çok soğk havanın üzerine püskürtülür. Buna
teknik dilde ''sublime'' olma olayı denir. Yani buhar halindeki
suyun, sıvı hale geçmeden, doğrudan donması, buz haline
geçmesidir.
Aslında
uçakların arkalarında bıraktıkları bulut, insan yapısı
buluttan başka bir şey değildir. Soğuk havada verdiğimiz nefes
havada nasıl buharlaşıyorsa onun gibi bir şeydir. Deniz
seviyesinde, yüksek sıcaklık ve basınçta buharlaşan suyu hava
kolayca absorbe eder. Yükseklik arttıkça, hava sıcaklığı ve
vasınç düştükçe, hava artık su buharını içine alamaz hale
gelir. Ancak bulutun oluşması için bir üçüncü şart daha
vardı, nyani toz parçacıkları.
İşte
burada toz parçacıklarının görevini, çağın motorlarından
egzost olarak çıkan yakıt parçacıkları yerine getirir. Bu
sayede bir bulutun oluşması için üç şart da yerine getirilmiş
olur ve motorların gerisinde uzun, ince bir bulut oluşur.
Esasında
alçak irtifada uçan uçaklarda da aynı şey oluşur, motorlardan
su buharı salınır ama düşük ısı, nem miktarı, rüzgar yönü
gibi etkenler tam oluşmadığı için uçakların arkasında beyaz
bulut oluşmaz. İlave edelim ki, bu olayda uçağın ve motorlarının
cinsi ve kapasitesinin hiçbir etkisi yoktur.
Soğuk
havada arabamız niçin zor çalışıyor?
Ülkemizin
her tarafında olmasa bile, kışın çok soğuk geçtiği yerlerde,
özellikle sabahları soğuk havada arabaların motorunu
çalıştırabilmek sorun olur. Bu sorunun temel üç nedeni vardır
ve birleştiklerinde sabahın köründe, soğuk havada insanater
döktürürler.
Benzin
de diğer sıvılar gibi soğuk havada daha az buharlaşır. Bunu
yazın güneş gören bir kaldırıma su döktüğünüzde
görebilirsiniz. Buradan hemen buharlaşan su, gölgedeki kaldırıma
döküldüğünde kolayca buharlaşamaz, bir süre orada kalır.
Benzin de soğuk havada kolayca buharlaşamayınca, bji
ateşlendiğinde tutuşması da zor olur.
Motor
yağı soğuk havada kalınlaşır.Buna örnek olarak reçeli
gösterebiliriz. Sıcak havada daha akıcı olan reçel,n buz
dolabına konulup çıkartıldığında kavonazdan daha zor akar.
Böylece anahtarı çevirdiğinizde motorunuz, döner kısımlarının
olduğu yataklarda kaslınlaşmış yağın direnci ile karşılaşır.
Soğuk
havalarda akü de sorun çıkartır. Esasınnda akla şu soru
gelebilir. Cep radyonuzun pillerinin ömrünü uzatmak için buz
dolabında saklanılması tavsiye edilir, yani soğuk ortam pil için
iyidir. Öyleyse bir çeşit pil olan akü soğuk havada doğru
dürüst niçin çalışmaz?
Araba
aküsünden elektrik elde edilmesi de diğer pillerde oldğu gibi
kimyasal bir reaksiyonndur. Ancak soğuk havada bu reaksiyon yavaşlar
ve marş motorunuza gerekenden daha az güçte elektrik gelir. Bu da
motorun ilk hareketi için gerekenden daha yavaş dönmesine neden
olur.
Yeri
gelmişken söyleyelim. Kalem pillerin içindeki debir çeşit
kimyasal reaksiyondur. Özellikle kuru pillerin kullanılmadıkları
zamanlarda bile çok az da olsa elektrik kaçırdıkları bilinir. Bu
nedenle bu kaçak kimyasal reaksiyonu en aza ve yavaşa indirebilmek
için, pillerin kullanılmadıkları zamanlarda buz dolabında
muhafaza edilmeleri tavsiye edilir.
Pillerin
buz dolabına konulamaları ömürlerini artırabilir ancak kullanma
sırasında tam performans alabilmek açısından piller oda
sıcaklığında olmalıdır. Zaten günümüzün gelişmiş pilleri,
o kadar uzun muhafaza ömrüne sahiplerdir ki, buzdolabına konulup
konulmamaları pek bir şey fark ettirmez.
Arabamızın
aynaları niçin farklı gösteriyor?
Önce
dikiz aynası ile başlayalım. Dikiz aynasını gece konumuna
getirince, arkadaki arabaların farlarının ışıklarının sizi
rahatsız etmeden nasıl arkayı görebildiğinizi hiç merak ettiniz
mi? Eğer evinizde gece ışıklar açık ve dışarısı karanlık
iken pencerenin önünde durursanız, camdan aksinizi bir aynaya
yakın netlikte görebilirsiniz. Dikiz aynalarında da b özellik
kullanılır.
Dikiz
aynasında arka arkaya ama birbirine açılı, 'V' şeklinde, önde
düz bir cam, arkada ise normal düz bir ayna vardır. Normal gündüz
konumunda ayna kısmı dik durumdadır ve camdan geçen ışıklar
brada yansıyarak arkanızı görmenizi sağlarlar.
Dikiz
aynasını gece konumuna getirince, cam kısmı dik duruma gelir,
açılı hale gelen ayna kısmı ise arabanızın tavanını
gösterir. Bu pozisyonda ayna kısmı tamamen karanlık olan arabanın
tavanını camın arkasına yansıtır ve evdeki cam örneğinde
oldğu gibi, dikiz aynasının cam kısmından arkadan gelen ışıkları
nispeten az ve gözlerinizi rahatsız etmeyecek şekilde
görebilirsiniz.
General
Motors ilgilileri, şimdi yeni bir dikiz aynası geliştirdiklerini
söylüyorlar. Bunda sadece tek bir yansıtıcı yüzey olacak ve
üzerindeki özel film tabakası sayesinde geceleri parlak far
ışıklarını düşük düzeyde yansıtacak.
Birçok
sürücü arabalarının sağ ve sol tarafındaki aynalardaki
görüntülerin farklılıklarına dikkat etmez. Genellikle sürücü
tarafındaki ayna, düz ayna olup arkadaki arabaların gerçek boyut
ve uzaklıklarını gösterir.
Sağ
taraftaki ayna düz değil bombelidir ve cisimleri daha küçük
gösterir. Bu da sürücülerin arkalarındaki araba daha uzaktaymış
gibi algılamalarına sebep olr. Ancak bu hali ile sağ taraftaki
ayna arkayı daha geniş açıdan görme ve özellikle sağ arka kör
noktayı daha iyi izleme imkanını sağlar.
80'li
yıllarda kullanıcıların istekleri doğrultusunda başlayan bu
farklı görüntülü ayna konulmasının getirebileceği sakıncalar
göz önüne alınarak, son zamanlarda yeni arabalarda sağdaki
aynaya ''arabalar göründüğünden daha yakındırlar'' şekklinde
bir ikaz yazılmaya başlanıldı. Şüphesiz sağ tarafa da bire bir
ölçekte gösteren bir düz ayna konulabilir ama burayı bombeli
aynadaki kadar çok geniş açıdangösterebilmesi için, bu aynanın
yüzeyinin de çok büyük olması gerekir.
Telefon
tuşlarında niçin çıkıntılar var?
Günümüzde
hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen cep
telefonlarının "5" tuşu üzerindeki çıkıntıya hiç
dikkat ettiniz mi? Bu çıkntı en ortadaki tuşu el yoprdamı ile
bularak, tuşlamayı bakmadan yapabilmeyi sağlar.
Büyük
bir ihtimalle bilgisayarınızdaki klavyede "F" ve "J"
ya da "A" ve "K" tuşlarında da böyle birer
çıkntı lduğunu fark etmemişsinizdir. Bu çıkıntılar klavyeye
bakmadan yazanlarda her iki elin klavyenin ortasını bulmasında
yardımcı olur.
Yine
gözden kaçan bir ayrıntı ise tuşların diziliş şeklidir.
Telefondaki tuşlarda en üst sırada 1, 2 ve 3 rakamları yer
alırken bilgisayarımızda ve hesap makinemizde tam tersi şekilde
7, 8 ve 9 rakamları dizilmiştir. Bu diziliş şeklinde hesap
makinelerini ve bilgisayarları yapanlar, en süratli hesaplamayı
esas almışlardır. Tarihi çok daha eski olan telefonun
baçlangcında ise, hızlı tuşlama pek önemli kabul edilmemiştir.
Ancak ev kadınları arasında yapılan bir araştırmada,
telefondaki dizilişin onlara daha kolay geldiği ve daha süratli
uygulayabildikleri saptanmıştır.
Bilmem
hiç dikkat ettiniz mi, telefondaki tuşların içinde "1"
ve "0"ın üstünde hiç harf yoktur. Ama daha şaşırtıcı
bir tespit ise, birçok telefonda mevcut harflerin içinde "Q"
ve "Z" harflerinin bulunmamasıdır.
Günümüzde
yaygın olarak acil servis (112), yangın ihbar (110), polis imdat
(155) ve alo trafik (154) gibi acil hizmetlere 1 ile başlayan, üç
haneli numaralar verildiği için, eğer 1 tuşunun üzerinde de
harfler olsaydı, cep telefonunuzla bir mesaj gönderirken, daha
üçüncü harfte bu servislerden birine otomatik olarak bağlanabilir
ve bunların santrallerini lüzumsuz işgal edebilirdiniz.
"0"
ise bilindiğ gibi dahili santrallerde operatöre ulaşmada,
şehirlerarası numaralarda ve cep telefnlarında ilk çevrilen
numaradır. Eğer bu "0" tuşunun üzerinde harf olsaydı,
daha o harfe basar basmaz doğrudan santrale bağlanacak ve
santrallerin kilitlenmesine sebep olabilecektik.
Tabii
telefonun üzerinde zaten on tane olan rakam tuşlarının ikisine
harf koymayınca, geriye kalan sekiz tuşa 24 harf yerleştirebilmiş
ve bu durumda İngilizce'de en az kullanılan "Q" ve "Z"
harfleri tuşların üzerinde yer alamamıştır.
Şimdiki
cep telefonlarında "1" ve "0"ın üzerinde hala
harf yok ama teknolijinin gelişmesi sayesinde, bir tuşa dört harf
konulabildiğinden "Q" 7 tuşuna, "Z" ise 9
tuşunda kendilerine yer bulabilmiş durumdalar.
Silah
susturucuları nasıl çalışır?
Filmlerde
görmüşsünüzdür. Aslıjda kulaklara zarar verebilecek kadar
yüksek olan silah sesi, silahın ucuna takılan boru gibi çok basit
bir madeni parça ile neredeyse işitilemeyecek kadar, çok düşük
bir seviyeye indirilebilmektedir.
Gerçekten
de susturucular silahın sesini çok aza indirirler ve de çok basit
bir prensibe göre çalışırlar. Bir balon düşünün, bu balonu
iğne ile patlattığınızda yüksek bir ses çıkar. Alt tarafı
balonun içindeki basınçlı havayı boşaltmışsınızdır.
Halbuki balonun ağzını çok az açarak basınçlı havanın
rahatça boşalmasını sağlarsanız, çok az bir ses çıkar.
Bir
diğer örnek de şarap şişeleridir. Köpüklü şarap veya
şampanya şişelerinin mantarları çıkartıldığında çok yüksek
bir ses çıkmasına rağmen, normal bir şarabın mantarı
çıkartıldığında az bir ses çıkar. Çünkü şampanya
şişesinde mantarın arkasında sıkıştırılmış basınçlı gaz
bulunmaktadır.
Her
iki örnekte de görüldüğü gibi, kapalı bir yerde sıkıştırılmış
bir gaz aniden küçük bir delikten salınıverise, ortaya bir
patlama sesi çıkmaktadır. Gazın basıncı fonksiyonel olarak size
gerekli olduğu için, bu sesi azaltmanın tek yolu boşalan gazın
tek bir delikten değil de, daha büyük bir delikten boşalmasını
sağlamaktır. İşte silah susturucularının arkasında yatan temel
fikir budur.
Kurşunu
silahtan atabilmek için, kurşunun arkasındaki barut ateşlenir.
Ateşlenen barut çok yüksek basınçlı ve hacimli bir sıcak gaz
ortaya çıkarır. Bu gazın basıncı kurşunu namluya doğru iter.
Kurşun
mermiden çıktığında, bir şişenin mantarının çekilip
çıkarıldığında oluşan sese benzer bir olay olur. Kurşunun
arkasındaki yaklaşık santimetrekarede 200 kilogram olan basınç,
şampanyanın mantarının patlatılmasında olduğu gibi, kurşunun
mermiyi terk etmesiyle birlikte yüksek bir ses çıkarmasına yol
açar.
Namlunun
ucuna vidalanan ve üzerinde delikler bulunan susturucunun hacmi,
namludan 20 - 30 kat daha fazladır. Kurşunun arasındaki
sıkıştırılmış, basınçlı sıcak gaz anında buraya boşalır
ve basıncı yaklaşık santimetrekarede 15 kilograma kadar düşer.
Kurşun da namludan çıkarken arkasında şampanya örneğinde
olduğu gibi basınçlı gaz olmadığından, normal bir şarap
şişesi mantarı çıkarılıyormuş gibi, çok az bir ses çıkarır.
Yalan
makinesi nasıl çalışır?
Televizyondan
veya gazetelerden, bizde pek olmasa da ABD'de polis sorgulamalarında
gerektiğinde bir sanığın yalan makinesine bağlanarak, doğruyu
söyleyip söylemediğinin kontrol edildiğini görmüş veya
okumuşsunuzdur. Hatta ABD'de FBI veya CIA gibi çok önemli devlet
görevlerine alınmaya aday memurlara da bu test uygulanmaktadır.
"Polygraph"
denilen bir alet ile sanığa 4 - 6 adet sensör bağlanır. Bu
sensörlerden gelen çeşitli sinyaller, dönmekte olan bir kağıdın
üzerine grafik olarak kaydedilir. Bu sensörlerle sanığın,
·
Nefes alış hızı.
·
Nabzı.
·
Kan basıncı (tansiyonu).
·
Terleme miktarı.
kayda
alınır. Bazı yalan makinelerinde kol ve bacak hareketleri de
kaydedilir.
Yaln
makinesi testi başlasığında, sanığa önce 3 veya 4 basit soru
sorulur. Bu şekilde sanığın verdiği sinyallerin düzeni
öğrenilir. Daha sonra gerçek sorular sorulamya başlanılır ve
sinyaller kayda alınmaya devam edilir.
Test
sürsince ve sonrasında bir uzman grafikleri sürekli kontrol
altında tutarak, hangi sorularda sinyallerin değiştiğini tespit
eder. Kalp atışının hızının artması, tansiyonun yükselmesi
ve terleme genellikle yalan söylemenin belirtileridir. İyi
eğitilmiş bir uzman grafiklere bakınca nerede yalan söylediğini
derhal anlayabilir.
Her
şeye rağmen, insnların soruları yorumlamaları ve tepkileri
farklı olduğundan, yalan farklı davranabildiklerinden, bu test
mükemmele ulaşmış değildir, bazen yanıltıcı olabilir ve kesin
delil kabul edilmez.
Barkod
nedir?
Bu
günlerde çarşı pazardan aldığınız her şeyin üzerinde bir
etiket var. Bu etikette kalınlıkları farklı dikey çizgiler ve
bazı numaralar bulunuyor. Kasiyerler bu malın etiketli tarafını
bir camın üzerinden geçiriyor veya etikete bir ışık tutarak,
fiyatlarını otomatik olarak yazar kasalarına geçiriyorlar.
Barkodlar
önceleri marketler için, işlemlerini hızlandırmaları ve
stoklarını daha iyi kontrol edebilmeleri için hazırlanmıştı.
Ancak sistem o kadar başarılı oldu ki, süratle her tiptesatılan
eşyaya konulmaya başlanıldı.
Şimdi,
süpermarketten aldığınız ve üzerinde barkd olan herhangi bir
malı elinize alın ve bu bir tip etikete bakarak anlatacaklarımızı
dinleyin.
Gördüğünüz
gibi, bir barkodda iki kısım vardır.
1)
Makinenin opkuduğu dikey çizgiler kısmı;
2)
İnsnların okuyabildiği 12 adet rakam.
İlk
altı rakam eşyanın tanmım numarası olup, üreticiler yılık bir
ücret karşılığında, bu kodlaeı veren uluslararası bir
konseyden kendi ürünlerine tahsis ettirebilirler.
İkinci
gruptaki ilk beş raklam malzeme numarasıdır. Aynı kod birden
fazla çeşitteki ürün için kullanılmaz. Yani üreticinin sattığı
her değişik üründe, her değişik paketlemede, hatta paketlerin
koli olarak tekrar paketlenmelerinde hep değişik malzeme numarası
verilir. Böylece markette ne kadar mal satıldığı, depoda ne
kadar kaldığı, hep kontrol altında tutulur.
Örneğin,
teneke kola ile şişe kolanın kod numaraları farklıdır. Hatta
kutu kolanın bir kolide 6'lık, 12'lik veya 24 adet bulunması
durumunda bile farklı kod verilir.
Sağdaki
en son rakam ise kontrol numarasıdır. Bu numara bütün taranan
dikey çizgilerle hafızaya alınan bilgilerin, bir çeşit
sağlamasını yapar.
Görüldüğü
gibi, barkodun üzerinde, malın fiyatı ile ilgili herhangi bir
bilgi yoktur. Kasiyer barkodu taradığında sinyal sistem içinde
bir merkeze gider, buradaki bilgisayar barkod numaralarına göre
girilmiş ve her zaman değiştirilebilir fiyat bilgisini derhal
kasaya gönderir. Bu merkez mağazadaki malların fiyatlarını her
zaman değiştirebilme imkanı sağlar.
Çeşitli
kalınlıktaki dikey, kalın ve ince çizgiler ile aralarındaki
boşluklar, çeşitli kombinasynlarda dizilerek, her biri, bir rakamı
temsil eder yani altlarındaki rakamın bilgisyar tarafından
okunmasını sağlarlar.
Mikrodalga
fırınlar yiyeceği nasıl pişirir?
Diyelim
ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal
olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla
250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi
ısınmamışkenn, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında,
ısı önce yemeğin piştiği kap sonrada yemeğin dışı ile temas
eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan
kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve
kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.
Bir
mikrodalga fırında kullnılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen
mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları
boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık
20 mislidir.
Bu
frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su,
yağ, şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik,
cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca
emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.
Sık
sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru
ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan
yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin
dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde
bir ısınma söz konusu değildir. Su ve yağ molekülleri yiyeceğin
her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı
zamanda her yerde olur.
Tabii
ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha
kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek
geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.
Radyo
frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından
emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu
gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp,
oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte,
kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.
Bir
mikrodalga fırına, giysilerinizdenbirini koyarsanız, kumaş aniden
ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal
bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir
kabuk oluşur.
Daha
ilginci, bir mikrodalga fırını içine bir kahve fincanı içinde
su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama
noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava
kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından
alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve
bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacakve
hatta taşacaktır.
Cereyan
kesilince telefonlar nasıl çalışıyor?
Size
şaşırtıcı gelebilir ama, telefon evimizdeki en basit cihazdır.
O kadar basittir ki, ana yapısı yüzyıldır değişmemiştir. Eğer
1920'li yıllardan kalma bir antika telefon bulabilirseniz, fişini
duvardaki deliğe takın, gayet iyi çalışır.
Telefon
sistemi o kadar basittir ki, evimizin bir ucuna bir aparat, diğer
ucuna bir başka aparat koyup, bunları birbirlerine araya dokuz
voltluk bir pil ve bir rezistör koyarak bağlarsınız, kendi
interkom sisteminizi yaratmış olursunuz. Bu telefonlarla kendi
aralarında rahatça görüşme yapılabilir.
Telefonlarımızı
duvardaki duylara ve oradan da santrallere bağlayan, genellikle biri
kırmızı, diğeri yeşil iki kablo vardır. Yeşil kablo konuşma
için ortak hat olup, kırmızı kablo vasıtası ile santralden
telefonumuza 6 ile 12 volt arası, 30 miliamper seviyesinde bir akım
gelir.
Eğer
basit bir granüllü ahizeye sahipseniz, sesinizin dalgaları, bu
granülleri az veya çok sıkıştırarak, santralden kırmızı
kablo ile verilen, yaklaşık bu 9 voltluk akımın karşı tarafa
değişik kuvvetlerle gitmesini sağlar. Karşı tarafta kulaklıkta
da, bu defa tam tersi olur ve bu değişik akımlar titreşim yolu
ile sese çevrilir.
Telefon
konuşmasını ileten bu çok zayıf akımı çok uzaklara
taşıyabilmek için bir frekans limitlemesi yapılmıştır. Yani
frekans olarak 400 saykılın altında ve 3400 saykılın üstündeki
sesleri sistem kabul etmez, yok farz eder. Bu nedenledir ki,
bazılarının sesleri telefonda daha farklı gelir.
Telefonun
çalışabilmesi için gerekli 6-12 volt akımın telefon
santralınden gelen bakır telle sağlandığını belirtmiştik. Bu
nedenle evinizde cereyan kesilse bile, telefona gerekli akım
santralden sağlandığı için, çalışmaya devam edecektir.
Peki
telefon santralının cereyanı kesilirse ne olur? Bu duruma karşı
santrallerde çok büyük bir batarya sistemi bulunmaktadır. Ayrıca
bir de yedek elektrik jeneratörü vardır ki, cereyanın kesilme
durumunda bütün telefon şebekelerini beslerler ve telefonların
çalışmasını sağlarlar.
Kuru
temizleme nasıl yapılıyor?
Giysilerinizi
evde çamaşır makinesinde yıkarken kirleri çözen madde sudur.
Ancak örneğin yünlü kumaşlarda olduğu gibi, birçok kumaş
türünde su etkili olmayabilir.
Kuru
temizlemede suyun yerine bir petrol ürünü kullanılır. İnsanlarda
ıslaklık, suyla temas anlamında algılandığından bu işleme
kuru temizleme denilmektedir. Aslında olay kuru ortamda
yapılmamaktadır.
Joly
Belin adında bir Fransız, kazara giysisinin üzerine kerosen dökmüş
ve bunun giysisinin üzerindeki lekeyi temizlediğini hayretle
görmüştü. Bu işin üzerine giderek 1840'lı yıllarda Paris'te
ilk kuru temizleme işletmesini açmıştı.
Başlangıçta
kuru temizlemede çözücü madde olarak gaz ve kerosen
kullanılıyordu. Günümüzde ise hemen hemen tüm dünyada
"perkloroetilen" veya kısaca "perk" diye
tanımlanan bir çözücü kullanılmaktadır.
Elbiseler,
kuru temizleyicide su yerine bu çözücü ile yıkanır. Çözücü
buharlaşmasın, havayı kirletmesin ve tekrar kullanılabilsin diye
her seferinde bir yerde toplanır. Bu şekilde temizlenen giysiler,
ütülenince yeni gibi dururlar.
Kuru
temizleme yapılan giysileri eve getirdiğinizde, beraberinde baş
ağrısı ve mide bulantısı riskini de getirdiğinizi unutmayın.
Kuru temizlemede kullanılan bu "perk" isimli madde çok
toksik olup, vücudumuzun önemli organları ve sinir sistemimiz
üzerinde zararlı etkileri vardır.
Havada
milyonda yüz partikül olunca zararlı etkileri görülmeye
başlanılan bu çözücünün oranının, kuru temizleme yapılmış
bir giysinin, kapaşı bir arabaya konulup, on beş dakika tutulmsı
ile milyonda 350'ye ulaştığı tespit edilmiştir.
İster
inanın, ister inanmayın birçok kumaş türü kuru temizleme
gerektirmez. Kuru temizlemenin tek avantajı kumaşların çekmelerine
ve şekillerini kaybetmelerine yol açmamasıdır.
Üretici
firmaların, giysilerin etiketlerine "sadece kuru temizleme"
şeklinde ikaz yazmalarının ana sebebi, garanti süresince geri
almak zorunda odukları giysileri, çekme ve deformasyon
tehlikesinden korumak içindir. Özellikle ipek ve suni ipekten
yapılmış giysiler güvenli bir şekilde elde yıkanabilirler.,
Şarkı
söyleyerek bir bardak nasıl kırılır?
Yapılabilir
ve teorik olarak mümkündür. Hatta ünlü tenör Cruso'nun bunu
başardığı rivayet edilir. Reonansını tutturabilirseniz sadece
bardak değil başka birçok şeyi kırabilirsiniz. Peki öyleyse,
nedir bu rezonans?
Salıncakta
bir çocuğu salladığınızı düşünün. Salıncak size gelirken,
tam en üst noktaya ulaşmadan salıncağı itmeye kalkışırsanız,
onu yavaşlatırsınız. Ancak salıncak size doğru gelirken, itmeyi
hep en üst noktada yaparsanız, her seferinde aynı kuvvetle itseniz
bile, salıncak gittikçe hızlanacaktır.
Salıncak
kendi tabii frekansı ile, diyelim ki, dakikada 30 salınım yaparak
sallanıyordu. Siz de dışardan bir kuvvet, fakat aynı frekansta
bir kuvvet uyguladınız. Bu iki frekans çakıştı ve salıncak da
bu nedenle gittikçe hızlandı.
Salıncak
örneğinde olduğu gibi, her cismin bir kendi tabii frekansı
vardır. Cisimlere kendi tabii frekansları ile çakışan bir
frekansta her hangi bir kuvvet uygularsanzı rezonans denilen
kontrolsüz bir ortam oluşabilir.
Eğer
önünüzde duran bir bardağa, onun tabii frekansına uyan bir
frekansta bağırabilirseniz, daha doğrusu bir ses dalgası
gönderebilirseniz, bardağın tabii frekansı ile sesin frekansı
çakışarak, bardaktaki titreşimi kontrolsüz bir şekilde artırır,
bardak rezonansa girer ve sonuçta çatlayabilir veya kırılabilir.
İnsanlar
günlük yaşamlarında pek farketmemelerine rağmen rezonans olayı,
otomobilden, köprü dizaynına kadar mühendislerin en çok
zorlandıkları konulardan biridir. Hatta bu nedenle, askerler bir
köprüden geçerlerken, yürüyüş adımlarının frekansları
köprünün tabii frekansı ile çakışıp, köprü yıkılmasın
diye, köprülerden uygun adım yürüyüşle geçmezler.
Otomobilde
direksiyon mekanizması ile amortisörlerdeki titreşim aynı
frekansa gelince, rezonans sonucunda direksiyon şiddetli sarsılmaya
başlar. Mühendisler araba dizaynında parçaların biçimlerini,
yaylanmalarını ve ağırlıklarını, devir sayıları ve benzeri
faktörleri göze alıp rezonansı en aza indirmeye çalışırlar.
Peki
bu rezonansın hiç iyi bir yönü yok mu? Var elbette. Örneğin
radyo istasyon dalgalarını araken bu dalgaları yakalarsanız,
kendi alıcınız ile birbirini tuttuğu an rezonansa girer, genliği
artar ve bu istayonu işitmeye başlarsınız.
Telefon
şehir kodları nasıl veriliyor?
Türkiye'deki
telefon şehir kodları listesine bakarsanız, birbirine komşu
şehirlerin kodlarının çok farklı, kod numaraları yakın olan
şehirlerin ise birbirlerinden çok uzak olduklarını görürsünüz.
Bunun
nedeni, kod sisteminin tuşlu telefonlar yaygınlaşmadan önce
kadranlı telefonlara göre kurulmuş olmasıdır.
Kadranlı
telefonlarda 9'u çevirmek için, hizasındaki deliğe parmağınızı
sokup, sonuna kadar kadranı çevirmeniz ve bırakmanız gerekiyordu.
Kadran da otomatik olarak geri dönerek eski konumuna geliyor ve bir
tek numara çevirme işlemi tamalanıyordu.
Bu
işlemde 1'i çevirmek 9'u çevirmekten, 212'yi çevirmek 989'u
çevirmekten çok daha kısa bir sürede gerçekleşiyor ve
santraller daha az meşgul oluyorlardı. Şüphesiz bugünkü tuşlu
telefonlar çok hızlı çalıştıklarından, numaraları aramak
bakımından bir zaman farkı yok.
Bu
nedenle, 212 gibi kısa süre tutan kod numaraları ülkenin en
büyük, en çok telefon kullanılan şehirlerine verilmiştir.
Örneğin, NewYork ve İstanbul'un kod numaraları aynı, yani 212
iken, Chicago ve Ankara'nın da 312'dir.
Bu
sisteme göre bugün Türkiye'de üçüncü en kısa kod 222 ile
Eskişehir iken, en uzun süren kod ise 448 ile Batman'dır.
Zamanla
şehirler çok büyüyünce, onları kısımlara göre bölüp, yeni
kod numaraları vermek ihtiyacı doğdu. Yeniler eskilerle karışmasın
diye farklı numaralar verildi. Örneğin kodu 212 olan NewYork ikiye
bölününce, ikinci kısma 718 kodu verildi. Bizde ise buna pek
dikkat edilmedi, ben 212 mi Avrupa yakasıydı, yoksa 216 mı, hala
karıştırırım.
Yarasalar
niçin kan emer?
Çoğumuz
belki hayatımızda hiç yarasa görmemişizdir. Çünkü yarasalar
insanlardan uzaklarda, genellikle mağara kovuklarında yaşar ve
geceleri zifiri karanlıkta ortaya çıkarlar. Yarasalar tabiatın
harikulade yaratıklarından biridir. İnanılmaz özelliklere ve
örnek bir toplumsal dayanışmaya sahiptirler.
Dünyada
dokuz yüz değişik yarasa çeşidi olduğu biliniyor. Kan ile
beslenmeleri insanların gözünde onları vampir ile özdeşleştirmiş,
hep korkulan bir hayvan olmuşlardır. Halbuki yarasaların çoğu
kan ile beslenmez. Zararlı böcekleri yiyerek insanlığa faydaları
dokunur. Sadece bir yarasa bir saat içinde üç yüz böcek
yiyebilir. Muz, avakado gibi ticari değeri yüksek ağaçların
çoğalmaları için polenlerinin taşınmasında en önemli rolü
yarasalar oynar.
Şimdi
gelelim yarasaların şaşırtıcı özelliklerine. Bir kere yarasa
uçabilen tek memeli hayvandır. Dünyada nüfus sayısı olarak da
ikinci sıradadırlar. Dünyanın en küçük memelisi de bir yarasa
türüdür. İlk olarak Tayland'da keşfedilen bu minik yarasa 2-3
gram ağırlığında ve bir yaban arısı büyüklüğündedir.
Yarasalar
yönlerini bulmak ve beslenmek için çok yüksek titreşimli ses
dalgaları yayarlar. Bu ses dalgalarının frekansları 20 binin
üzerinde, yani ultrasonik oldukları için insanlar bunları
duyamaz. Bu ultrasonik sesler yerdeki avdan yansıyarak yarasaya geri
gelir. İşitme sistemi il ebu geri gelen sesi algılayan yarasa
avının bulunduğu yeri kesinlikle saptar. Hatta devamlı gönderdiği
ses dalgaları sayesinde onun hareketini de izleyebilir. Yarasaların
bazılarının bir çeşit sonar olan bu sistemi o kadar gelişmiştir
ki, dişilerini arayan erkek kurbağaların seslerinden
büyüklüklerini ve iyi bir av olup olmadıklarını anında
saptayabilirler.
Yarasalar
gece ava çıkmak için, ay varsa onun kayboluşunu, yani tam
karanlığı beklerler. Sıcak kanlı memeli hayvanların kanları
ile beslenen yarasalar genellikle atları sığırlara tercih
ederler. Salgısında bulunan pıhtılaşmayı önleyici bir madde
20-30 dakika kanın sürekli akmasını sağlar ve beslenme
gerçekleşir. Bir kez kanını emdikleri hayvanla karşılaşırlarsa
diğerlerini bırakıp yine ona saldırırlar.
Vampir
yarasalar arka arkaya iki gece kan içmedikleri takdirde ölürler.
Her gece vücut ağırlığının en az yarısı kadar kan içmek
zorundadırlar. Doğumdan sonra anne, emzirmenin yanında yavruya
takviye olarak, kusarak kan da verir. Bu yetersiz kalırsa bir
başkası yardımcı olur. Hatta yetişkin yarasaların, ölmek üzere
olan bir başkasına ağızdan kan verip onu kurtardıkları
görülmüştür. Toplumsal dayanışmanın bu kadar güçlü olduğu
az canlı topluluğu vardır.
Hayvanlar
niçin kış uykusuna yatarlar?
Kış
mevsimi yaklaştıkça, hava soğur, günler kısalır, yapraklar
renk değiştirir ve yere düşerler, kar toprağın üzerini kaplar.
İnsanlar sıcak alışveriş merkezlerinde ihtiyaçlarını alıp,
sıcak arabalarında, sıcak evlerine gelirler. Üzerlerine kazaklar,
hırkalar giyerler. İyi de, tabiatta doğal ortamda yaşayan
hayvanlar kışı nasıl geçirir, hiç düşündünüz mü?
Bir
kısmı daha ılıman yerlere göçeler. Bu konuda kuşlar ve
balıklar avantajlıdır. Bazıları kendilerini kışa adapte
ederler, daha kalın yeni tüyler çıkarırlar. Hatta bazı tavşan
türlerinde karda saklanabilmek için tüyler beyazlaşır. Bazıları
yiyeceklerini önceden depoladıkları bir sığınak bulurlar.
Bazıları da toprakta derin tüneller açarlar ama bazıları için
de kış mevsimini uyuyarak geçirmekten başka çare yoktur.
Genellikle
ayıların kış uykusuna yattıkları bilinir ama bu doğru
değildir. Gerçi ayılar kışın mağaralarda uzun uzun uyurlar ama
bu kış uykusu değildir. Daha doğrusu kış uykusu bir çeşit
uyku değildir. Normal canlılarda uyanıkken ve uyku halindeyken,
vücut ısısında ve metabolizmanın çalışmasında ciddi bir fark
yoktur. Oysa kış uykusu, hayvanların hayat ile ölümü ayıran
çizgiye kadar gelmeleri şeklinde tanımlanabilir.
Bazı
hayvanların kış uykusuna yatmalarının iki sebebi vardır:
Havanın çok soğuması ve yiyecek bulma güçlüğü. Soğuk havada
yaşayabilmek için hayvanların daha çok enerjiye ihtiyaç
duymalarına rağmen karlı kış günlerinde yiyecek bulma imkanı
azalır. Kış uykusu bu zor mevsimde hayvanın enerji ihtiyacını
azaltır, enerji tasarrufu sağlar.
Kış
uykusu bildiğimiz şekilde uymak değildir. Buna bilim dilinde
''hibernasyon'' diyorlar. Vücut ısısının ortam sıcaklığına
düştüğü bu durumu birçok balık türünde, kurbağalarda,
sürüngenlerde, kuşlarda ve memelilerde görebiliyoruz.
Hakiki
anlamda kış uykusuna yatan bir hayvanı (hibernatör) gördüğünüde,
ölmüş olduğunu sanabilirsiniz. Vücut ısıları sıfır dereceye
kadar düşebilir. Bir dakika içinde sadece brkaç kez nefes
alırlar, kalp atış hızı o kadar düşüktür ki, hissedilmez
bile. Havalar ısındığında ise vücudun normal düzene geçmesi
sadece birkaç saat alır.
Kış
uykusuna yatan hayvanlar, uyku süresince kendi vücutlarındaki yağı
tükettikleri gibi ara ara uyanarak bulundukları yere yazdan stok
ettikleri yiyeceği yiyenler de vardır.
Kış
uykusu sırasında hayvanlar vücut ağarlıklarının yüzde kırkına
yakınını kaybederler. Bu kaybın yüzde doksanına periyodik
olarak uyanmalardaki ısı üretimi ve enerji kaybı sebep olurken
geri kalan yüzde on kayıp ise uyku sırasında olur. Kış uyksu
kış boyunca sürmez. Hayvanlar havaların soğumaya başlaması ile
birkaç günlük bir uyku periyoduna girerler. Kış mevsiminin
şartları ağırlaştıkça bu periyotlar uzar.
Yağmurda
karıncalara niçin bir şey olmuyor?
Bir
karıncayı alın, suyun içine batırın, saatlerce tutun ölmez.
Sudan çıkardığınızda ölü gibi görünür ama birkaç saat
içinde kendine gelir. Biz insanlar böyle suya batırılırsak,
nefes alamadığımız için oksijenlikten ölürüz ama su
karıncaların çok ince olan nefes tüplerinden içeri giremez.
Karbondioksitten narkoz yemiş gibi olurlar. Tabii ki bu süre çok
uzarsa onlar da ölürler ama dayanma süreleri inanılmazdır.
Ne
var ki, karıncalar yağmur ve seller altında bu şekilde
nefeslerini tutarak mücadele vermiyorlar. Yağmuru hissedince
yuvalarına giriyorlar ve giriş yollarını tıkıyorlar. Ateş
karıncası denilen bir türünde ise karıncalar birbirlerine
tutunarak sel sularının üstünde yüzüyorlar. Bir yerde karaya
vurup çıkıyorlar. Tabii kraliçe karınca ortada, yüksekte ve
mümkün olduğunca kuru tutuluyor.
Karınca
yuvaları inşaat tekniği olarak örnektirler. Yuvanın girişine
bağlı ve buradaki suyu alıp başka tarafa verebilen birçok tünel
daha inşa ederler. Bazıları ise yuvalarının üstünü öyle
sağlam kapatırlar ki, sel sularının bir evin çatısının
üstünden aşması gibi geçip giderler.
Yine
de bir aksilik olr, yuva su ile dolarsa, karıncalar çöp ve yaprak
parçalarına ve yukarıda belirtildiği gibi birbirlerine tutunup
yüzebilirler. Çok şiddetli yağmurdan sonra oluşan çamur
tünellerini kapattığı zaman ise yuvalarını yeniden inşa etmek
zorunda kalırlar.
Gündelik
hayatta artık yaygın olarak kullanılan mikrodalga fırınları
kapaklarında kaçak yapmamaları, insanlara zarar vermemeleri için
özel tedbirler alınır. Ancak bir mikrodalga fırınına girmiş
karıncaya, fırın çalıştığı sürece bir zarar gelmeyeceğini
biliyor muydunuz?
Mikrodalga
fırınlarında ışın yolculuğu bir noktaya göre ayarlıdır. Bu
nokta hemen hemen fırının ortasıır. Bu nedenle yiyecek, her
tarafı eşit pişsin diye ortada dönen bir tabla üzerine konulur.
Karıncalar fırında ışınların daha az olduğu bölgeleri
hissederler. Zaten sıcak bölgelere girseler de, vücut yüzey
alanlarının hacimlerine oranla yüksek olması nedeni ile ılık
bölgeyi bulana kadar kendilerine zarar gelmez
Örümcek
ağının özelliği nedir?
Örümcekler
günümüz teknolojisinin bile çözemediği inanılmaz canlılardır.
Örümcek ağının çok özel nitelikleri olan sağlamlık ve
esneklik bugüne kadar taklit edilemedi. Aynı çaptaki bir çelik
telden iki kat daha güçlü olan bu doku ne kadar çekilirse
çekilsin orjinal durumuna dönecek kadar esnektir.
Örümcek
ağları kendine yüksek hızla çarpan nesneleri yırtılmadan
esneyerek frenler. Tekrar gerisin geriye yaylanmadığından nesne
ters yöne fırlamaz, yapışır kalır. Örümcek ağının esneme
kapasitesi bugün yapay olarak üretilmiş en iyi telin neredeyse
dört katıdır.
Bu
maddeyi yapay olarak elde etmeyi hala başaramayan bilim insanlarının
örümcek çiftliği kurup, örümcekleri sağarak, ipliklerini
aldıklarını biliyor muydunuz? Yaklaşık 2.5 santimetre boyundaki
bu örümceklerden günde hayvan başına 320 metre (yaklaşık 3-5
gram) iplik elde ediliyor ve bu iplikler ABD ordusuna kurşun
geçirmez yelek yapmada kullanılıyor.
Dünyada
34 bin örümcek cinsi tepit edilmiştir. Yani her cins örümcek
farklı özellikler taşır. Örümceklerin hepsinde zehir bezleri
vardır, ama karadul örümceği, kahverengi örümcek gibi çok az
türü insana zarar verebilir. Dünyanın en büyük örümceği ise
Güney Amerika’nın kuzey kısmında yaşayan “Goliath Trantula”
isimli dev örümcektir. Erkeğinin bacağının boyu 25 santimetreyi
bulur. Kurbağaları, kertenkeleleri, fareleri ve hatta küçük
yılanları yakalayıp yiyecek kadar güçlüdür.
Örümcekler,
diğer böceklerden farklı olarak sekiz bacağa ve sekiz göze
sahiptirler. Büyüme safhasında bir bacak kırılırsa yerine
yenisi gelebilir. Vücutları iki parça olup arka kısmındaki
bezlerden ağ üretimi başlar, buradaki çok ince deliklerden sıvı
ve damlalar halinde verilen ağ malzemesi dışarı çıkar çıkmaz
donar.
Örümcek
ağının her tarafı yapıştırıcı değildir. Kurban ağa
yakalanınca yapışkan kısmı bildiklerinden kendileri de ağa
yakalanmadan onun yanına kadar giderler. Örümcek ağını amacına
göre farklı şekillerde örer. Ağdaki ipliklerin de cinsleri
yerlerine göre farklıdır. Yumurtaların sarmalanması için
ürettiği yumuşak iplik onu aynı zamanda bir uçurtma gibi
uçurabilir. Ağın ana yapısı, dairesel kısımları, avı
yakalayacak kısmı için elastikiyetleri ve sağlamlıkları farklı
ipler üretir.
Örümceklerin
birçok türünde erkeğine göre 4 – 5 kat büyük olan dişinin
çiftleştikten sonra erkeğini yediği doğrudur. Ancak bu
erkeklerin bir gecelik zevk uğruna katlandıkları bir sonuç değil,
kendi nesillerini devam ettirebilmek, kendi evlatlarını üretebilmek
için kendilerini dişiye kurban etmeleridir.
Neden
yükseklik korkusu olur?
Yükseklik
korkusu, genellikle düşmekten korkma ya da boşluktan tedirgin olma
diye bilinir.
Ama
tam da böyle değildir. Bu, esasında bir denge sorunudur.
İnsanın
dengesi birkaç unsur tarafından belirlenir. Görme, dokunma ve
duyma. Olağan hareketler sırasında, bütün bu unsurlar kesişir.
Ama
olağan dışı bir harekette, değişik sinirler tarafından bu
hareketle ilgili olarak beyne yollanan bilgiler çelişki yaratır.
Beyin bunları yorumlamakta zorlanır. Deyim yerindeyse beynin
"kafasi karışır".
İşte
insan çok yüksek bir yerde durduğu zaman, böyle bir karışıklık
meydana gelir.
Aşağı
bakan göz, yerin uzaklığını saptayamaz ve beyne kesin bilgi
yollayamaz. Halbuki, ayaklar sert bir şeyin üstünde durdukları
için "yere dokunuyorum" mesajını verir. Bu iki farklı
bilgi beyinde çelişki yaratır ve beyin, vücudun pozisyonunu
netleştiremez.
Kutuplardaki
hayvanlar nasıl yaşıyorlar?
Bütün
memelilerin vücutlarının ısı derecesi 35-38 derece
aralığındadır. Uçabilenlerde bu birkaç derece daha yüksektir.
İnsan ısıya karşı çok hassastır. Hava sıcaklığı 30 derece
olunca denize girer de, beş derece üzerine palto giyer. Oysa
hayvanların giysileri yoktur. Köpekler eksi 40 derecede kutuplarda
kızak çeker, buzlu sularda balıklar çırılçıplak yüzerler.
Aslında
ısıdan etkilenmek sadece insana mahsus değildir. Güneşin bulut
arkasına girmesi ile havadaki iki derecelik ısı düşüşü uçan
sineği zor yürür hale getirebilir. Öğlen güneşinde zıp zıp
zıplayan çekirge, sabah serinliğinde hareketleri ağırlaştığından
çok rahat yakalanabilir.
Kendi
vücut ısısından çok daha düşük ısı koşullarında
yaşayabilmek için canlıların iki silahı vardır. Biri vücut
ısılarını ayarlamaları, diğeri de kürk denilen vücut
örtüleridir. Kutup bölgesinde yaşayan bir canlı, tropik bölge
de yaşayana nazaran on kat daha fazla ısı meydana getirmek veya
vücut örtüsü on kat daha fazla koruyucu olmak zorundadır.
Çok
soğuk iklimlerde yaşayan hayvanların yaşam nedenleri
araştırılırken hep kürkleri üzerinde durulmuştur. Halbuki
burada yaşayan hayvanların kürkleri ile ılımann bölgelerde
yaşayan hemcinslerinin kürkleri arasında çok ciddi bir fark
yoktur. Üstelik domuzlar hiç kürkleri olmamasına rağmen deri
altı yağ tabakaları sayesinde vücut ısılarından 20 derece daha
düşük ısı ortamlarından hiç etkilenmezler.
Zaten
dünyamızda üzeri tamamen kürkle kaplı hiçbir hayvan yoktur.
Çoğunun ayak ve burun gibi kısımları görevlerini yapabilmek
için açıkta bırakılmıştır. Ancak buralarda vücuda sıcak kan
ileten atar damarlar kılcal damarlar vasıtası ile deriye daha
yakın olan toplar damarları ısıtırlar. Bu sayede buzun üstünde
yürüyen bu tür hayvanların ayakları üşümez. Ama bu da,
hayvanın tüm vücudunun üşümeden bu soğuk ortamda nasıl
yaşayabildiğini açıklayamaz.
Kutuplarda,
buzlu sularda yaşayan balıkların, sıfır ve sıfır altı
derecedeki ortamda donmamalarının sırrının, bu balıkların
derilerindeki buz kristallerinin donma derecesini düşüren bir
protein olduğu tespit edilmiş, hatta genetik mühendisleri
laboratuar ortamında bu proteini üreten geni yaratmayı
başarmışlardır.
Bilim
insanları bu örnekten yararlanarak, meyve ağaçlarını dondan,
uçak kanatlarını ve yolları buzdan kurtarabileceklerini
düşündüler ama henüz geniş çaplı üretimi zor görülmektedir.
Ne yazık ki, sıcak kanlı hayvanların kendilerini çok soğuk
ortama nasıl adapte ettiklerinin sırrı hala tam çözülmüş
değil.
Sinekler
tavanda nasıl yürüyebiliyorlar?
Sineklerin
duvarlarda, camlarda hatta tavanlarda baş aşağı bu kadar rahat
hareket etmeleri, yer çekimi yasasına meydan okurmuşcasına
davranışları hep merak konusu olmuş, bilim insanlarının da
dikkatini çekmiştir. Bu arada şunu söyleyelim ki, sinek diye
küçümsememek gerekir. Dünyamızda bulunan her canlı organizmanın
doğrudan veya dolaylı olarak, kendi tabiatı ve eko sistemi içinde,
insana bir faydası vardır.
Vücutlarının
hacimlerine oranla, sinekler ağır sayılmazlar ve onları yere
çeken güç pek önemli değildir. Bu güce karşı gelen tuzlar
ayrıca yapıştırıcı, yağlı bir madde salgılarlar. Sinekler
ayaklarındaki bu yüzlerce vantuz ve salgıları sayesinde her türlü
yüzeyde gezinebilirler. Ancak yüzeyin yağ çözücü, örneğin
solvent gibi bir madde ile kaplanmamış olması gerekir. Sinekler
tavanda yürürken, altı bacaklarından ikisi hareketlidir. Diğer
dört bacak daima sabit durumdadır.
Karıncalarda
ise durum biraz farklıdır. Ortalama bir karıncanın vücudunun
hacmine göre ağırlığı, sineğe nazaran daha fazladır. Hatta
toprakta yaşayan bazı türleri düz bir zemine bile tırmanamazlar.
Evlerimize giren küçük karıncalar, çok hafif olduklarından
duvarlarda yürüyebilirler.
Belki
böyle şeyler ilginizi çekmiyor olabilir ama, asıl merak edilen
konu sineklerin tavanda nasıl yürüyebildiklerinden çok oraya
nasıl konduklarıdır. Öyle ya, başı yukarıda, ayakları aşağıda
uçan bir sineğin tepetakla konabilmesi için bir yerde takla
atması, uçuş konumunu değiştirmesi gerekir, ama nerede, ne zaman
ve nasıl?
Uzun
süre inanılan teoriye göre, sinekler tam konma anında, yuvarlanan
bir varil gibi yandan yarım dönüş yapıyorlardı. Bu teorinin
yanlış olduğu, ancak yüksek süratli, saniyede birçok film
çekebilen kameralar sayesinde ortaya çıktı ve sineklerin bir
sırrı daha açığa kavuştu.
Çekilen
filmlerden görüldü ki, sinekler tavana konarken yandan değil,
sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla atmaktadırlar.
Tavana yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının üzerine çekerek
ters dönmekte ve tavana önce ön ayakları ile dokunmaktadırlar.
Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak vücutlarının
tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.
Yeşil
ot yiyen ineklerin sütleri niçin beyazdır?
Hayvanların
yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa çıksın,
çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek
inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli otlardır. Bu
otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve moleküllere
ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz
olmasının nedeninin içinde çözünmüş halde bulunan kalsiyum
kasinat (caseinate)tır.
Peki
o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık sarı
renktedir? Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda
hazmı sağlayan sıvılar, özellikler de safra suydur. Safra suyu
aslında yeşil renktedir fakat gıdalarla karıştıkça kahverengi
renk alır. Bu nedenle dışkı bazen yeşilimsi de olabilir. Çok az
da olsa aldığımız gıdalar dışkının rengini etkiliyebilir.
Örneğin vücudumuz pancara koyu kırmızı rengi veren maddeyi
bazen parçalayamaz ve pancar yedikten sonra dışkı kırmızımsı
bir renk alabilir.
Dışkıdaki
renk, şekil ve kıvam değişikliklerinin çoğu son zamanlarındaki
bir beslenme değişikliği ya da geçici bir sindirim bozukluğuna
dayanır. Ancak eğer dışkı belirgin bir şekilde normalden açık
veya koyu renkte ise, ya da kanlı ise, bu daha ciddi bir durumu
gösterir, derhal doktora başvurulmalıdır.
Vücudumuzu
terk eden sıvı maddelerin, yani idrar ve terin renginin de içilen
sıvı rengi ve kimyasal yapısı ile bir alakası yoktur. Sıvı
veya katı olsun yemek borusundan içeri girip, sindirim sistemimizi
boydan boya geçen gıdalar eğer metabolizmada iyi parçalamazlarsa
bunun sonucu dışkıda görülebilir. Ama idrar öyle değildir.
İdrar metabolik artıkların dolaşım sistemi ile taşınmasıyla
böbreklerde oluşur.
İdrarın
normal rengi açık sarıdır. Bu renkteki değişiklikler muhakkak
bir şeylerin iyi gitmediğini gösterir. Bu durumda hemen doktora
gitmek gerekir. İdrar kahverengi veya kola renginde ise karaciğer
veya safrakesesi problemi, kırmızı ise enfeksiyon, iltahaplanma
veya idrar sisteminde kanama olabilir.
Ancak
fazlaları vücuttan atılan vitaminler veya bazı doğal ve suni
gıda boyaları da idrarda bunlara benzer renk değişikliklerine
neden olabilir. Eğer idrarınızın rengi yeşil veya mavi ise bu
duruma hemen hemen kesinlikle gıda boyaları neden olmuştur. Endişe
edilecek bir durum değildir. Boyalar zarar vermeden vücuttan çıkar.
Kediler
nasıl hep dört ayak üstüne düşerler?
Bilimsel
olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan
bir kuvvet uygulayamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi
kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı, havuza düşmeden
önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni etrafında döner
ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı
bir dönme hareketidir.
Sırtüstü
düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da
bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde
döndürür. Belli bir noktada tam tersini yaparak bacaklarını ve
kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döner.
Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin
yumuşak olmasını sağlar.
Yapılan
deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin,
yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fazla hasar yaratacağı
tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık bin metre yüksekliğindeki,
otuz iki katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir
şey olmazken, yedi katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar,
hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da
"limiz hızı" ile izah ediyorlar.
Havadan
yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere
düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede
hızdaki bu artış durur ve "limit hız" denilen sabit bir
hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenenin
tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı
ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark
yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu "limit hız"
olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam
etmeselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi
düşebilirlerdi.
Bu
teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte yüz
kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı
hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler.
Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra,
Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde,
tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını
en aza indirerek, yere inerler.
Tabii
bütün bu deney sonuçlerı ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen
kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten
düşüp de ölen veya alçaktan düşüp, ölmeyip, olay yerini terk
eden, her iki şekilde de hayvan hastanalerine uğramamış kedilerin
sayıları bilinmiyor.
Kuşlar
niçin v şeklinde uçuyorlar?
Sadece
kazlar değil, martılar, pelikanlar gibi büyük su kuşları da
filo olarak toplu halde giderken ‘V’ şekli oluşturarak uçarlar.
Bunun nedeni ile ilgili kesin olmayan, tartışmaya açık çeşitli
görüşler vardır. Biz bunlardan en çok rağbet gören ikisinden
bahsedelim.
Birinci
görüşe gore, sürünün ‘V’ şeklinde uçmasının amacı
enerji tasarrufudur. Bu uçuş şekli ile öncelikle en öndeki kuş,
bir arkadaki kuşa gelecek rüzgarı ve hava direncini engeller ve
daha az enerji sarf etmesini sağlar.
Bunun
bir başka örneği de bisiklet takım yarışlarında birbiri
arkasına saklanarak giden ve sık sık en öndekini değiştiren
yarışmacılarda da görülür. Araba yarışlarında da arkadaki
araba öndekine mümkün olduğunca yaklaşarak, onun kestiği rüzgar
ve hava akımının avantajı ile daha az yatık harcamayı amaçlar.
Bu şekilde uçan kuşlarda da sık sık en öndeki liderin değiştiği
ileri sürülmektedir.
Yine
bu görüşe gore, öndeki kuş kanadını çırptığında,
kanadının ucunda bir hava boşluğu, yani bir girdap yaratır,
arkadaki kuş buraya yükselen havayı kanatlarının altında
bularak ve daha az enerji sarf ederek yüksekliğini muhafaza eder.
Bu kuşun şeklinin daha ziyade büyük kuşlarda görülmesinin
nedeni de bunların büyük kanatları ile yarattıkları hava
hareketinin büyüklüğü ve arkadaki kuşun işine
yarayabilmesidir.
70’li
yıllarda yapılan bir araştırma sonucunda, 25 kuşluk bir filonun
bu şekilde uçarak, uçuş mesafesinin yüzde 75 artırabildiği
ileri sürülmüştür. Ancak bu teoriye gore her kuşun öndeki ile
aynı mesafe ve açıdan uçması ve senkronize yani eş zamanlı
kanat çırpması gerekir ki, bu gerçekte mümkün değildir.
İkinci
bir görüşe gore ise, kuşların gözleri başlarının yanındadır,
dolayısıyla tam önlerini göremezler. Bu uçuş şekli ile sürünün
fertlerinin birbirini görerek, kaybolmadan bir arada kalması
sağlanır. Bu görüşe karşı olanlar ise kuşların geceleri de
uçtuklarını, bu nedenle öndeki kuşu görmenin önemli olmadığını
zaten sürüyü kuşların bağırışlarının bir arada tuttuğunu
ileri sürüyorlar.
Çok
basit gibi görülen bu olayın bile sebebi tam öğrenilmiş değil,
belki de görüşlerin bileşimi, yani hepsi doğru. Kuşlar
konuşabilseler de anlatsalar!
Atlar
nasıl ayakta uyuyabiliyorlar?
Amerikan
kovboy filmlerinde, atların geceleri kamplarda veya gündüz
barların önünde daima ayakta, binilmeye hazır vaziyette
durduklarını seyrederiz. Doğrudur, atlar nadiren yatarlar,
genellikle hasta oldukları veya doğum yapacakları zaman.
Atlar
günlerce, hatta haftalarca yere yatmadan ayakta durabilirler ve yol
gidebilirler. Ayakta dururken dizlerini kilitlemeleri ve uyumaları
mümkündür. Siz bunu denerseniz, beyninizin üstüne düşmeniz
kesindir.
Bilim
insanları, atların ayakta iken daha rahat olduklarını ve daha az
enerji sarf ettiklerini söylüyorlar. Çünkü atın vücudu bir
hayli büyüktür ve yatarken nefes almasında iç organları kimi
güçlüklere yol açar.
Tellere
konan kuşlar niçin çarpılmıyorlar?
İnsanların
dokundukları anda kömür oldukları binlerce volt cereyan taşıyan
elektrik tellerine konan kuşlar nasıl oluyor da cereyana
kapılmıyorlar? Çünkü topraklanmamışlardır. Çünkü tam bir
devre meydana getirmezler. Çünkü kısa devre yaratmazlar. Tüm bu
‘çünkü’lerin anlamı esasında aynı yola çıkar.
Elektriğin,
elektronların komşu atomlara çarpıp onları titreştirmesi ile
iletilen bir enerji olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir jeneratörden,
kablonun içindeki iki telden biri ile çıkan akım, lambayı yakıp,
görevini yaptıktan sonar diğer nötr telden geri döner.
Elektrik
akımı direnci sevmez. Eve dönmek için daima en kısa ve kolay
yolu tercih eder. Bir su birikintisi içinde iseniz ve elektrikli bir
tele dokunursanız, akım telden en kolay yol olan vücudunuza girer,
oradan da son derece iletken olan su birikintisine geçerek,
topraktan eve döner.
Elektrik
telleri üzerine konan kuşların toprakla alakaları yoktur. Onlar
elektriğin evine dönmesi için bir kısa yol yaratmazlar. Elektik
onların vücudundan geçmektense, kendisine kuş vücudundan daha az
direnç gösteren, iki ayakları arasındaki teli tercih eder. Kuşlar
da bu nedenle bütün gün boyu, yüksek voltaj taşıyan, çıplak
elektrik telleri üzerinde durabilirler.
Eğer
bu arada kuş kazara elektril tellerini taşıyan direğe temas
ederse, elektrik akımı kuşun gövdesi ve direk yolu ile toprağa
geçer ve kuş ölür. Yüksek enerji hatlarının direklerinde
oturan kuşların telleri gagalama alışkanlıkları vardır. Bir
zamanlar Almanya’da bu şekilde kuş ölümleri o kadar arttı ki,
direkler ve destekler topraktan izole edilerek kuşlar ölümden
kurtarıldı.
Sivrisinekler
insanı niçin sokar?
Dünyada
yaklaşık üç bin sivrisinek türü olduğu bilinmektedir. Bunların
çoğu insana saldırmaz. Zaten aksi olsaydı dünyanın her yerinde
bulunabilen bu yaratıklar ormanda,dağda,insan bulunmayan yerlerde
yaşamlarını idame ettirmezlerdi.
İnsanların
kanlarını emerek yaşayan sivrisinek türlerinin yalnız dişileri
kan emer. Dişiler de insanların kanlarını kendi yumurtalarını
üretebilmek için protein sağlayabilmek amacıyla emerler. Birçok
cinste dişi sivrisinekler en azından ilk yumurtalarını kana
ihtiyaç duymadan üretebilirler, fakat sonraki yumurtaları için
kana ihtiyaçları vardır. Bulabildikleri her canlının kanını
emerler, hatta deniz yüzeyine gelen balıklar bile ellerinden
kurtulamaz.
Erkekler
çiçek özleri ile beslenirler. Yumurta üretme gibi bir dertleri
olmadığından insanları sokmazlar.
Dişi
sivrisinekler avlarının yerlerini duyargaları ve üç çift
bacaklarındaki alıcılarla bulurlar. Alıcılar ile nem, ter ve ısı
özelliklerini saptarlar. Sivrisineğin duyargaları bir santigradın
binde biri kadar sıcaklık değişimleri algılayabilecek kadar
hassastır.
Dişi
sivrisinekler insanın nefes verirken çıkardığı karbondioksit
bulutu içinde, ileri geri hareketler yaparak bu bilgileri
değerlendirirler, avın yararlı olacağına karar verirlerse eyleme
geçerler. Bazılarının ‘sivrisinek bana dokunmaz’ demelerinin
esas nedeni ter ve nefes kokularının sivrisinek için cazip ve
özendirici olmamasıdır.
Sivrisinek
sanıldığı gibi içi delik ve sivri uçlu bir boruyu deriye
sokarak kanı emmez. Sivrisinekte ağzın altındaki kesede iki tüp,
iki de neşter olarak kullandığı testere ağızlı bıçak vardır.
Önce bıçaklarla deride delik açar, sonra tüplerden biri ile
tükürüklerini bu deliğin içine akıtır.
Bu
tükürük insan kanının pıhtılaşmasını önler, böylece
ikinci tüpü sokarak, sıvı kanı size farkettirmeden kolayca emer.
Eğer bir dakika içinde hala fark etmediyseniz, deposu kanınızla
dolu olarak, kafayı bulmuş şekilde derinizden ayrılır.
Sivrisinekleri
tahrik eden şey nefesinizdeki karbondioksit oranı ile derinizdeki
ısı ve nem oranı olduğundan, özellikle geceleri sivrisinek
hücumlarını geçiştirebilmek için, çok sık nefes alış-verişi
gerektirecek fiziksel hareketler yapmamamız, teninizi serin ve kuru
tutmanız gerektiğini unutmayın.
Kırmızı
renk boğaları niçin kızdırır?
Aslında
kırmızı renk hiçbir boğayı kızdırmaz. Çünkü boğalar renk
körüdür ve kırmızıyı diğer renklerden ayırt edemezler. Boğa
güreşinde matador boğayı eline aldığı şapkasını şalını
sallayarak kızdırır. Boğanın kırmızı şala saldırdığı
inancı yanlıştır.
İspanya'da
boğaların kırmızı renge saldırdığı inancı, matadorların
kırmızı başlık kullanmaları nedni ile yaygınlaşmıştır.
Halbuki başlıklarda bu renk boğayı kızdırmak için değil,
seyircilere hoş görüntü verebilmek için seçilmişti.
Kırmızı
renk aslında insanları etkiler. Yapılan deneylerde bu rengin
insanlarda kan basıncını yükseltip, kalp atışını
hızlandırdığı saptanmıştır. Bunun nedeninin de kırmızının,
kanın rengi olduğu sanılmaktadır.
Boğalar
arenada kırmızı rengi görünce asabileşmezler. Kendinizi boğanın
yerine koyun. Etrafınızdaki çığlık atan binlerce insanın
ortasında, tozlu, gürültülü ve çok sıcak bir ortamda,
sırtınıza saplanmış onca kılıcın acısı içinde, bir de
şapkasını şalını sallaya sallaya üstünüze gelen bir adam
varsa, yani kızmak için bu kadar sebep varken, sırf rengi kırmızı
diye bir bez parçasına kızar mıydınız?
Boğa
güreşi hakkında bilinen yanlışlar sadece bu kadar değil.
Aslında boğa güreşi geleneği İspanya'dan doğmuş değildir.
İlk çağlardan itibaren boğa, kuvvetin, dayanıklılığın ve
verimliliğin simgesi olmuştur. Boğa güreşinin ilk versiyonu
antik Yunan, Roma, Mısır ve hatta Kore ve Çin medeniyetlerinde
görülür.
Boğaya
Persliler taparlar, Afrika Zuluları ise öldürüp safrasını
içerlerdi. Tüm bu geleneklerin temelinde, hayvanın gücü
yatmaktadır. Bu geleneğin bir şekilde İspanya'ya geldiği, Avrupa
ülkeleri içinde feodal düzeni en son terk eden bu ülkede de
kalıcı olduğu sanılmaktadır.
Niçin
böcek yemiyoruz?
Böcek
yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur.
İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri
ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler
belirler.
Günümüz
insanları birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine
karşın, atalarımız böcek yiyici idi.
Böcekler
bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ
içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli
minareller ve vitamin vardır.
Protein
içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64,
karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti
yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.
Avrupalılar
böcek yemez ama Afrika'da değişik çekirge türleri ve iri kelebek
tırtılları yenir. Tayland'da bir tür iri su böceği, Yeni
Gine'de ağustos böceği, Japonya'da kızartılmış yaban arısı,
yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp
yenmektedir.
Halen
dünyamızda, insan gıdası olarak beş yüz civarında böcek türü
yenilmeklte, bunun yüzde 40'ı Meksika'da tüketilmektedir.
İnsanların
böcek yeme alışkanlığını kazanamamalarının sebebi
muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla
tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olamasından
kaynaklanmaktadır.
Bundan
sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki
kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;
Eğer
böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak
yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü
böcekler çok çabuk bozulurlar.
Karasinekler
ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar,
bunları yememek gerekir. Aslında öyle veya böyle bütün böcekler
parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir. Tüylü
böcekler boğazı tahriş eder, renkli böcekler ise çoğunlukla
zehirlidir.
Şaka
bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme
alışkanlığına kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan
otlaklar bugün orman olarak korunabilecekti!
Niçin
her insanın sesi farklı?
İnsan
sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o
kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın
konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta
her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki, telefonda
sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine rağmen,
açar açmaz "merhaba" deyişinden karşımızdaki kişiyi
tanıyabiliriz.
Sesimizin
oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses
tellerimizin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar
uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre
avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses
tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler.
Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olamsaydı ortaya anlaşılmaz
rahatsız edici bir gürültü çıkardı.
Konuşurken
nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karekteristiğini etkileyen en
az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karekteri, havanın akışı
ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir.
Ancak tüm konuşma olayının organizatörü beyindeki bir bölgedir.
Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur, kulak ve gözlerden
gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak gönderilir.
Hayvanlarda
ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu
hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar
edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir.
Genetik olarak insanan en yakın olan şempanzelerin bile dil ve
damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün
değildir.
Dünyanın
dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar
ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile
"p" ve "b", dudak ve dişleri ile "f"
ve "v", dilin ön kısmı ile "t" ve "d",
dilin arka kısmı ile de "k" ve "g" seslerini
çıkarıyorlar.
Dilin
ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri
gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor.
Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün
dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az
sayıda harfle yazılamalarıdır. Altay dilleri ailesine giren
Türkçe'mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi
ve erkek olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil
kökünden değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.
İnsan
yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az
fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan
diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin
çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.
Yirmi
yaş dişimiz niçin geç çıkıyor?
İnsan
vücudundaki bazı organların günümüzde pek işlevleri olmamasına
rağmen insanlık tarihinin başlangıcında önemli roller
oynadıkları sanılıyor. Vücudumuz sanki başka şeyler de
yapabilmek için yaratılmış gibidir. Örneğin çok ilginç
yerlerimizde kıllar vardır, dizlerimiz olması gerekenden çok
büyüktür, ayaklarımızda bu kadar parmağa ihtiyaç var mıdır,
apandisitimiz vücudumuzda ne arıyor?
Kılların
nedeninin ilk insanların duygularını sadece sesle değil hareket
ve koku ile de iletmeleri olduğu sanılıyor. Vücudumuzun bazı
bölgelerinde bulunan tüy ve kılların ana görevleri koku üretip
özellikle erkek ve dişi arasında iletişim kurmaktı. Aynı
şekilde apandisitin de başlangıçta ot yiyen atalarımızın
otlarını sindirmekte kullandıkları, ama zamanla otlamaktan
vazgeçtikleri için körelen bir organ olduğu sanılıyor.
Yabancıların
"akıl dişi" de dedikleri yirmi yaş dişleri geç
çıktıkları gibi, çoğu kez problem de yaratırlar ve diş
hekimlerince derhal çekilmeleri önerilir. Aslında çiğnemede pek
fonksiyonu da olmayan bu dişler bize henüz yiyeceği pişirerek
yemeyi keşfedemeyen atalarımızın mirasıdır. Onların çiğ
yiyecekleri yemek için daha kuvvetli bir çeneye ve dişlere
ihtiyaçları vardı.
Zaten
diğer bütün dişlerimiz de aynı anda çıkmaz. Önce süt dişleri
çıkar. Onlar döküldükten sonra ön dişler ve köpek dişleri
çıkar sonra da azı dişleri. Yirmi yaş dişleri bu sırayı biraz
geçirerek takip eder. Bütün bu olaylar olurken de çenemiz
gelişmeye devam eder, ancak 20 yaşını geçtikten sonra yirmi yaş
dişlerine çene kemiğimizde yer açılır.
İnsanlık
geliştikçe yirmi yaş dişine de çenemizde o kadar az yer kalıyor,
yani insanın evriminde çene gittikçe küçülüyor. Bu nedenle
bazı insanlarda bu dişler hiç çıkmadan gömülü olarak
kalabiliyor. Yerine tam oturmadığından çürüyebiliyor, iltihap
yapabiliyor. Bir fonksiyonu olmadığından da diş hekimleri çekip
almayı tercih ediyorlar.
Görevleri
sadece çiğnemek olmasına rağmen dişlerimizin içinde sinirler de
vardır. Bu sinirler dişlerimizle ilgili acı, ağrı ve ısıyı
beynimize iletirler. Yani dişimiz çürürse sinir bir problem
olduğu konusunda beynimizi ikaz eder ama nedense bu ikazı diş
çürdükten, iş işten geçtikten sonra yapar, diş hekimleri de o
dişi kurtarmak için önce sinirini alırlar.
Erkek
ve kadınların el yazıları farklı mıdır?
El
yazısına bakarak yazanın kadın mı, yoksa erkek mi olduğunu
tespit edemezsiniz. Bir el yazısının analizi sonucu, yazanın
kişiliği, karakteri, hissi durumu, açıklığı, akıl durumu,
enerjisi, motivasyonu, korkuları ve savunması, hayal gücü ve
uyumluluğu gibi bir çok konuda fikir sahibi olunabilir ama
cinsiyeti konusunda bir karar verilemez. Gerçi kadınların ve
erkeklerin el yazılarında ayrı ayrı bazı karakterleri benzer
şekilde kullandıkları bilinmektedir ama bu tüm bir yazı hakkında
tatmin edici bir fikir vermez.
El
yazısı analizi kişinin şuuraltında yatanlar hakkında az çok
ipucu verebilir ama bu da bir noktaya kadardır. El yazısından
sadece cinsiyet değil ırk, din ve hatta yazanın solak mı, yoksa
sağ elini mi kullandığı da tespit edilemez.
Bu
konu nörobiyoloji dalında çalışanların da ilgisini çekmiş ve
bilim adamları sinirkaslarının reaksiyonlarını sınıflandırmaya
çalışmışlardır. Bazı sinirkası reaksiyonlarının benzer
kişiliklere ve beyin ikazlarına sahip insanlarda olduğunu
görmüşler, buradan da yazı tarzı ile kişilik arasında bir
bağlantı olabileceğini saptamışlardır.
El
yazısı insandan insana değişir. Her çocuğa ilkokulda harflerin
yazılması belirli bir kalıpta öğretilmesine rağmen, çocuklar
çok kısa sürede kendi bireysel özelliklerini harflere ve yazı
şekillerine yansıtırlar. Zamanla insan olgunluğa erişince kendi
kişiliğine özel ve bakıldığında yazanın kim olduğunu ele
verecek yazı stili oluşur.
Aslında
çok azımız düşündüğümüz gibi yazarız. El yazımız
düşüncemizden ziyade kişiliğimizi yansıtır. El yazısını
analiz etme artık sosyal bir bilim dalı olarak kabul edilmektedir.
Eğitimli ve tecrübeli bir analizci yüzde 85-95 doğrulukla yazının
sahibi (cinsiyeti değil) hakkında bilgi verebilmektedir. Bu
analizcilere iş başvurularında, firmalara ve devlete adam almada
hatta mahkemenin yaptırdığı tatbikatlarda başvurulmaktadır.
Sahte
imzalar da benzer bir konudur. Sahtekar taklit ettiği imzaya kendi
yazı stilinden de bir şeyler katar. Çoğu kez bu sahte imzalar
kolaylıkla ayırt edilebilir. Sahte imzayı atan, imzayı çok
incelemiş, imzayı atış şeklini ve kalem hareketlerinin sırasını
çok iyi uygulamışsa bile imzanın sahte olduğu tespit edilebilir,
ancak sahte imzayı atan hakkında bilgi edinilemez.
Tırnaklarımız
nasıl uzuyor?
Hayvanlar
pençelerini toprağı kazmada, savunmada ve saldırıda
kullandıkları için bunların sivri oldukları, insanların
tırnaklarının ise geçirdikleri evrim sonucunda düzleştiği
ileri sürülüyor. Genel anlamda tırnaklarımız saçlarımızla
ortak bir özellik gösterir. İkisinin de görülen kısımları ölü
hücrelerden oluşmuştur ve komposizyonlardaki ana madde keratindir.
Tırnaklarımız parmaklarımızı mekanik dış tehlikelere karşı
korurlar. Özellikle el tırnaklarımız parmaklarımız için çok
önemlidir. Onlar olmasaydı derimizin yumuşak tabakası ile
eşyaları tutup kaldıramazdık.
El
ve ayak tırnaklarımız, derimizin altındaki, tırnak diplerine çok
yakın köklerinden çıkarlar. Burada tırnak çok inceleşir ve
yarım ay şeklinde beyaz bir renk alır. Bu bölüm baş parmaklarda
çok belirgindir, diğer parmaklarda çok olabilir de, olmayabilir de
ama serçe parmağımızda pek görülmez. Kökteki hücreler ölü
bir hücre olan keratin üretirler ve yeni hücreler üredikçe ölü
tırnağı dışarı doğru iterler. Bu nedenle de aynen saçlarımız
gibi tırnaklarımızı keserken de acı duymayız.
Tırnaklarımız
deriye her iki yandan elastik fiberlerle bağlıdırlar. Bu sayede
yanlardan bağlı oldukları halde uzadıkça rahatlıkla ilerler.
Derideki yatakları ile irtibatı biten tırnaklar beyazlaşır ve
kesilmeyi beklerler. Halbuki bu kısmın da küçük objeleri tutmak,
bir tarafımızı karıştırmak, sivilce sıkmak gibi çok ciddi
fonksiyonları vardır.
Elimizdeki
tırnakların ayaktakilerle tek farkı, daha hızlı, yani haftada
ortalama 0.5-0.6 milimetre hızla uzamalarıdır. Yani kesilmezlerse
yılda 2.5-3.0 santimetre uzunluğa ulaşabilirler. Ayak
tırnaklarının uzama hızı bunun dörtte biri kadardır.
En
hızlı uzayan tırnak orta parmaktakidir. Buradan parmak ne kadar
uzunsa, oradaki tırnak da o kadar hızlı uzar sonucunu
çıkartabiliriz. Bütün tırnaklar sıcak havada soğuğa nazaran
daha hızlı uzarlar. Tırnaklardaki uzama hızı yaş ilerledikçe
yavaşlar. Çok ileri yaşlarda neredeyse yarı yarıya düşer.
Bebeklerde de tırnak uzama hızı yetişkinlere göre daha yavaştır.
Dışarıdan
çok basit bir yapıymış gibi görünen tırnaklarımız aslında
çok karışık ve bugün bile tam olarak anlaşılamamış bir
yapıya sahiptirler. Tırnak, daha doğrusu onu oluşturan kısım
psikolojik değişmelere de duyarlıdır. Stresli zamanlarda, uzun
süren yüksek ateşte, zararlı içkiler alındığında çatlarlar,
lekeler oluşur, kalınlaşır ve incelirler, yani deforme olurlar.
Bu özellikler tırnaklarımızı sağlık durumumuzu ortaya koyan
önemli ipuçları haline getirir.
Saçlarımız
niçin beyazlaşıyor?
Aslında
bir saç teli, ortası boş olan ve içinde melanin denilen boya
pigmentleri bulunan bir tüpten başka bir şey değildir. Genç
yaşlarda bu boşlukta saça renk veren melanini bir arada tutan bir
sıvı vardır. Yaşlandıkça derimiz saçalarımızı ve
vücudumuzdaki diğer kılları eskisi gibi sağlıklı olarak
üretemez. Kılların ortasındaki sıvı kaybolur, boya hücreleri
de tutunamadığından sadece hava kalır. Saçlar boyasız hale
gelir, beyaz renge yani asıl rengine dönüşür.
Bütün
saçlarımızın beyaza dönüşme süreci on ila yirmi yıl
sürebilir. Aslında her bir saç telinin rengi ya siyahtır (sarı,
kırmızı, kumral vs.) ya da beyaz. Yani her bir saç teli yavaş
yavaş grileşip beyazlaşmaz. Ancak bu süreç içinde hepsi aynı
anda beyazlaşmadığından, beyazların sayısı arttıkça bütün
saç gittikçe açılan gri renkte görülür. İşin ilginç tarafı
boya hücreleri bazen üretime hız verirler. Gittikçe beyazlaşan
saçlar geçici bir süre tekrar biraz koyulaşmış gibi
görünebilirler.
İnsanlar
arasında bir şok veya aşırı gerilim geçiren birinin saçlarının
bir gecede bayazlaştığı, bir süre sonra da tekrar eski rengine
döndüğü söylenir. Hatta bazı tarihçiler Kraliçe Marie
Antoinette'nin giyotine gideceği günün gecesinde saçlarının
hepsinin bembeyaz olduğunu yazarlar.
Saçların
devamlı uzadığı, belirli bir süre sonra dökülüp alttan yeni
saç geldiği hatırlanacak olursa, mevcut saçın değil, ancak yeni
gelecek saçın beyaz olabileceği, dolayısıyla saçların bir
gecede beyazlaşmasının mümkün olmadığı görülüyor. Ancak
bilim insanları bu olayın birkaç haftalık bir süreçte
olabileceğini söylüyorlar.
Troid
bezi, şeker gibi hastalıklarda ve aşırı stres veya şok gibi
durumlarda kişinin renkli saçları bu süreçte tamamen dökülebilir
ve geriye sadece daha önceden beyazlaşmış saçlar kalabilir.
Diğer saçlarla birlikte beyazların yerine de daha gür ve siyah
saçlar çıkabilir.
Saçların
beyazlaşması insanlık tarihinde nedense hep sorun olmuştur.
Kimileri onu olgunluğun ve bilgeliğin simgesi olarak görürken,
tarih boyu savaş kahramanları, yaşlılığın ve güçsüzlüğün
belirtisi olarak görmüşler ve bir şekilde saçlarını
boyamışlardır.
Bu
arada bir şeyi daha belirtelim; saçlarımızın kıvırcık,
dalgalı veya düz olmasını da ebeveynlerimizden aldığımız
genler belirliyor. Kıvırcık bir saçı kestiğimizde kesitinin
dikdörtgene yakın olduğunu, dalgalı saçın elips, düz saçın
kesitinin ise daire olduğunu görebilirsiniz. İşte bu saç
kesitlerinden dolayı bazı saçlar dümdüz uzarken bazıları hemen
kıvrılmaya başlar. Kıvırcık saçlılar, saçlarınızı boşuna
ütülemeyin, saçın yapısını yani kesitinin şeklini
değiştirmeden kalıcı bir düz saça sahip olmanız mümkün
değil.
Niçin
hapşırıyoruz?
Hapşırma,
ani, irade dışı, sesli bir şekilde ağızdan ve burundan nefes
vermektir. Hapşırma burun kanallarındaki sinirlerin uyarılması
sonucu oluşan psikolojik bir reaksiyondur. Aslında burnumuz nefes
almamızda çok önemli bir görev yapar. Hava onun dar kanallarından
türbülans oluşturarak geçerken hem ısısı ayarlanır, hem de
içindeki toz burada filtre edilir.
Buradaki
sinirlerin uyarılmasının nedenleri değişiktir. En çok alerjik
etkilenmedir ama toz, duman, parfümler hatta aniden ışığa bakma
gibi başka bir çok nedenleri daha vardır. Hapşırmadan önce
sanki bir yerimiz ısırılmış gibi sinir uçlarının ikaz
göndermesi sonucu, burnumuzdan önce bir salgı gelir. Biz bunun pek
farkına varmayız.
Bu
salgının ardından beyine giden ikaz neticesinde baş ve
boynumuzdaki kaslar uyarılarak ani nefes boşanması olayı yaşanır.
Ses tellerinin olduğu bölüm önce kapanır ve buradaki havanın
basıncı iyice yükselir. Sonra aniden açılarak hava yüksek bir
sesle dışarı verilir. Tabii beraberinde burnumuzdaki toz gibi
yabancı maddeler ve soğuk algınlığı yaratan mikroplar da. Ancak
tıp bilimi hapşırma ile yayılan mikropların, elle yayılanlardan
çok daha az olduğunu saptamış bulunmaktadır.
Uyku
sırasında özellikle rüya safhasında sinir sisteminin bazı
elemanları kapalı olduğundan normal şartlarda hapşırma olmaz.
Uyarı çok kuvvetli ise olabilir ama anında uyanılır. Ancak bu
beyin tarafından tehlike olarak algılanmaz. Uyurken ayağını
gıdıkladığımız kişinin ayağını çekip, arkasını dönüp,
uyumaya devam etmesi gibi.
Hapşırma
refleksinin detayları tam bilinmese de kesin olarak bilinen bir şey
var. Hapşırırken gözlerinizi açık tutamazsınız. Bunu bilim
insaları vücudumuzda bir acı veya ağrı duyduğumuzda gözlerimizi
kapatmamıza bağlıyor. Kibarlık olsun diye hapşırığı tutmaya
çalışmak ise kesinlikle tavsiye edilmiyor.
Güneş
ışığı ile karşılaşınca hapşırmanın genetik olduğu ileri
sürülüyor. Dünya nüfusunun en az yüzde 18'i bu hassasiyete
sahip. Hapşırma sayısının da genlerle nakledildiğini ileri
süren bilim insanları var. Bazı ailelerde üç kere hapşırılırken,
bazılarında seklizinci de duruyormuş.
İnsanlara
hapşırdıktan sonra "çok yaşa " deme adetinin kökenin
Hıristiyanların "God bless you" yani "Tanrı seni
takdis etsin" veya "Tanrının hayır duası üzerinde
olsun" cümlesine dayanmaktadır. Altıncı yüzyılda
hapşıranlara vücutlarındaki şeytanı attıkları için tebrik
anlamında söylenen bu söz büyük veba salgını başlayınca Papa
tarafından söylenmesi zorunlu kılındı ve kanunlaştırıldı.
Niçin
insanların kanları birbirlerinden farklı?
Vücudumuzda
yaşantımız boyunca hiç durmadan çalışan bir kasımız vardır.
Yani tek bir kastan oluşan kalbimiz. Kalbimiz nefes ile alınan
oksijeni akciğerlerimizde alan kanı vücudumuzun her noktasına
pompalar. Bir dakikalık sürede ciğerlerin aldığı hava ile
kalbin pompaladığı kan aynı hacimde, yaklaşık altı litredir.
Gerilim halinde ciğerlerin alıp verdiği hava, kalbin kan
kapasitesini aşar. Peki nasıl oluyor da bu kan insandan insana
farklı oluyor ve hatta birbirleri ile hiç uyuşmuyor?
İnsanların
kan grupları doğmalarından önce genetik olarak saptanmıştır.
Kanımızda yabancı maddeleri, mikropları tespit edip bunlarla
savaşan hücrelerimiz, yani kırmızı kan hücreleri, bir diğer
deyişle alyuvarlar vardır. Bu alyuvarlar sadece 120 gün yaşarlar.
Bu nedenle vücudumuzda devamlı alyuvarlar üretilir. Ortalama bir
yaşam süreci boyunca, insan vücudunda yarım tondan fazla alyuvar
üretilir. Bu alyuvarların yüzeylerinde "antigen" denilen
proteinler ve lipidler vardır. İşte bu antigenlerin varlığı
veya yokluğu kan gruplarını tayin eder.
Aslında
bilinen üç yüz kan grubu vardır ama AB0 adı verilen en yaygın
gruplama sistemi, ebeveynlerden miras alınan A ve B adı verilen iki
antigenin varlığı veya yokluğu üzerine kurulmuştur. Bu sistemi
ilk olarak 1902 yılında Avusturya kökenli ABD'li bilimci Karl
Landsteiner ortaya çıkarmıştır.
Bu
gruplamada kanlar A, B, AB ve 0(sıfır) olmak üzere dörde
ayrılırlar. İnsanın dışındaki hayvanların da farklı kan
grupları vardır. Örneğin, domuzlarda 16, ineklerde 12, köpeklerde
7, kedilerde ise 2 farklı kan grubu tespit edilmiştir.
Bu
gruplamada bazıları birbileri ile uyumlu olabilir ve diğer gruptan
kan alabilir veya verebilir. Uyumsuz gruplarda ise karşı tarafın
savunmacı antigenleri gelenleri dost bilmeyip savaş açarak kanda
pıhtılaşmaya, böbrek rahatsızlıklarına hatta ölüme sebep
olabilirler. Şimdi kim kimden kan alabilir, kim kime kan verebilir
ona bakalım.
|
style="FONT-FAMILY:
Verdana, Geneva, Arial, Helvetica, sans-serif; FONT-SIZE:
smaller">
Kan
Grubu
|
Kanın
Alınabileceği Grup
|
Kanın
Verilebileceği Grup
|
|
A
|
A,
0
|
A,
AB
|
|
B
|
B,
0
|
B,
AB
|
|
AB
|
A,
B, AB, 0
|
AB
|
|
0
|
0
|
A,
B, AB, 0
|
Görüldüğü
gibi AB grubu herkesten kan alabilmekte, 0 grubu ise herkese kan
verebilmektedir. Savaş gibi kan ihtiyacının yoğun, test zamanının
az olduğu zamanlarda, kan bankasında mümkün olduğu kadar çok
sıfır grubu kan depolanır.
İnsanlar
nasıl yüzebiliyor?
Bir
cismin suyun üstünde kalabilmesi için sudan hafif olması gerekir.
Ancak 120 kiloluk bir insanın suda çok rahat sırt üstü
yattığını, çok zayıf bir kişinin ise suyun üstünde
kalabilmek için debelendiğini çok kez görmüşsünüzdür. Burada
önemli olan ağırlık değil yoğunluktur. Yani cismin hacim olarak
bir santimetreküpünün veya bir litresinin ağırlığıdır.
İki
konuyu birbirinden ayırt etmek lazımdır. Yüzme bilmek insanın
suda bir noktadan diğerine bir şekilde gidebilmesidir ki, bunu
insanın karadaki yürümesine vaya koşamasına benzetebiliriz.
Suyun üstünde kalmak ise karada ayakta durmak gibidir. Doğuştan
bu yetenek bize verilmiştir.
Suyun
yoğunluğu, yani bir litresinin ağırlığı bir kilogram
olduğundan sadece 1.00 olarak gösterilir. Kemiklerimizin yoğunluğu
1.80, adelelerimizin 1.05, vücudumuzdaki yağların 0.94,
ciğerlerimizdeki havanın ise 0.00'dır. Bu yoğunlukların
vücudumuzdaki miktarlarına göre ortalaması alınınca, ortalama
bir insanın vücudunun yoğunluğunun sudan biraz az olduğu
görülür. Yani istesek bile suyun dibinde kalamayız, su bizi
yukarı iter.
Bu
sadece insanlar için geçerli değildir. Memeli hayvanların,
koyunlar da dahil olmak üzere çoğunluğu suyun üstünde
kalabilir. İnsanlarda çok adeleli olanlarla, bir deri bir kemik
olanların yoğunlukları daha yüksektir ve suyun üstünde
kalmaları pek rahat değildir. Kadınların vücutlarında erkeklere
oranla daha çok yağ bulunduğundan, yoğunlukları nispeten azdır
ve su oranları daha rahat taşır.
Yüzme
sporu yapanlarda ise durum farklıdır. Özellikle erkeklerin uzun
boylu ve ince olmaları gerekir. Bu yapıda olanların vücutlarını
yoğunlukları ortalama insandan daha fazladır ama onlar için
önemli olan, suyu geri çekerek ileri hareketi sağlayacak olan kas
gücü ve suya en az direnci gösterecek vücut yapısıdır.
Tuzlu
su, tatlı sudan biraz daha yoğundur. Bu yüzden denizde yüzmek,
tatlı su dolu bir havuzda yüzmekten rahattır ve tuzlu suda daha
hızlı yüzülebilir. Bütün diğer kara sporlarının aksine,
yüzmede kadınların performansı erkeklere çok yakındır.
Şüphesiz bunun nendeni ise kadınların erkeklere göre
yoğunluklarının daha az olması ve böylece suyun onlara sağladığı
kolaylıktır.
Bazı
ülkelerde havuzda, suyun içinde doğum yaptırıldığını medyada
izlemişsinizdir. Doğan bebekler sağlıklı olarak suyun üzerine
gelebilmekte, daha sonraki gelişmelerinde, suyun altında çok rahat
hareket edebilmektedirler. Suyun içinde olmak onlar için değişik
değil, zaten alışık oldukları bir ortamdır.
Niçin
gülüyoruz?
Böyle
de soru mu olur, tabii ki fıkralara, komik laflara ve olaylara
gülüyoruz diyebilirsiniz. Ama araştırmalar olayın bu kadar basit
olmadığını gösteriyor. Tabii sizler de haklı olabilirsiniz.
Gülmek araştırmacılar tarafından yıllarca araştırıldığı
kadar karmaşık olmayıp, ilkel atalarımızdan kalan, çevremize
uyum ve sosyal hayatı paylaşmakla ilgili bir davranış biçimi de
olabilir.
Bebekler
doğar doğmaz içgüdüsel olarak ağlarlar ama ancak dört hafta
sonra gülmeye başlarlar. Anne ve babanın bundan mutluluk duyduğunu
hissettikçe bebeklerin gülmeleri fazlalaşır. Gülmek bir çeşit
dışa vurum gibidir. Gülerken kalp atışı hızlanır, derin nefes
alınır, beyin tarafından "endorfin" denilen kimyasallar
salgılanır. Endorfin ise vücudumuzda gerginliği, ağrıyı
azaltır.
Gülmek
de üzüntü veya öfke gibi bir boşalma yoludur, ancak bunun niçin
böyle olduğu tam olarak bilinmiyor. Şüphesiz hepimiz güldükten
sonra kendimizi daha iyi hissediyoruz. Gülerken bedendeki gerginlik,
kaslardaki denetimin yitirildiği noktaya kadar azaldığından,
sandalyeden düşebiliyoruz veya bir çok olayda kendimizi
tutamıyoruz.
Gülmek
sosyal ilişkilerde mutluluğu paylaşmak gibi görülebilir ama her
zaman mutluluk ifadesi değildir. Hepimiz patronumuzun yaptığı bir
şakaya (pek komik olmasa bile) gülme eğilimindeyizdir. Yani güç,
karşısında daima tebessüm eden yüzler görür.
Çok
yüksek sesle gülmek, gelebilecek tehlikelere karşı sinirsel bir
reaksiyon da olabilir. İki insan arasındaki bir mücadelede, bir
oyunda güçlü olan zayıfı ezerken de gülebilir. Yani gülmek,
gücün ve saldırganlığın bir göstergesi de olabilir. Gülerken
insanın yüz ifadesinden mutlu olduğunu herkes anlar ama o yüz
ifadesi ile arkasında yatan duygular arasındaki ilişkiyi
psikologlar bile hala tam olarak izah edemiyorlar.
Hala
bir müsabakayı kazanıp mutluluktan gülmesi gerekenlerin niçin
gözyaşları içinde ağladıklarının, ağlaması gereken bir
yerde bir insanın yine gözyaşları içinde kahkahalarla niçin
güldüğünün sebebi anlaşılmış değildir. Anacak bu arada
kahkaha ile gülmekle, gülümsemeyi ayırt etmek gerekir. Gülümsemek
kesinlikle insanın, karşısındaki için iyi şeyler hissetmese
bile kendisi için bir mutluluk ifadesidir.
Yapılan
bir araştırmaya göre insanlar 50'li yıllarda günde ortalama 18
dakika gülerken, bu süre günümüzde 6 dakikaya düşmüş
bulunmaktadır. Yetişkinlerin günde ortalama 60, çocukların ise
500 kez güldüğü ve bir gülüşün 6 saniye sürdüğü
araştırmacılar tarafından saptanmıştır.
Taşıt
tutması nasıl oluyor?
Ne
kadar hızla ve ne kadar uzak mesafeye gitmelerine bağlı olmadan,
insanlar hareket halindeki vasıtaların içinde mide bulandırıcı
bir rahatsızlık hissederler.
Dış
kulağımızın görevi işitmeyi sağlamaktır ama iç kulağımız
dengemizden sorumludur. Hareket halinde olduğumuzda, iç kulağımızın
içindeki sıvı çalkalanır ve sinir sistemimiz vasıtası ile
beynimize sinyal gider. Eğer arabanın içinde bir şey okuyorsanız
veya arabanın içinde bir şeye bakıyorsanız, gözlerden beyne
hareket halinde olmadığınız sinyali gider ama iç kulaklarınızdan
giden sinyal farklıdır. O, vücudunuzdaki sarsıntıdan dolayı
hareket halinde olduğunuzu bildirir. Bu iki sinyal arasındaki fark,
halk arasında "araba tutması" diye adlandırılan, mide
bulandırıcı etkiyi yaratır.
Aslında
dalgalı denizde seyreden bir gemideki insanı deniz tutması ne ise
hareket halindeki bir arabanın içindeki insanı taşıt tutması da
aynı şeydir. Denizdeki hareket tam anlamı ile üç boyutlu
olduğundan etkisi daha fazladır. Baş ağrısı, baş dönmesi,
nabızdaki artış ve mide bölgesindeki baskı hissi ile kusma
ihtiyacı en belirgin özelliklerdir. Bunlara ilaveten deniz
tutmasında, bulantıdan önce stres hormanları da salgılanmaya
başladıklarından rahatsızlık ve panik hissi iyice
kuvvetlenmektedir.
Arabada
iken gözlerinizle, bir uzağa, bir yakına bakarsanız, bu taşıt
tutma probleminize yardımcı olabilir. Bu nedenlerdir ki, arabayı
kullananlarda taşıt tutması olayı görülmez. Çünkü araba,
kullananın kontrolü altındadır. Sürücü arabanın ne zaman
duracağını veya hızlanacağını, ne yöne dönüleceğini
bilmektedir. Taşıt tutması gençlerde daha çok görülür, çünkü
yaşlandıkça ve çok seyahat ettikçe, iç kulağın hareketlere
karşı hassasiyeti azalır.
Bir
görüşe göre, taşıt tutmasındaki denge bozukluğu, bulanık
görme gibi belirtilerde beyine gönderilen sinyaller, zehirlenince
beyine yollanan sinyallerle aynı. Bu nedenle de beyin mideye kusma
ve içindeki zehri boşaltma emrini veriyor.
Taşıt
tutmasına karşı önerilerimiz şöyle: Kitap okumayın, zihniniz
başka şeylerle meşgul olsun. Olay aslında beyinde oluştuğundan,
onu başka bir şeyle meşgul edin. Zihinsel veya kelime oyunları
oynayın. Mide bozucu şeyler yemeyin, çok gerekirse bunun için
üretilmiş ilaçları, kulak arkasına yapıştırılan bantları
kullanın.
Çinli
doktorlar yüzyıllardır taşıt tutmasına karşı akapuntur
tedavisi uyguyorlar. Bu uygulamadan siyah ve beyaz insanların yüzde
50-60'ı etkilendiği halde Asyalıların hemen hepsi etkileniyor. Bu
farkın da sinir sistemindeki bir genetik temele dayandığı
sanılıyor.
Niçin
hıçkırırız?
Akciğerlerimiz
kaburgalarımızın içinde birer torba gibi dururlar. Nefes
aldığımızda bu torbalar içerlerine alabildikleri kadar hava
alarak şişerler. Göğsümüzü karnımızdan ayıran ve
akciğerlerimizin altına bitişik büyük bir kas olan diyafram,
büzüşerek ciğerlerimizin genişlemesini sağlar, nefes almamıza
yardımcı olur.
Süratli
yemek yenildiğinde, yutkunma neticesinde yemek ile birlikte bir
miktar da hava alınır. Hıçkırık, yiyeceğin yüzeyine yapışarak
sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sistemin gösterdiği
bir tepkidir. Diyafram süratle büzüşerek, çok ani ve hızlı
nefes almamızı sağlar. Bu arada boğazımızın üst tarafında,
ses tellerimizin bulunduğu kısımda bir kapanma olur ve buradan
geçen hava bir an bloke edilir. Bu da "hıck" şeklinde
bir sesin çıkmasına neden olur.
Midedeki
bir olayla diyaframın ilişkisi, bu iki organdaki sinirlerin
birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olmalarındandır. Bu
nedenle en çok yemekten sonra hıçkırırız. Sindirim işlemi
bittikten sonra hıçkırık olmaz. Hıçkırığı önlemek için
çok çeşitli öneriler vardır. Baş aşağı durmak, yavaş yavaş
su içmek, kolları yukarıda tutmak, nefesi tutmak, ileride bir
noktaya bakarak derin nefes almak, buzlu su içmek, nefesi tutarak üç
kere yutkunmak, nane yutmak, parmağı kulağa bastırarak su içmek
ve korkutmak gibi.
Bunlardan
korkutarak insanı şok etmek, dolayısıyla sinir sistemini
etkilemek, derin nefes almak ve de kandaki düşük karbondioksit
seviyesinin hıçkırığın oluşumunu hızlandırdığı
bilindiğinden nefesi tutmak en mantıklı önlemlerdir.
Aslında
ise bu önlemlerin hiçbirine gerek yoktur. Hıçkırıklar yaklaşık
beş saniyede bir olur ve genellikle bir dakikadan fazla sürmezler.
Siz önlemlerle uğraşırken, o zaten kendi kendine kesilir.
Hıçkırığı kesmek için kabul edilen genel görüş hiçbir
önlemin hıçkırığı kesmediğidir. Ancak aylarca süren istisnai
durumlarda, muhakkak tıbbi müdahale gerekir, hatta bu durumlarda
sinirler üzerinde operasyon yapılması bile gündeme gelebilir.
Çok
miktarda biber yemek gibi kimyasal yanmaların, enfeksiyonların ve
ülser gibi hastalıkların da hıçkırığı meydana
getirebilecekeleri ileri sürülüyor. Hıçkırık süresince bir
şey yememekte ve içmemekte fayda vardır, çünkü bu sırada
tekrar fazla hava alınabilir.
Hıçkırığı
önlemek için en iyisi yemeği yavaş yiyin, çok miktarda yemeyin,
yemek yerken karbonatlı içki içmeyin, yemeğe konsantre olun, çok
konuşmayın ve gülmeyin. Yemeğe saygınız ne kadar artarsa,
hıçkırık o kadar azalır.
Uyurken
beynimizde neler oluyor?
Eğer
bir insanın başına "elektroensephalograf" (ezberlemeniz
gerekmez!) adını taşıyan bir cihaz bağlarsanız, o insanın
yaydığı beyin dalgalarını kaydedebilirsiniz. Uyanık ve
hareketsiz durumdaki bir insanın beyni, saniyede on kez salınım
yapan "alfa" dalgaları yayar. Hareketli bir insanın beyni
ise, salınımı iki kez fazla olan "beta" dalgaları
yayar.
Uyku
sırasında ise beyin, salınımları çok daha az olan iki yür
dalgayı, "teta" ve "delta" dalgalarını yayar.
"Teta" dalagalarını salınımı saniyede 3.5 ila 7
arasında olup, "delta" dalgalarınınki saniyede 3.5'tan
azdır.
İnsanın
uykusu derinleştikçe, beyin dalgaları da yavaşlar. İnsanda en
derin ve uyandırılmasının en zor olduğu uyku zamanında, beyin
artık "delta" dalgaları yaymaya başlamıştır.
Şimdi
geldik işin en ilginç yönüne. İnsan gece uykudayken çeşitli
zamanlarda beklenmeyen şeyler oluşur. İngilizce'deki "Hızlı
Göz Hareketleri" kelimelerinin baş harflerinden alınarak
"REM" uykusu da denilen ve insanların çoğunluğunda bir
gecede 3-5 kez görülen bu safhada, beyin dalagaları uyanık bir
insanınki kadar hızlanır.
Bir
insanı veya bir köpeği REM uykuları sırasında seyrederseniz,
gözlerinin öne ve arkaya hızla titrediğini görürsünüz. REM
uykusu safhasında köpeklerin çoğunda, insanların ise bir
kısmında, kollarda, bacaklarda ve yüz kaslarında seğirmeler de
görülebilir.
Rüya
REM uykusu safhasında olur. Bu safhadaki bir insanı uyandırırsanız,
rüyasını çok canlı hatırlar ve anlatabilir. REM safhası
dışındaki uykularda insanlar genellikle rüya görmezler.
Geceleri
iyi bir uyku çekebilmek için, hem REM, hem de bunun dışındaki
safhaların birlikte yaşanması gereklidir. REM kısmı uyku
süresinin yüzde 25 kadarını kapsamalıdır. Normal uykudaki bir
REM veya rüya bölümü 5 ila 30 dakika sürer.
Uyku
ilaçları daha çabuk ve derin uyumanızı sağlayabilirler ama
uykunuzun ve özellikle de REM kısmının kalitesini değiştirirler.
Uykudan önce alınan alkol de beyinin dalga yayma sistemini ve
düzenini etkiler. Düzenli bir uyku için insan her zaman aynı
saatte yatmalı, hafta sonları da dahil aynı saatte uyanmalıdır.
Parmaklarımız
niçin çıtlar?
Bazı
insanlar her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları
gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuzun buradan
gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz
ama nedense bunu yapanlar hallerinden memnun görünürler.
En
çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok
bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde,
örneğin parmaklarınızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir
bağlantı kapsülü vardır. Bu kapsülün içinde kemiklerin
hareketleri sırasında buraları yağlayan bir sıvı vardır. Bu
sıvının içinde erimiş halde oksijen, nitrojen ve karbondioksit
gazları bulunur.
Vücudumuzda
en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır.
Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül
de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz
kabarcıkları patlamaya başlar. İşte kulağımıza gelenler bu
seslerdir. Patlayan kabarcıklar neticesinde gazlar bu sıvıyı terk
eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket kabiliyetini
arttırır.
Şüphesiz
ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır.
Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de
çekerseniz, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını
görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde
15-20 arttırır.
Aynı
parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz
gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar
oluşması biraz zaman alır.
Tüm
bu açıklamalar, deneylerle ispatlanmasına rağmen, yine de bu
kadar küçük gaz miktatının bu kadar büyük bir ses
çıkartabilmesinin nedeni hala anlaşılmış değildir. Bu sorunun
tatmin edici bir cevabı da henüz yoktur. Ayrıca detaylı
çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı
ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması
olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına
vardığında çıktığı sanılıyor.
Evet
geldik en çok merak edilen soruya! Parmaklarımızı çıtlatmak
vücudumuz için zaralı mıdır? Bu konuda elde çok az bilimsel
çalışma sonucu vardır. Bir görüşe göre parmak çıtlatmanın
eklem yerlerimizdeki sıvıya bir tesiri yoktur. Diğer bir görüşe
göre ise sürekli olarak bunu yapanlarda ve bunu alışkanlık
haline getirenlerde, eklemler etrafındaki yumuşak doku zarar
görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısı ile elin kavrama gücü
azalmaktadır.
İnsanların
niçin bazıları solaktır?
İnsanların
çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz
bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya
dünyada hiç solak olmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha
uygun olabailirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun
farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik
olmadığı, katılımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin.
Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama
kanıtlanmış değil.
İnsanın
dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre
öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı
olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta
olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp
durmaktadır.
Bilindiği
gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder.
Önceleri beynimizin sol yarısının konuşma yeteneğimize kumanda
ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli
kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları
beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok
önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her, iki yarısının da
birbirinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde
görevler üstlendiği görüldü.
Solakların
oranı hakkında çeşiti görüşler var. Genel görüş bunun 1/9
oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği
gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta
tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özleştirilmişlerdir.
Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ
elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.
Sağ
ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi
organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada
her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların
vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta
tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre
tasarlanmıştır.
İngilizce'de
sol anlamındaki "left" kelimesi, zayıf ve kullanışsız
anlamında eski İngilizce'de kullanılan "lyft"
kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki "right" ise
haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe'de de
öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır,
hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur,
solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında
sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.
Suyun
altında niçin bulanık görürüz?
Denize
dalıp gözlerimizi açtığımızda etrafı bulanık görürüz ama
deniz gözlüğünü takınca her şey netleşir. Analşılıyor ki,
gözümüzün önünde deniz gözlüğünün içindeki hava
olmadıkça, suyun içinde görme işlevinde bir aksama olmaktadır.
Gözümüzün
dışbükey şeklindeki dış yüzeyi sadece bir mercek görevi
görür. Bu mercek olmadan gözümüz ışığı alıp, arka
taraftaki retina tabakasına odaklayamaz. Yani gözümüzün dışı
bir görme elemanından ziyade, görüntünün ince ayarını yapan
basit bir mercektir.
Işık,
havadan suya veya prizmanın içinden geçerken olduğu gibi, farklı
yoğunluktaki cisimlerden geçerken kırılır. Bunu biliyoruz.
Gözümüzün yoğunluğu ve dışbükeyliği öyle ayarlanmıştır
ki, gelen ışık kırılma sonucunda gözümüzün arkasındaki
retinada odaklaşır.
Işığın
sudaki hızı, gözümüzü geçerkenki hızı ile yaklaşık
aynıdır. Ancak suyun yoğunluğu farklı olduğundan buradan gelen
ışık, havadan gelecek ışığa göre yoğunluğu ayarlanmış
gözümüzde tam kırılmaz, görüntü retinada tam odaklaşamaz ve
suyun altında cisimleri flu görürüz.
Eğer
su ile gözümüz arasına bir cam koyar ve arkasında havanın
bulunduğu bir boşluk bırakırsak, sudan havaya geçen ışık
oradan gözümüze gelerek normal olaraka kırılır ve görüntü de
retina da net olarak odaklaşır.
İnsanlar
niçin dondurularak saklanamıyor?
Tedavisi
günümüzde mümkün olmayan hastaları ölmeden önce dondurup,
teknolojinin gelişip, tedavi imkanlarının üzerinde çok
çalıştıkları bir konudur ve bilim insanlarını bu araştırmalara
iten sebep kurbağalardır.
Doğada
bazı cins kurbağalar kış uykusu süresince donarlar; kalp
atışları, nefes alışları ve kan dolaşımları tamamen durur.
Hatta aort damarları kesildiğinde bile kanama olmaz. Buzlar
çözüldükten sonra, önce kalp atmaya başlar ve kurbağa hayata
geri döner.
Yapılan
araştırmalarda kurbağaların aniden donmadıkları, 24 saat
süresince kan ve hücrelerinin arasındaki su dondukça geriye donma
noktası düşük bir tip antifriz çözelti bıraktıkları ve
glikoz üretimlerini çok yükselttikleri tespit edilmiştir. Oysa
insanda bu oranda şeker yükselmesine mani olacak birçok mekanizma
vardır ve iyi çalışmalarının sonucu ise şeker hastalığıdır.
Bir
memelinin hücresinin dondurularak saklanabilmesi için, hücrenin
içinde oluşan buzun en az seviyede olması gerekir. Hücre içindeki
suyun tamamen donması ölüme yol açar. Bunun için de dondurma
işlemine hücre dışı sıvılardan başlanılmalı, sadece hücre
aralarındaki ve kandaki su donmalı, hücredeki zar ve proteinlerin
yapıları bozulmamalıdır. Donmuş kan, besin ve oksijen
taşıyamayacağından, metabolizmada ne gibi aksaklıklar
görülebileceği hala bilinmemektedir. Ayrı bir sorun da suyun
donduğu vakit genişlemesidir. Bu yüzden kan damarları
parçalanabilir, doku yapısı bozulabilir, hücre zarı
yırtılabilir.
Aslında
artık günümüzde insanın yumurta hücreleri, sperm ve beyaz kan
hücreleri, deri ve korneası dondurularak saklanabilmektedir. Ancak
bunların hücre sayıları çok azdır. Nakil için böbrekler ve
karaciğer buz içinde saklanır ama bunun da süresi en fazla 2-3
gündür. Üstelik bu organlar soğuk ortamda saklanmakta ama
dondurulmamaktadır.
Halen
bir organ bile dondurulup saklanmadığına göre, bütün bir vücudu
dondurarak saklama konusunda bilim insanları pek iyimser değiller
ama çalışmalar devam ediyor. Daha doğrusu insanı dondurup
saklamak şüphesiz mümkün de, tekrar ısıtılıp canlandırmanın
yolu henüz bilinmiyor.
Kanımız
kırmızı iken damarlarımız niçin mavi?
Yaşamımızın
sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı
vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız
oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden
alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu noktalarda
oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek
tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve
çevrim böyle devam eder.
Kanımızın
içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe
ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı
kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir
içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen
parlak kan rengini oluşturur.
Kanımız
hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken
yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz
mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri
renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde
oksijen olup olmaması tayin eder.
Damarlarımızın
mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının
derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir.
Derimizde mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki
ışıklar daha çok yansıtılıp gözümüze geldiği için
damarlarımız mavi renkte görülür.
Vücudumuzda
gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu
renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp
tarafından pompalanan kanın vücudun her yerine süratle
ulaşabilmesi için basınç yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın
basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.
Herhangi
bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan
kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye
karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve
derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza
veya ameliyat olmadıkça atardamarlarınızı pek göremezsiniz.
Bu
nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı
az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve
deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabi ki bu durum
toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor renkte
akacağı anlamına gelmez. Kesilme yerinden akan kan derhal hava ile
temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan
rengine dönüşür.
Aynı
anne ve babanın çocukları niçin farklı oluyor?
Çocukların
oluşumunu anne ve babadan aldıkları kromozomlar belirliyorsa, her
insanda bir set kromozom varsa ve de bu kromozomlar zamanla
değişmiyorsa, aynı anne ve babadan olan çocukların da birbirinin
aynı olması gerekmez mi? Üreme konusunda tabiat müthiş
şaşırtıcıdır. Tabiatta çocukların oluşumu ile ilgili özel
bir sistem dizayn edilmiştir.
Son
yılların gözde konusu DNA ile ilgili olarak gazetelerde ve
dergilerde çizilen resimlerden belki dikkatinizi çekmiştir. Kadın
veya erkek olsun her insanın bir set kromozomu vardır ve her
kromozom birleştikleri zaman "X" harfini oluşturan iki
parçadan ibarettir. Bu ikili DNA'nın birbirine sıkıca sarılmış
iki koludur.
Bir
insanın kromozomunun, bu iki yakasından biri anneden, diğeri de
babasından gelir. Ortadan "X" şeklinde bağlı bu yeni
kromozomun her iki yarısı da komple bir gen setini taşır.
Sperm,
yumurta ile birleşerek yeni bir insanın oluşumunu sağlar. Sperm
yeni bebeğin kromozomunun bir yarısını taşır, yumurta diğerini.
Esas soru şudur: Sperm ve yumurtadaki DNA nereden gelmektedir?
Babadaki her hücre, birbirinin tamamen aynı "X"
şeklindeki kromozomları taşır. Anne için de bu aynıdır. Baba
ile annenin kromozomları da kendi anne ve babalarının
kromozomlarından gelmiştir. Ama hangi yarısı gelmiştir? İşte
doğanın müthiş düzeninin ipucu da buradadır.
Babada
sperm hücreleri oluşurken, kendi anne ve babasının
kromozomlarının birer yarısını rasgele, yani bir kurala bağlı
olmadan alır. Annenin yumurtalarında da aynı şey olunca, doğan
her çocuk dört kişinin, yani anneanne, babaanne ve her iki
dedesinin (dolayısıyla onların da ebeveynlerinin) genlerinin
rasgele karıştırılmış şekilden oluşur ve her çocuk farklı
fiziksel ve psikolojik özellikler gösterir.
Koyu
renk gözlü çiftlerin çocukları nasıl açık renk gözlü
olabiliyor?
Genlerin
ana mekanizması çok basittir. Her anne ve baba iki tam gene
sahiptir. Ve bunlardan birini çocuğuna geçirir. Eğer anne ve
babadan alınan genler aynı ise, yani çocuk her iki taraftan da
mavi göz genini aldı ise problem yoktur.Çocuğun gözlerinin rengi
mavi olacaktır. Ancak bir taraftan mavi göz, diğerinden kahverengi
göz genini aldı ise gözlerinin biri mavi diğeri kahverengi
olmayacağına göre bu genlerden biri üstün gelecektir.
İşte
rakibine karşı daima üstün gelen bu genlere hakim (dominant) gen
adı verilir. İnsanlarda koyu renk göz geni hakim gendir. Yukarıda
bahsi geçen çocuğun gözleri kahverengi olacaktır. Mavi göz
rengi gibi mücadeleyi kaybeden gene de saklı (recessive) gen
denilmektedir.
Anne
ve babadaki her iki gen de hakim gen ise sonuç aynı olacaktır.
Saklı gen bu mücadelede ancak her iki tarafın geni de saklı gen
ise galip çıkabilir. Uzun boy ve kısa boy genlerinde hakim olan
uzun boydur. Örneğin babada iki uzun boy geni (U/U), annede ise iki
kısa boy geni (k/k) varsa, her çocukta mutlaka bir uzun ve bir kısa
boy geni (U/k) olacak ve uzun boy hakim gen olduğundan her çocuk
uzun boylu olacaktır.
Bu
çocuklar (U/k) gen yapılı biri ile evlenirlerse, çocukların her
birinde muhtemelen (U/U, U/k, k/U, k/k) gen yapısı oluşacak yani
üç çocuk uzun boylu olurken bir tanesi kısa boylu kalacaktır.
İnsanlarda kahverengi göz rengi, görme yeteneği ve saçlılık
hakim genler iken mavi göz, renk körlüğü ve kellik saklı
genlerdir.
Saklı
gen çocuğun DNA sarmalında kalıp, onun çocuklarına da
geçebilir. Babası mavi, annesi kahverengi gözlü çocuk kahverengi
olur ama mavi renk göz geni saklı olarak durur. Kendisi ile aynı
genetik yapıda biri ile evlenirse yukarıdaki uzun boy-kısa boy
örneğinde olduğu gibi anne ve baba kahverengi gözlü olamlarına
rağmen çocuklardan biri mavi gözlü olabilir.
Bu
durum Mendel kurallarına uygun olup mavi gözlü çocukları olan
kahverengi gözlü anne ve babaların paniğe kapılmalarına ve
ortada başka bir neden aramalarına gerek yoktur.
Jet-lag
olayı nedir?
Bütün
hayvanların vücutlarının, uyuma, vücut ısısı, üreme zamanı
gibi periyodik fonksiyonlarını kontrol eden biyolojik bir iç
saatleri vardır. Bu saatlerin çoğu, kendi fonksiyonları için
kendi zaman dilimlerinde çalışır, ancak ışık ve sıcaklık
gibi dış etkenlerden de etkilenir.
Eğer
İstanbul'dan Newyork'a uçarsanız, sizin vücut saatiniz hala
İstanbul'a ayarlıdır. Örneğin İsatnbul'dan saat 12:00'de
havalanır, sekiz saatlik bir uçuştan sonra Newyork'a varırsanız,
vücut saatiniz 20:00'dedir ama Newyork saat 13:00'ü yaşamakadır.
Vücudunuzun saati ortama göre yedi saat ileridedir. Karnınız
acıkacak, biraz sonra uykunuz gelecektir ama, akşam olmasına bile
daha yedi-sekiz saat vardır.
İşte
bu olaya jet-lag denilir. "Lag"in İngilizce'de anlamı
geri kalma, gecikmedir. Bu durumda uçuştan sonra insanda yorgunluk
duyulmakta, özellikle okuma, araba kullanma ve iş görüşmeleri
gibi konularda motivasyon ve konsantrasyon eksikliği görülmektedir.
Dünya
dönüşü 24 saatte tamamlandığından, dünya yüzeyi kuzeyden
güneye her biri 1 saatlik 24 zaman bölgesine bölünmüştür.
Örneğin İstanbul ile Newyork arasında yedi zaman bölgesi vardır
ve aynı anda İstanbul'da saat 14:00 iken, Newyork'ta sabah
07:00'dir.
NASA'ya
göre insan vücudunun biyolojik saatinin her bir zaman bölgesine,
yani bir saatlik bir zaman değişimine alışması bir gün
almaktadır. Bu durumda İstanbul'dan Newyork'a gidince vücut
kendini ancak yedi gün sonra adapte edebilmektedir. Jet-lag olayı
uçma mesafesine değil, kaç zaman bölgesinden geçtiğinize
bağlıdır. Aynı mesafe, aynı zaman bölgesinde kuzey-güney
mesafesinde gidilince jet-lag olayı görülmemektedir.
Jet-lag
olayının doğuya doğru mu, yoksa batıya doğru mu seyahatte daha
çok görüldüğü tartışma konusudur. Şüphesiz bu insanların
çoğunluğunun yapısına ve yaşam düzeyine bağlıdır. Yapılan
anketler sonucunda, çoğunluğun doğuya doğru yapılan uçuşlarda
daha çok rahatsız olduğu, insanın vücut saatini hızlandırmada,
yavaşlatmaya göre daha fazla zorlandığı görülmektedir.
Küçük
çocukların pek etkilenmediği jet-lag olayından en çok
etkilenenler ise günlük yaşantısı düzenli ve rutin işler
yaparak yaşayanlardır. Uçaktaki havanın kuru olması, seyehat
süresince hareketin kısıtlı olması, içki içilmesi, yeterli
sıvı içecek alınamaması, farklı iklimde farklı yemekler,
insanlarda jet-lag'a karşı direnç kırıcı diğer etkenlerdir.
Banyodan
sonra ellerimiz niçin buruşur?
Bütün
vücudumuz, bir kısmı gözle görülebilen, büyük bir kısmı da
ancak dikkatli bakınca farkedilen kıl ve tüylerle kaplıdır. Bu
tüy ve kılların dibinde "sebum" adı verilen yağ
bezleri vardır. Bunların çıkardığı yağ, su geçirmez keratin
bir tabaka oluşturur ve suyun derimizden içeri girmesini önleyerek
derimizi yumuşak tutar.
Belki
de en çok kullanılan yerler olmaları nedeniyle vücudumuzda sadece
parmak uçlarımız ve tabanlarımızda kıl veya tüy yoktur.
Dolayısıyla koruyucu keratin tabaka da yoktur. Ayrıca
parmaklarımızın uçları ve ayaklarımızın tabanları kalın bir
deri tabakası ile kaplanmıştır.
Parmaklarımızın
uçları ve tabanlarımız suyun altında belli bir süre kalıp
iyice ıslanırsa, osmos denilen daha sulu bir maddenin daha koyu bir
maddenin içine girişi sonucunda derimizin altına su girer ve bu su
burada kendine yer bulmak ister. Ancak buradaki kalın derimizin
genleşerek bu suya ayırabileceği fazla yeri olmadığı için,
aynen yazın çok sıcak havalarda yollardaki asfaltlarda olduğu
gibi eğilir, bükülür yani büzüşür.
Alkolün
ne kadarı trafikte zararlıdır?
Trafik
denetlemelerinde yapılan alkol testinden ağza atılacak bir şekerle
veya sakızla kurtulmak mümkün değildir. Alkol aldığımızda
veya sarımsak, soğan benzeri keskin kokulu yiyecekleri yediğimizde
nefesimiz kokar. İstediğimiz kadar ağzımızı yıkayalım,
dişlerimizi fırçalayalım, şeker yiyelim veya sakız çiğneyelim
fark etmez, bu kokuyu tam olarak gideremeyiz.
Bu
kokuların nedenleri ağza veya boğaza bulaşan alkol, ağızda
dişlerin arasında kalan yiyecekler değildir. Onlar ağzın
yıkanması ile gideribilir. Bu kokular mideden de gelmez, çünkü
yiyecek gitmediği zamanlarda yemek borusunun ucu hep kapalıdır.
Tüm bu alkol ve kokulu yiyeceklerin molekülleri midedeki hazım
sırasında mide duvarından geçerek kana karışır. Böylece
akciğerlere ulaşarak nefesle beraber çevreye yayılırlar.
Trafik
denetlemelerinde yapılan alkol testlerinde, nefesteki dolayısıyla
kandaki alkol miktarı ölçülür. Cihaza üflemeyle dışarı
verilen havanın 2.000 santimetreküpü kanda bulunan alkol miktarını
gösterir. Bu oran, alınan alkol miktarının kişinin ağırlığına
bölünmesi ve erkeklerde 0.7, kadınlarda ise 0.6 katsayısının
çarpılamsı ile hesaplanabilir.
Bu
katsayılar arasındaki farkın nedeni, aynı vücut ölçüleri ve
yağ oaranlarına sahip bir kadın ve erkek üzerinde yapılan
deneylerde, her ne kadar alkolün yüzde 20'si midede, yüzde 80'i
ince bağırsaklarda kana karışsa da, kadınlarda alkolün midede
daha az parçalanarak kana karışım oranının yüzde 30 daha fazla
olması, kadınların daha çabuk sarhoş olmaları ve sarhoşluğun
daha uzun sürmesinin gözlemlenmesidir.
Bir
kadeh sek rakı veya iki bardak şarap kanda 40 gram alkol bulunması
anlamına gelir. Böyle bir doz 75 kilo ağırlığındaki erkekte
40(75*0,7)=0,76 gr/litre sonucunu verir ki, trafikteki yasal limiti
aşar.
Bu
miktarda alkolü 60 kilo ağırlığındaki bir kadın aldığında
suçlu olur, çünkü hesaba göre kanında 40(60*0,6)=1,1 gr/litre
alkol çıkar.
İnsanlarda
bir litre kandaki alkol oranı 0,5 gramı geçtikten sonra refleksler
yavaşlar, sürücü bilincine hakim olamaz. Bu da ciddi kazalara yol
açar.
Vücudumuz
ısısını nasıl ayarlıyor?
Vücudumuzun
ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek
biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde
çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl
ayarlıyor?
Sıcak
yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve
ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı
da "hipotalamus". Ayrıca derimizin altında yumak
görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her
santimetrekaresinde 400 ince kanal var.
Çevre
ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu
ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle
görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan
bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır. Aynen esen
bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne
dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.
Gözle
görülen ve görülmeyen omak üzere iki çeşit terleme vardır.
Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle
görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk
altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları
sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde
soğuması sağlanmış olur.
Aynı
çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terler,
bazıları da bir rahatsızlık belirtisi, göstermez, hallerinden
memnun otururlar. Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri
de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir
açıklaması var mıdır acaba?
Tıbbi
değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut
ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı
aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir insan, 38
dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık
yükselmelerine daha hassastır.
Terleme
ve dolaşm sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere
ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini
daha rahat hissederler.
Niçin
uyuyoruz?
İşte
hayatımızla ilgili son derece önemli bir soruya bir süpriz cevap
daha! "Hiç kimse bilmiyor." Cevabın kolay olduğunu,
uykuda enerjimizi sarj ettiğimizi söyleyebilirsiniz, ama bilimsel
araştırmalar bunu göstermiyor. Yapılan araştırmalarda,
İngiltere'de 70 yaşında bir kadının, her gece bir saat uyuyarak,
hatta bir keresinde 56 saat uyanık kaldıktan sonra sadece 1,5 saat
uyuyarak ertesi gün tam performans ile hayatını sürdürebildiği
gözlemlenmiştir.
Aslında
normalde, hepimizin bildiği gibi, bir gece dahi uyuyamasak, ertesi
gün adrenalin nedeni ile bütün aktivitelerimiz yavaşlamaktadır.
İki gece üst üste uyumayan insanda ise durum daha kötüdür.
Dikkat ve konsantrasyon düşer, hatalar artar.
Üç
günden sonra insan hayal görmeye başlayabilir, düşünce
berraklığı kaybolur. Daha sonra ise artık insan gerçekle
ilişkisini keser. Fareler üzerinde yapılan deneylerde bir canlıyı
uyanık tutmaya çalışmakla ölümüne neden olunabileceği
ispatlanmıştır.
Ayrıca
arka arkaya geceleri yetersiz uyuyanlarda da benzeri problemler
gözlemlenmiştir. Uyku süresince oluştuğu gözlemlenen diğer iki
olaydan biri çocukların büyüme hormanlarının gelişmesi, diğeri
ise bağışıklık sistemimiz için gerekli olan kimyasalların
salgılanmasıdır.
Fakat
soru hala yerinde duruyor! "Niçin uyuyoruz?" Kimse
bilmiyor. İşte size çeşitli teoriler.
Uyku,
insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen
hücrelerini yenileme şansı verir.
Uyku,
insan beynine hafızasındaki bilgileri düzenleme, gereksizleri
unutma ve arşlivleme şansı verir. Rüyalar da bu işlemin bir
parçasıdır.
Uyku,
enerji tüketimimizin miktarını azaltır. Bu nedenle günde
dört-beş kez yerine üç öğün yemekle yetinebiliriz. Gece
karanlığında zaten hiçbir şey yapamayacağımızdan, anahtarı
kapatarak enerji tassarrufu yaparız.
Uyku,
bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olabilir. Diğer
organlardaki enerji harcamasını kısarak, beyin hücre aktiviteleri
için gerekli olan enerjiyi artırabilir.
Uyku
hakkında tüm bildiğimiz, geceleri iyi bir uyursak, sabahları
kendimizi iyi hissettiğmiz, hem vücudumuzun, hem de beynimizin yeni
bir gün için kendisini tazelediği olgusudur.
Uyku
nedir?
Uyku
insan hayatında sırrı tam olarak çözülememiş enteresan bir
olaydır. Uykunun nasıl olduğunu bir bakıma hepimiz biliriz.
Uyuyan bir insanda aşağıdaki durumlar gözlemlenir;
·
Yatarak uyur.
·
Gözleri kapalıdır.
·
Çok yüksek bir ses olmadıkça, hiçbir şeyi işitmez.
·
Daha yavaş ve ritmik olarak nefes alır.
·
Adeleler tamamen gevşemiştir.(Eğer bir koltukta otururken
uyumuşsanız, derin uykuda koltuktan düşebilirsiniz.)
·
Bir veya iki saatte bir kendi vücudunu elleri ile kontrol eder.
Bunlara
ilave olarak kalp atışı yavaşlar ve beyinde rüya denilen çok
ilginç olaylar oluşur. Diğer bir deyişle uyuyan insan çevresinde
oluşan şeylerin çoğuna ilgisizdir. Uyuyan bir insan ile komada
olan bir hasta arasındaki en önemli fark, uykuda olanın yeterli
bir dış müdahale ile uyandırılabilmesidir.
Vahşi
doğada yaşayan hayvanlar için bu düzgün ve etrafa ilgisiz,
yaklaşık sekiz saatlik uyuma periyodu pek mümkün görünmemekte,
bu durumun insanın evrimi süresince oluştuğu sanılmaktadır.
Sürüngenler,
kuşlar ve memeliler hepsi uyurlar. Onlar da uykularında kısa
süreler için de olsa çevreleri ile ilişkilerini keserler. Bazı
balıkların ve kurbağa gibi hem suda, hem de karada yaşayanların
da belirli sürelerde aktivitelerini yavaşlattıkları, fakat hiçbir
zaman çevre ile ilgilerini kesmedikleri biliniyor. Böceklerin ise
uyuyup uyumadıkları bilinmiyor, ancak onların da bazıları gece,
bazıları gündüz hareketsiz kalıyor.
Beyin
dalgaları üzerinde yapılan çalışmalar sonucu, sürüngenlerin
rüya görmedikleri, kuşların çok az, memelilerin ise hepsinin
uykularında rüya gördükleri saptanmıştır. İlginç olan
noktalardan biri şu ki, inekler ayakta uyurken değil de, yatarken
rüya görebilmektedirler.
Hayvanların
uyku süreçleri de farklıdır. Örneğin insan bir kere ve uzun
süre uyurken, köpekler kısa aralıklarla bütün gün uyurlar.
Hayvanların bazıları uyku için geceyi tercih ederken, bazıları
gündüzü tercih eder.
İnsanların
uyku ihtiyacı yaşlandıkça azalır. Yeni doğmuş bir bebeğin
uyku ihtiyacı günde 20 saat iken, dört yaşında 12 saate, on
sekiz yaşında 10 saate düşer. Yetişkinler uyku için yedi-dokuz
saate ihtiyaç duyarlar ama, genelde 6 saat yeterlidir.
Saçlarımız
niçin uzuyor?
Çünkü
aksi taktirde berberler işsiz kalırdı! Ha, ha! Şaka bir yana
vücudumuzdaki kılların çok önemli görevleri vardır. Saçlarımız
başımızı yazın güneşten, kışın soğuktan korurlar.
Kaşlarımız terimizin, kirpiklerimiz küçük parçaların gözümüze
girmelerine engel olurlar. Burun ve kulaklarımızdaki kıllar
tozların girmesini önler. Vücudumuzdaki diğer kıllar ise
derimizi serin tutar, ısı kaybını önler.
Bizler
sadece saçımızın, sakalımızın, koltuklatlarında ve genital
bölgelerimizdeki kılların uzadığını, kollarımız,
bacaklarımız ve diğer yerlerdeki kıllarımızın uzamadığını
düşünürüz. Gerçekte saçımız da uzamasını bir süre sonra
durdurur ama bunun için bayağı uzun bir süre geçer.
Vücudumuzdaki
kılların her biri topraktaki çim gibi, derimizin altındaki kendi
torbasında yetişir ve büyür. Bu torbalardaki yeni saç hücreleri
kılların köklerini oluşturur. Yeni hücreler oluştukça,
eskilerini torbalardan dışarı iterler ve bu hücreler dışarı
itildikçe canlı olma özelliklerini kaybederler, yani ölürler ve
de kıllarımızın ve saçlarımızın bizim görebildiğimiz
kısmını oluştururlar.
Vücudumuzun
hangi kısmında olduklarına bağlı olarak, kıl torbasında
belirli bir sürede yeni kıl hücreleri üretilir. Bu süreye
"büyüme süreci" denir. Sonra büyüme bir süre için
durur. Buna "durma süreci" denir. Bu sürecin de sonunda
kılların yine büyüdüğü "büyüme süreci" gelir ve
böyle devam eder, gider.
Durma
sürecinde kıl kopar ve alttan gelen bir yenisi yerini alır. Yani
bir kılın veya saç telinin ulaşabileceği en uzun boyutu bu
büyüme sürecinin uzunluğu belirler. Kollarımızdaki kılları
oluşturan hücrelerin büyüme süreci birkaç ay olarak
programlanmıştır. Bu nedenle kıllar kısa bir süre içinde uzar,
bir santimetre civarında bir uzunluğa geldiklerinde artık
uzamazlar, belirli bir sürenin sonunda da alttan yenileri gelir.
Diğer
taraftan saçlarımızın büyüme süreci iki seneden altı seneye
kadar değişir. Eğer kesmezseniz bir metre hatta daha da fazla bir
uzunluğa ulaşabilir. Saçalarımız üç aylık bir uzamanın
ardından bir durma evresi geçirir ve bu sırada alttan gelen yeni
saçlar eskilerini atar, yani dökülmelerine sebep olur. Bunu banyo
yaptıktan sonra lavaboya dökülen saçlarınızdan
anlayabilirsiniz. Bu yola bir insan her gün 70-100 arasında saç
teli döker.
Saç
ve kıllarımızın her birinin büyüme ve durma süreçlerine
başlama zamanları farklı olduğu için, hepsi birden aynı anda
dökülmediklerinden devamlı olarak başımızda saç, vücudumuzda
kıl olur. Hayvanlarda bu süreçler aynı zamanda başalyıp
bittiğinden onlar yılın belirli zamanlarında tüylerini dökerler.
Renklerden
nasıl etkileniriz?
Renklerin
insan davranışını ve psikolojisini önemli ölçüde etkilediği
bugün kesinleşmiştir. Kanada'da bir okulda yapılşan deneyde,
odaların renk ve ışık düzenlerinin değiştirilmesi ile bazı
öğrencilerin zeka düzeylerinin ve disiplin sorunlarının olumlu
biçimde etkilendiği tespit edilmiştir. Ancak insan gözünün ışık
ve rengi algılayan ağ tabakasını görme sinirleri vasıtasıyla
bunu beyne ilettikten sonra beyinde nasıl fizyolojik etkiler
yarattığını renkbilimciler henüz açıklayamıyor.
Aslında
gözümüze gelen görüntü iki çeşit görme hücresi aracılığı
ile tanınır. Silindir ve çomak şeklinde olanlar ışığı, koni
şeklinde olanlar ise rengi algılarlar. Gözümüzde yedi milyon
konik ve 100 milyon kadar silindirik hücre vardır.
Renge
duyarlı konik hücreler ağ tabakasının ortasında, ışığa
duyarlı silindirik hücreler ise kenarında daha yoğundur. Bu
nedenle gece gökyüzünde gözümüzün kenarından gördüğümüz
bir yıldızı, ona doğrudan bakınca göremeyiz. Çünkü burada
ışığa hassas silindirik hücreler daha az olduğundan görüntü
kaybolur. Aynı şekilde gözümüzün kenarıyla baktığımız
şekillerde renkler kaybolur.
Yapılan
deneylerde, pembe renge bakan kişilerin rahatladıkları, kırmızı,
turuncu ve sarı gibi sıcak renklere bakanlarda tansiyonun
yükseldiği, nabzın ve solunumun hızlandığı, terlemenin
çoğaldığı, mavi rengin ise tam tersi etki yarattığı
belirlenmiştir.
Araştırmalar
insanların en çok mavi rengi sevdiklerini, bunu kırmızı ve
yeşilin takip ettiğini göstermektedir. Erkeler yeşil, deniz
mavisi, turuncu ve koyu mor renkleri tercih ederken, kadınlar firuze
yeşili, açık mavi, pembe gibi açık-uçuk renkleri, çocuklar ise
mavi, kırmızı, yeşil, sarı ve turuncu gibi canlı renkleri daha
çok sevmektedirler.
Bir
binada sarı renge boyanmış bir tavan, odayı daha yüksek, sarı
renkli duvarlar ise daha geniş gösterir. Kliniklerin sıcak
renklere boyanması, beyaz rengin hastalarda yarattığı hüzün
duygusunu azaltır. Ayaküstü hazır yiyecek satan dükkanların
duvarları iştah açtıran portakal rengine boyanırken yarış
arabalarında kırmızı veya turuncu-sarı renkler tercih edilir.
Aslında bir renk olmayan, daha doğrusu renksizlik olan siyah da
makam araçlarının klasik rengidir.
Kırmızı
renk kan rengidir, asırlar boyu tehlikenin ve tahribatın simgesi
olmuştur. Trafik ışılarında "dur" sinyali olarak
kullanılmasının nedeni de budur. Ameliyathanelerde, bulaşan kan
rengini belli etmeyeceği için mantıken kırmızı giysi
kullanmaları gerekirken, teskin edici mavi ve yeşil renkler tercih
edilir.
Niçin
gıdıklanıyoruz?
Gıdıklanmak
rahatsız edici olduğu kadar eğlendiricidir de. Başkaları
tarafından, hatta bazen dokunulmadan gıdıklanırız, ama kendi
kendimizi gıdıklayamayız. Bazıları gıdıklanmaya karşı çok
hassasken bazıları etkilenmez bile.
Bir
insan gıdıklanınca, derinin yüzeyinde bulunan küçük sinir
lifcikleri harekete geçer. Özellikle tüyle okşama, böcek
yürümesi gibi olaylara hassas olan bu lifcikler, sinyalleri beyne
gönderirler. Ancak araştırmacılar bu sinyallerin beyinde nereye
kaydedildiğinden emin değiller. Beynin gıdıklanmaya tepkisi,
kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir.
Gıdıklanma
ile kan basıncı artarken, nabız ve kalp atışı hızlanır,
beynin uyanıklığı fazlalaşır. Gıdıklanmanın fiziksel olduğu
kadar psikolojik yanı da vardır. Gıdıklanma başlangıçta zevkli
olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve paniğe dönüşebilir.
İnsanların
daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve
koltuk altı gibi bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas
bölgeler olmalarıdır.
İnsan
beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat
kendisinden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona
göre öncelik verir. Örneğin, elimizin yanması gibi acil refleks
gerektiren dışarıdan gelen uyarılara öncelik verir. Bu nedenle
bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon
gösteririz ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda
beyin bu noktalardaki hassasiyeti azalttığından gıdıklanmayız.
Niçin
yaşlanıyoruz?
Her
insan vücudu zaman geçtikçe yaşlanır. İnsan ömrü her kişiye
göre farklı olmakla birlikte günümüzde ortalama 75 yıla
ulaşmıştır.
Bilimciler
insanların 150 yıla kadar yaşayabileceklerine inanıyorlar. Bugüne
kadar kayda geçen en uzun insan ömrü, Japon Shigechiyo Izumi'ye
aittir. Bu kişi 120 yıl 137 gün yaşamıştır. İnsanların
büyümesi, yaşlanmaları ve ölmeleri üzerine çeşitli teoriler
var. Bir teoriye göre, ömrümüz süresince biyolojik aktivitemizde
ortaya çıkan bazı kimyasal reaksiyonlar, gün geçtikçe başta
böbrek ve kalp olmak üzere sağlıklı hücrelerimize zarar
vermektedir.
Bir
başka teoriye göre ise, genetik programlamamızla ömrümüz
önceden belirlenmiştir. Program, hücrelerimiz üzerinden
yaşlanmamızı kontrol ediyor, yeterli sayıda hücre öldükten
sonra organlar gereken düzeyde çalışmıyor ve insan ölüyor.
Ancak ilk çağlarda insan ömrü ortalama 30-40 yıl iken günümüzde
75 yıla ulaşması, bu savı çürütmektedir.
Bu
amaçla bilimciler, meyve sineklerinin genleri ile oynayarak daha
uzun ömürlü sinekler yaratmayı başarmışlardır. Bu uzun ömürlü
sineklerin diğerlerinden farkları oksitlenmeyi önleyen enzim
nedeniyle, savunma sistemlerinin daha güçlü olması ve yağ
depolama kabiliyetleri bakımından açlığa dayanıklı
olmalarıdır.
Meyve
sineği üzerinde yapılan araştırmalar, insan ömrü konusunda
ciddi bir ipucu verememiştir, ancak genetik bakımdan insanlara daha
yakın olan fareler üzerinde yapılan çalışmaların daha gerçekçi
bilgiler verebileceği sanılmaktadır.
Bir
başka saptama da, metabolizması yüksek, yani oksijeni çok hızlı
yakan canlıların, yavaş yakanlara göre daha az yaşadıklarıdır.
Örneğin, farelerin metabolizmik hızları insandan daha yüksektir,
ama nadiren üç yıldan fazla yaşarlar.
Son
zamanlarda adlarından sıklıkla söz edilen E ve C vitaminlerinin
de, antioksidan grubunda yer alarak, yaşlanmayı çok az da olsa
geciktirdikleri gözlemlenmektedir.
İnsan
vücudunda, hücrelerin bölünerek, yeni hücre oluşturabilmelerinin
de sayısı sınırlıdır. Sonuna kadar bölünebilen tek hücre
kanser hücresidir. Dolayısıyla aslında kanserin sırrının
çözülmesi insanın yaşlanma olgusuna da ışık tutacaktır.
Neden
esneriz?
Sadece
uykumuz gelince mi esneriz? Esneme bulaşıcı mıdır? Aslında
esnemenin ve fizyolojisinin ardında yatan gerçek hala tam olarak
bilinmemektedir.
Önceleri
esneme, insanın yorgun olduğu zamanlarda kandaki oksijen miktarını
artırmak için vücudun yaptığı bir solunum sistemi refleksi
olarak düşünülüyordu. Yapılan deneylerin sonucunda, esnemenin,
solunum olayına kısa bir destek verdiği, ancak onun önemli bir
fonksiyonu olmadığı tespit edilmiştir.
Hem
burnumuzla, hem de ağzımızla nefes alabilmemize rağmen, kapalı
ağızla esnemek mümkün değildir. En çok ve sık esnemenin olduğu
zaman, sabah uykudan kalkma vaktidir. Ortalama bir esneme altı
saniye sürer.
Sadece
insanlar değil, kediler, kuşlar, fareler ve birçok canlı türü
de esner. Ancak farklı türlerdeki bu davranış biçimi, aynı
fonksiyona yönelik olabilir mi? Örneğin insanların gülme olarak
yaptığı yüzdeki kas hareketi diğer bazı canlılarda korkunun
ifadesi olabilmektedir.
Yapılan
araştırmalarda, hayvanların daha çok dikkat gerektiren bir olayı
karşılama sırasında esnedikleri, insanların ise, tersine dış
uyarılarda azalma olduğunda esnedikleri saptanmıştır.
Derslerde
canı sıkılan öğrencilerin değil de, canı sıkıldığı halde
uyumamaya çalışanların daha çok esnedikleri gözlemlenmiştir.
Bir diğer görüşe göre de, sınava girecek bir öğrencinin veya
yarışa girecek bir atletin çok esnemesinin sebebi, organizmanın
kendini sakinleştirmesidir.
Esneme
de gülme gibi bulaşıcıdır. Esneyen kişinin yüz hatlarında
meydana gelen şekillenmenin, diğer insanlar üzerinde esnemeyi
teşvik edici bir etki uyandırdığı tahmin ediliyor. Yani nasıl
yemek yiyen bir insanı görünce acıkırsak, onun gibi bir şey.
Esnemenin
bulaşıcı olduğunu ileri süren bir görüşe göre ise ilk
insanlardan kalma bir davranış olarak esnemekteyiz. İlkel
atalarımız akşamları ateşin etrafında topluca otururken grubun
lideri tüm dişlerini göstererek esner, oturumu kapatır, artık
gecenin başladığı, herkesin sabaha kadar yatması ve hareket
etmemesi gerektiği sinyalini verirdi. Grubun diğer üyeleri de
esneyerek görüş birliği içinde olduklarını beyan ederlerdi.
Günümüzde
bu iş için daha karışık teknolojiler kullanılıyor. Baba
televizyonu uzaktan kumanda ile kapatıp koltuğundan kalkıyor. Bu
nedenle günümüzde esnemenin hiçbir faydası görülmemektedir ve
önümüzdeki bir milyon yıl içinde ortadan kalkacağı
sanılmaktadır.
Ağrı
nedir?
Ağrı
olayı, ince sinir sistemimizle, beyin, kas sistemimiz ve dolaşım
sistemimizle doğrudan ilgilidir. Ancak bu iletişimin sırları tam
olarak çözülebilmiş değildir. Ağrı, doktorun hastalığı
teşhis etmesine yardım eder, öyleyse faydalıdır. O zaman
kadınlar niçin ağrılar içinde doğum yapar? Niçin çok ciddi
bazı hastalıklarda ağrı hiç ortaya çıkmaz?
Ağrılar
dört sınıfa ayrılır. İlk ikisi toplumca bilinen klasik
ağrılardır. İlki, parmağımıza inen bir çekiç darbesi sonucu
duyulan ağrı. İkincisi, vücudumuzun içinden kaynaklanan,
romatizma, migren vb. ağrılar. Üçüncü sınıf ağrılar, tuhaf
ve mantıkdışı görülen ve olaydan çok uzun bir süre sonra
ortaya çıkabilen ağrılardır. Örneğin, bir kolun kesilmesinden
yirmi yıl sonra olmayan kolda ağrı hissedilmesi olayları ile
karşılaşılmıştır. Dördüncü sınıf ağrılar ise, doğrudan
kişinin ruhsal hali ile ilgili olan hayali ağrılardır. Nedeni
hayalide olsa ağrı gerçektir. Bu tip ağrıların yüzde 30'unun
ilaç niyetine verilen etkisiz maddelerle giderildiği bilinmektedir.
Baş
ağrısını ise diğerlerinden ayrı bir yere koymak gerekir.
Yapılan araştırmalara göre, baş ağrılarının yüzde 90'ı kas
ağrılarıdır. Ağır bir el çantası ya da omuz çantası
taşımak, telefonu çenenin altına sıkıştırarak konuşmak,
başın öne eğik olduğu konumda sürekli daktilo yazmak ve okumak
gibi hareketlerin boyun ve baş kaslarını etkilemesi, baş
ağrılarının en yaygın nedenlerini oluşturmaktadır.
Tarih
boyunca ağrıyı gidermek için, sıcak su, kızgın demirlerle
dağlama gibi başka bir ağrı uygulama da dahil olmak üzere
çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Bunların ortaya koyduğu en
önemli yarar, ağrının, oluşum ve engelleme mekanizmasının
omurilikte değil, beyinde bulunduğunun saptanması olmuştur.
En
kuvvetli bir ağrının bile gerilim durumunda veya tam tersi olan
uyku halinde ortadan kalkması, ağrının denetiminde beynin ne
kadar büyük bir rolü olduğunu gösterir. Örneğin kimi
kazalardan sonra kendileri ile konuşılan yaralı kazazedelerin hiç
acı duymadıklarını söyledikleri çok görülür.
Ağrı
üzerinde en etkili iki ilaç, haşhaştan elde edilen morfin ile
söğüt kabuğundan elde edilen aspirindir. Bu maddeler ağrılı
duyuyu uyarmak yerine, ağrının hissedilmesini engeller. Ağrı
özellikle insanları ilgilendirir. Bize ağrı çektiren olayların
çoğu hayvanlarda görülmez.
Elektrik
insanı nasıl çarpıyor?
İnsanların
elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden
oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler.
Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün
koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında
aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele
üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.
Evlerimizde
220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir
elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50-60
HZ.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz.
Suyun basıncı neyse "Volt" da odur. "Amper" de
suyun miktarının karşılığıdır.
Elektriğe
çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur
ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen
elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes
alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına
neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması
olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe
nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya
elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.
Elektriğe
çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriğimizdir. Sinir
sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız
elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve
titremeler yaratıyor.
Elektrik
çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin
önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri
ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin
kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım
üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.
Elektriğin
öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne
sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe
göre bir ila beş miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere
gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok
oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel
sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan
tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper
seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.
Elektriğe
çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan
kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak
yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde
hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de,
kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.
Camın
arkasında güneşte bronzlaşabilir miyiz?
Hayır.
Güneşte cildimizin renginin değişmesini sağlayan güneş
ışığının içindeki ültraviyole(UV) ışınlarıdır ki bunlar
camdan geçemez. UV ışınları görünmeyen, yüksek enerjili, kısa
dalga boylu ve görebildiğimiz renk dağılımında mor rengin
ötesinde yer alan ışınlardır. Bunun için çok güneşli bir
havada, güneş tam karşıdan gelirken araba kullandığımızda
yüzümüz değil de açık olan pencereye yaslı kolumuz kızarır.
Bizim
bronzlaşma ve çok sağlıklı görünüyoruz diye beğendiğimiz,
derimizin güneş altında rengini değiştirmesi olayı aslında
"derma" diye bilinen cildimizin ikinci tabakasındaki
pigment hücrelerinin bir reaksiyonudur. Bu hücreler UV ışınlarına
maruz kaldıklarında "melanin" denilen daha koyu
pigmentlerin miktarını arttırırlar. Bu koyu pigmetler derimizin
üst tabakalarına gelirler ve böylece derimizin rengi koyulaşır.
Melanin,
UV ışınlarını emer, yani vücudun melanin üretimini artırması,
vücudumuzu UV ışınlarının tehlikeli etkilerinden korumak
içindir. Ama bir noktadan sonra bu da geçerli değildir. Güneşin
altında ne kadar yanmış olursak olalım, derimizin rengi ne kadar
koyulaşırsa koyulaşsın, yinede güneş ışığının içindeki
UV ışınlarının yarısını derimiz içine almaya devam edebilir.
Aşırı
UV ışınlarına maruz kalmak sonunda deri kanserine bile yol
açabilir. Her yıl yarım milyon insanda bu hastalık görülmektedir.
Özellikle gençler arasında giderek artmaktadır. Gerçi bu tür,
genellikle başarı ile tedavi edilmektedir ama ciğere veya beyine
yayılabilecek çok daha kötü türleri de vardır.
Çok
güneşli havalarda UV ışınları gözlerimize de çok zararlıdır.
Unutmayalım ki, vücudumuzdaki en ince deri göz kapaklarımızdadır.
Güneşe çıkmak zorunda kalınacaksa koruma faktörü yüksek krem
ve yağlar kullanılmalıdır.
UV
ışınları cisimlerden de yansır. Bu nedenle gölgede kalmak da
çare değildir. İnsan gölgede de yanabilir.
Güneş
enerjisi tahmin edilenden çok daha güçlüdür. Yeryüzünde üç
kilometrekarelik bir tarlanın bir gün boyunca güneşten aldığı
enerji, Hiroşima üzerinde patlatılan atom bombasının salıverdiği
enerjiye eşittir. Bombadan enerji bir anda boşaltıldığından,
şok dalgaları oluşmuş ve ölümcül olmuştur.
Nasıl
sarhoş olunuyor?
İlk
yudumla birlikte, alkol ağız ve yemek borusu ile temas ettikten
sonra, ciddi miktarda kana karıştığı ilk durak olan mideye
gelir. Ancak alkolün kana karışması en çok ince bağırsaklarda
olur.
Büyük
bir kısmı ince bağırsaklarda kana geçen alkol, derhal merkezi
sinir sistemimizi etkilemeye başlar. Birkaç dakika sonra beyne
geçerek sinir hücrelerini etkiler ve mesaj iletimini yavaşlatır.
İçmeye
devam edilirse, beyindeki görme, denge, konuşma ve muhakeme ile
ilgili sinir merkezleri etkilenmeye başlarlar. Bu arada alkolün
baskılayıcı etkilerini yenebilmek için, kalp kası zorlanır ve
nabız artar.
Biraz
daha içilirse şuur kaybı meydana gelebilir. Daha da devam
edilirse, alkolün kandaki oranı alkol zehirlenmesi seviyesine
ulaşır, solunum yetmezliği nedeni ile ölüm kaçınılmaz olur.
Alkol
oldukça yavaş yakılır. 100 gram saf alkolün vücutça yakılması
yaklaşık 10 saat sürer.
Karaciğerde
yakılan her bir gram alkol için 7.1 kilokalori açığa çıkar.
Yapılan araştırmalara göre ABD'de insanlar genel olarak kalori
ihtiyacının yüzde 10'unu alkolden karşılamaktadır. Alkoliklerde
bu oran yüzde 50 olup ciddi beslenme bozuklukları görülür.
Alkol
karaciğer yetmezliği yanında, kalp hastalığı ve kanser riskini
de arttırır. Beyinde hücre kaybına yol açar, uzun sürede beyin
hücrelerindeki dejenerasyon artar, psikiyatrik bozukluklar başlar.
Ama
alkolün en büyük etkisi, sağlığı bozmasının yanında,
aileleri ve arkadaşlıkları parçalaması, hapishane ve hastaneleri
doldurmasıdır.
Haydi,
şerefinize!
Yazın
niçin açık renk giysiler giyiyoruz?
Yaz
günleri, sıcak günlerde genellikle beyaz veya açık renkli
giysiler giyeriz. Beyaz renk güneş ışığı içinde bulunan bütün
ışınları yansıtır yani bütün renklerin birleşimidir. Siyah
renk ise tam aksine bütün ışınları emer. Siyah renk üzerinde
hiçbir ışın yansımaz, yani aslında siyah renk bir renk
değildir, renksizliktir.
Siyah
renkli kumaşlar ışığın hepsini tuttuklarından, beyaz kumaşlara
göre tenimizi 5 derece daha sıcak tutarlar. Peki öyleyse Sina
çöllerindeki bedeviler niçin siyah renkte giysi giymeyi tercih
ediyorlar? Çünkü siyah renkli giysi, kumaş ile tenin arasındaki
havayı ısıtıyor ama aynı anda bir havalandırma mekanizmasının
da çalışmasını sağlıyor. Bu ısınan havanın yerini alan hava
bedevilerin serinlik hissi duymalarını sağlıyor.
Siyah
giysiler güneşin tüm ışınlarını tenimize geçirirler ama
beraberlerinde enfraruj ışınlarını da. Bu nedenle çok güneşli
bir günde açık renk giymek kesinlikle faydalıdır. Kapalı bir
yerde ise enfraruj ışınları nüfuz edemeyeceği için siyah
rengin ısıyı daha fazla iletmesi avantaj yaratabilir. Belki de
dışa beyaz, içe siyah giymek, giysi, ten ve hava arasındaki ısı
alışverişi için en ideal kombinasyondur. Tabii kışın da tam
tersi.
Kışın
üst üste giyinmenin asıl faydası iki giysi arasında hava
tabakası oluşmasıdır. Bilindiği gibi hava iyi bir izolatördür.
Yani ısı iletkenliği iyi değildir. Bu şekilde güneşin ışığı
tutulduğu gibi vücuttan da ısı kaybı olmaz. Yani kışın iki
kat giyinildiğinde dıştakinin siyah, içteki giysinin ise beyaz
renk olması gerçekten faydalıdır.
Mum
yanınca niçin geriye bir şey kalmıyor?
Gerçi
şimdi elektrikler kesilince otomatik olarak devreye giren lambalar,
hatta jeneratörler var ama mum hayatımız boyunca evimizin
demirbaşı olmuştur. Onu o kadar hayatımızın olağan bir parçası
olarak algılamışızdır ki, fitiline bir kibrit çaktığımızda
onun nasıl yandığını, yandıkça katı kısmının nereye
gittiğini düşünmeyiz bile.
Taeihi
çok eskiye uzanan mum ışığının adeta büyülü bir gücü
vardır. İnsanda romantik duygular uyandırdığı gibi, tüm
dinlerde ruhani bir yeri vardır. Ayin ve adakların vageçilmez
malzemesidir. Mum tarihin ilk icatlarından biridir. Mısır'da ve
Girit adasında milattan 3000 yıl önceden kalma mumlar bulunmuştur
ama en yaygın kullanılışı ortaçağda Avrupa'da olmuştur.
Tarihi bu kadar eski olup da günümüzde de popülaritesini
yitirmeyen ve çok yaygın olarak kullanılan başka hiçbir şey
yoktur.
Aslında
mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit
değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt
görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği
olan bir çeşit sicim, yani fitil, Fitilin emici özelliği çok
önemlidir. Çünkü mumun yanma sırrı burada gizlidir. Bu özellik
gaz lambalarının fitillerinde de vardır ve onlar da aynı
prensiple çalışırlar.
Elinize
herjangi bir sicim alıp ucundan su dolu bir kaba daldırdığınızda
suyun sicim tarafından emildiğini ve suyun sicim boyunca yukarı
çıktığını renginin koyulaşmasından anlayabilirsiniz. İşte
fitil de mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu
emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını
sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil
balmumunun kendisidir.
Parafin
balmumları ham petrolden yapılır, yani koyu bir hidrokarbon olup
iyi bir yanıcıdırlar. Çakmağı çakıp fitili tutuşturunca,
mumun en üst tabakasının da erimesine ve dolayısıyla
mekanizmanın çalışmaya başlamasına sebep olursunuz. Fitil, bu
erimiş balmumunu yukarı aleve doğru taşır, balmumu alevin
sıcaklığında buharlaşır ve tutuşur. Yanan şey aslında mumun
katı kısmı olduğundan mum tümüyle yanıp bittiğinde geriye pek
bir şey kalmaz.
Mum
yapmada en çok arı balmumu, benzin üretiminde petrolden çıkan
bir yan ürün olan parafin veya bitkisel ve hayvansal yağlardan
yapılan "stearin" kullanılır. Günümüzde en fazla
kullanılan mumlar bunların karışımı ile elde ediliyor. Mumlar
çekme yöntemi ile, dökülerek veya pres edilerek yapılıyor. Her
şey tamamlandıktan sonra boya banyolarına sokulurlar ve en sonunda
parlaklık kazandırmak için soğuk suya daldırırlar.
Vurgun
yemek nasıl olur?
İnsanlar
yüzyıllardır su altına sadece zevk veya merak için değil, inci,
mercan, sünger gibi şeyleri çıkarıp, geçimlerini sağlamak için
de dalmışlardır.
Deniz
seviyesinde hava basıncı 1 atmosferdir. İnsan vücudunun solunum
ve dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde,
derine gittikçe, her 10 metrede basınç 1 atmosfer daha artar. 30
metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi dörtte birine
düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden kalbin
atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu nedenle
yardımcı gereç kullanmadan 30 metrenin altına inmek tehlikelidir.
Ancak
tüple dalışında kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış
basıncın yüksek olmasından dolayı tüpten solunan havanın
içindeki oksijen, azot gibi gazlar, dokulara daha küçülmüş bir
hacimle dağılırlar.
Eğer
su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu
gazlar da süratle genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından
sorun yaratmaz, ama özellikle azot gazı damarlarda süratle
genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer yırtılması ve hatta
felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.
Bu
şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar.
Burada tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli
olarak azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni, aynı
derinliğe tekrar indirmektir.
Vurgun
yememek için yüzeye yavaş çıkılmalı, hatta belirli
derinliklerde beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20
metre olup, pratikte eğitmenler bunu dalgıç adaylarına "yüzeye
gelen en küçük hava kabarcığından daha hızlı çıkma"
şeklinde öğretirler.
Asansör
düşerken zıplanılsa ne olur?
Düşünün
ki, asansörünüz bozuldu ve 60-70 km/saat, yani saniyede 18 metre
hızla düşüyor. Siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz.
Yukarı zıplamanız olsa olsa saniyede 4-5 metre hızla olabilir.
Yani siz yine de yaklaşık saniyede 13-14 metre hızla yere düşmeye
devam ediyorsunuz.
İşter
saniyede 18 metre, isterse 13 metre hızla yere düşün, sonuç fark
etmez. Sizi yerden kazımak zorunda kalabilirler. Lütfen panik
yapmayın, asansörü tutan tek bir kablo değildir, en azından 5
veya 6 kablo vardır. Bu kabloların her biri tek başına asansörün
ağırlığını taşıyabilir.
Diyelim
ki, bu kabloların hiçbiri görevini yapmadı, asansörü durduracak
bir başka fren donanımı daha vardır. Hatta bazı asansör
boşluklarında ilaveten yaylı veya yağlı, hayati tehlikeyi
önleyecek özel sistemler de bulunur.
Bu
sistemlerin hiçbiri çalışmazsa yine de iyimser olmaya çalışın,
hiç olmazsa hayatınızda bir kere, hiçbir katta durmadan doğrudan
zemine inmiş oluyorsunuz.
Boks
ringleri niçin dört köşedir?
Bilindiği
gibi, "ring" kelimesi, İnglizce'de daire, halka
anlamındadır. Parmağa takılan yüzüğe bile bu nedenle "ring"
denilir.
Aslında
geçmişte profesyonel boksta, boksörler grup halinde, kasabadan,
kasabaya dolaşır, oradaki yerli boksörlerle maç yaparlardı.
Boks
yapılacak alana seyirciler daire şeklinde yerleştirilir, en önde
oturanlara alanı çevreleyen ip tutturularak, başkalarının boks
yapılacak yere girmeleri önerilirdi. Ayrıca sahnedekiboksöre
meydan okuyan biri kafasını bu ipe çarparak dövüşmek istediğini
belirtirdi.
Seyirci
miktarı artınca bu usulü ugulamak zorlaştı. Yere dikilen
kazıklara ip bağlanarak boks yeri belirlenmeye başlandı. Tabii ki
bu iş için en uygun şekil kare idi.
Boks
yapılan yerlerin dünyanın her yanında kare olmasına rağmen
"ring" diye adlandırılmasının hikayesi işte bu!
Atletler
niçin saat yönünün aksine koşuyor?
Sağ
elini kullanan insanlar, ayakla yapılan hareketlerde de, sağ
bacaklarını öncelikle kullanırlar. Bu nedenle de sağ bacakları
daha güçlüdür.
Sola
kavis çizerek koştuklarında, sağ ayak dışarıda kalır.
Özellikle kısa mesafe koşullarında, pistin köşelerinde
koşucular haifif içe meylederek koştuları için sağ ayağa daha
çok yük biner ve koşucu bu kuvvetli ayağı ile sola doğru daha
rahat koşar.
İnsanların
çoğu sağ ellerini kullanırlar. Erkeklerin sadece %5'i, kadınların
ise %3'ü solaktır. Çoğunluğun rahatı düşünüldüğü için
de atletler pistte saat yönünün aksi yönde koşarlar. Tabii bu
durumda ve özellikle 400 metre koşularında solakların şansı
biraz azalmış oluyor.
Gazeteler
niçin enine düzgün yırtılamıyor?
Denerseniz
göreceksiniz ki, bir gazete sayfasını yukarıdan aşağıya düzgün
olarak yırtabilirsiniz. Ancak sağdan sola yani enine yırttığınızda
düzgün yırtamazsınız, muhakkak zikzaklar ouşur.
Gazete
kağıdının ana maddesinin ağaç olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir
gazete kağıdında ağacın lifleri yukarıdan aşağıya olacak
şekilde gelir.
İşte
bu sebeple bir gazete sayfasını düşey olarak yırtarsanız,
yırtık, liflerin yolunu takip ederek düzgün bir şekilde aşağıya
kadar iner. Enine yırtıldığında, her life rastlayışında
yırtılma zikzak çizer.
Peki
lifler niçin düşey doğrultuda? Bunun nedeni kağıdın üretiliş
biçiminde yatıyor. Bu lifler çok az su içeriyor ve üretim
bandında, bandın hareketi boyunca yayılıyor. Üretim bandı
sonunda su kuruyor ama, lifler kağıtta uzunlamasına yer alıyor.
Sirklerde
kılıcı nasıl yutuyorlar?
İster
inanın, ister inanmayın gösterilerde kılıcı yutanların
yaptıkları numara sahte değildir. Gerçekten kılıcı yutarlar.
Ana problem gırlak adelelerini rahatlatmayı öğrenmek, böylece
yutkunmaya mani olmaktır. Bu özellik haftalar boyu süren
egzersizlerle kazanılabilir. Kılıcın boğazı kesme ihtimali
yoktur, çünkü her iki tarafı da keskin değildir, yani kördür.
Kılıcın ucu sivri gibi görünür ama midenizin tabanına
ulaşamayacak boyda bir kılıç seçerseniz bu da problem yaratmaz.
Kılıç
ve alev yutmanın büyük ustalarından Dan Mannix, bu konuda 1951
yılında bir kitap bile yazmıştır. Mannix bu işi başarabilmek
için haftalar boyunca, günde en az bir saat, kesme ihtimali olmayan
bir kılıç ile çalıştığını söylüyor. Birinci problem
yutkunma refleksinden çıkmış. Yine haftalarca öğle yameği
yemeyerek, kılıç boğazdan girerken boğazın büzüşmesi
problemini halletmiş. Sonunda bir gün kılıcı sokarken boğazı
gevşeyebilir hale gelmiş.
Mannix
işin en zor yanını geçtiğini zannederken esas zorlukla Adem
Elma'sı denilen yerin arkasında karşılaşmış. Oradaki kıvrımıda
geçmeyi başardıktan sonra, kaburga kemiklerine de dikkat ederek,
kılıcı kabzasına kadar yutabilme yeteneğini kazanmış.
Kılıç
yutmayı evde kendi kendine öğrenmeye kalkışmak son derece
tehlikelidir. Hele bu numarayı yaparken konuşmayı profesyoneller
düşünemezler bile. Yutmadan önce ve sonra kılıcın steril hale
getirilmesi de çok önemli bir husustur.
Çok
az da olsa katlanabilir kılıçları kullanan bazı hilebazlar
ortaya çıkınca, Mannix kılıcı gerçekten yuttuğunu
ispatlayacak başka numaralara geçmiş. Özel olarak imal edilmiş,
çok ince kalınlıktaki, elektrik bağlantıları sadece bir
tarafında bulunan, "U" şeklindeki bir neon tübü yutmuş.
Elektrik verilip nepn lamba yanınca , ışık vücudunun dışından
da görülmüş. Böylece tip şeyleri gerçekten yuttuğunu
ispatlamış.
Mannix
ve asistanları işi öyle geliştirmişler ki, kızgın, kızarmış
kılıçları yutma numaraları bile yapmışlar. Tabii önce asbest
bir kılıç kınını yutarak.
Sabun
kiri nasıl gideriyor?
Aslında
sabun bir antiseptik, yani mikrop öldürücü değildir. Normal bir
deri üzerinde, ölü deri hücreleri, kurumuş ter, çeşitli
bakteriler, yağlı ifrazatlar ve toz vardır. Sabunun özelliği,
mekanik olarak derimizin üzerinden bunların alınmasını
sağlamasıdır.
Suyu
ve yağı(ne yağı olursa olsun) aynı kaba koyarsanız birbirlerine
hiç karışmazlar aksine su ve yağ molekülleri arasında
birbirlerini iten bir güç vardır. Elimizi sadece su ile
yıkadığımızda derimizin, üzerindeki yağ tabakası, suyun
derimize temasına mani olur, onu dağıtır ve tam anlamı ile
temizlik sağlanamaz. İşte burada sabun devreye girer ve aracılık
rolünü üstlenir.
Sabunun
bilinen tarihi 2000 yıldan da öncesine uzanır. Hatta Anadolu'da
4000 yıl evvel Hititlerin yaktıkları bitkilerin külleri ile
ellerini temizledikleri bilinmektedir. Sabun, tarihinin her döneminde
ucuz ve kolay bulunabilen malzemelerden yapılmıştır.
Romalılar
sabun yapabilmek için, kireç taşını ısıtarak kiraç elde
etmiş, bu ıslak kireci sıcak ağaç külleri üzerine püskürtüp
sonrada karıştırmışlardır. Oluşan gri çamuru sıcak su dolu
bir kazana dökerek keçi yağı ile saatlerce karıştırarak
kaynatmışlardır. Kirli kahverengi kalın bir tabaka oluşunca,
soğumaya bırakmışlardır. Soğuma sonucu sertleşen tabakayı
parçalara bölerek sabun olark kullanmışlardır.
İşte
sabun budur. Her sabun kireç gibi bir alkali madde ile bir çeşit
yağın karışımıdır. Günümüzde alkali olarak kireç yerine
genellikle kostik soda kullanılıyor. Keçi yağı yerine de sığır,
ve koyun yağlarından elde edilen don yağları, hurma, pamuk
çekirdeği ve zeytinden elde edilen yağlar kullanılıyor.
Alkali
ve yağdan meydana gelen sabun da anne ve babasının özelliklerini
taşır. Yani bir taraftan yağı severken diğer taraftan suyu
sever. Sabun moleküllerinin bir ucu yağı, diğer ucu da bir alkali
olan suyu çeker. Ellerimizi ovuşturduğumuzda yağ ve kirler,
dolayısıyla içindeki bakteriler parçalanır. Sabun molekülleri
bu yağlı kirleri sararlar suyla birleştirirler ve artık çözünemez
hale getirirler. Musluktan akan su ile de uzaklaşır giderler.
Ellerin kurulanması ile de bakterilerin çok sevdiği nemli ortam
ortadan kalkmış olur.
Günümüzün
modern marketlerinde ise sabunun, bazı katkı maddeleri, boyalar,
parfümler, deodoranlar, bakteri giderici maddeler, kremler,
losyonlar ve raklamlarda söylenilen diğer maddeler eklenmiş hali
ile karşılaşıyoruz. Şampuan, diş macunu, tıraş kremi ve
kozmetikler, sabunun sodyumun değişik bileşikleri ile yapılmış
diğer adlarıdır. Eğer kostik soda yerine potasyum kullanılırsa,
daha yumuşak olan sıvı sabun elde edilir.
Bir
köpek yaşı niçin yedi insan yaşına eşittir?
Evlerinde
köpek bulunduranlar, köpelkerinin yaşlarını insan yaşlarıyla
karşılaştırabilmek için, her köpek yaşının yedi insan yaşına
eşit olduğunu varsayarlar. Peki bu doğru mudur?
Tam
olarak değil...
Bu
konuda üretilen çeşitli formüller var ama en basit ve akla yatkın
olanı şu:
Köpeğin
birinci yaşı= 21 insan yaşı
Köpeğin
sonraki her yaşı:4 insan yaşı
Buna
göre 7 yaşında bir köpeğiniz varsa insan ömrüne göre;
21+(6*4)=45
yaşındadır.
Bu
hesaba devam edersek 10 yaşındaki bir köpeğin yaşı, insanın 57
yaşına eştir. 15 yaşındaki bir köpek ise 77 yaşındaki bir
insanla aynı yaştadır.
Bu
hesap şekli akla uygundur. Bir köpek yaşı yedi insan yaşına
eşittir düşüncesi seksüel olgunluğa erişmiş bir yaşındaki
köpekle 7 yaşındaki bir çocuk arasında farkı düşününce
anlamsız kalıyor.
Neden
Tuzlanır?
Yiyeceği
tuzlamak insanlık tarihinde bilinen en eski koruma metodur.
Arkeolojik kazılarda bu usulün taş devrinde bile bilindiğine dair
bulgular edilmiş, hatta Çin'de M.Ö. 2000 yıllarına kadar dayanan
kayıtlar bulunmuştur. Romalılar eti, zeytini, karidesi, balığı,
ve peyniri tuzlayarak saklıyorlardı. Eski Mısır'da ölülerin
vücutları bozulmamaları için tuzla kaplanıyordu.
Tuz
suyu çok seven bir kimyasaldır. Yiyecekti suyu emerek, bakterilerin
gelişmek için muhtaç oldukları nemli ortamı ortadan kaldırır,
ve bakterilerin yiyeceği bozmalarıı önler. Tuz aynı zamanda bu
bakterileri de kendisi doğrudan öldürür. Günümüzde eti
muhafaza etmek için, tuza kuvvetli bir bakteri düşmanı olan
"potasyum nitrat" da eklenmektedir.
Aslında
tuzlama bir tür pişirmedir. Et ve balığı tuzladığımızda
aynen onları pişirmişiz gib bir kimyasal reaksiyon oluşur
(lakerdayı hatırlayın). Tuzlanan ette proteinler gevşer, çözünür
ki bu et ısıtıldığında olan olay ile aynıdır.
"Aptal
Puma Sendromu" Nedir?
Pumayı
bilirsiniz. Hani vahşi kedilerin uzak atalarından. Yaklaşık iki
metre uzunluğundaki benekli yırtıcı.
Birçok
özelliği ile ünlüdür bu ormanların harika kedisi. Ama en çok
ta hızlı ve kıvrak koşusu ile tanınır. Avının peşinedüştüğü
andan itibaren giderek hızlanan ve vücudunun tüm eklem ve
kaslarını ortaya koyan hareketlerini seyretmek bir zevktir. Bu ölüm
koşusu bazen pumanın , bazen ise hayatı için koşan kurbanın
zaferi ile sonuçlanır.
Peki
bir puma avının peşinden ne kadar koşar? İşte ormanların vahşi
avcısını uygarlıkların kurucusu insan'a örnek yapacak olanda
pumanın bu özelliğidir. Puma avının peşinden sürdürdüğü
"ölüm koşusunu" her zaman avının cüssesine göre
ayarlar. Yani bir ceylan ele geçirmek için koştuğu süre ile, bir
tavşanın peşinden geçirdiği süre asla aynı değildir. Çünkü
puma akıllı bir hayvandır ve koşarken harcadığı enerji
miktarı, avdan elde edeceği potansiyel enerji miktarını aştığı
anda puma koşmaktan vazgeçer. Yenilgiyi kabul edip başka av arar.
Bu nedenle ceylanın peşinden fazla, tavşanın peşinden çok daha
az koşar.
İşte
"aptal puma sendromu" bunun tersini yapan insanların ruh
halini ifade etmek için, yani bir tavşanın peşinden yıllarca
koşan , sonra da yakaladığı avı bir öğünde bitiren akılsızlar
için kullanılır. Başarının sırrı pumalıktan, yani harcanan
emek, ulaşılan sonuç ilişkisindeki dengeyi iyi saptamaktan
geçiyor.
Niçin
tespih çekiyoruz?
Boncuk,
kemik, taş gibi küçük parçaların bir ipe dizilmesi insanlık
tarihi kadar eskidir. İlk insanlar avladıkları avın parçalarını
ip benzeri şeylere dizer, bir sonraki avda başarı getirmesi için
üzerlerine takarlardı. Daha sonraları bu ip takılar kötülüklerden
ve düşmanlardan koruması için savaşlarda da takılmaya başlandı.
Bugün bile bazı taşların özel uğurlar getirdiklerine inananlar
vardır.
Boncukların
dini amaçla ve duaları saymada kullanılmasına ilk olarak
Hindistan'da, Hindu inanışında rastlanıyor. Tespihin ataları
Hindistan'dan doğuya, sonra Ortadoğu'ya, en sonunda da Avrupa'ya
yayılıyor. Tespihin kullanış amacı Müslümanlık, Hristiyanlık
(Katolik), Hinduizm ve Budizm'de aynı olup hepsinde de duaları ve
dualar arası bölümleri saymada kullanılır.
Tespihin
İslam dünyasında ne zamandan beri kullanıldığı kesin olarak
belli değildir. Hz. Muhammed'in tespih taşıdığına dair bir
kayıt yoktur. Hatta belki Osman Gazi, belki de Fatih Sultan Mehmet
de tespih kullanmadılar. Arşivlerde tespih ile ilgili bilgilere
ancak 16. yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır.
Ne
var ki, Hz. Muhammed zamanında namaz ve dua sırasında hurma
çekirdeği veya çakıl taşı kullanıldığı bazı hadislerden
anlaşılmaktadır. İslam'da Peygamber'in namaz kılarken sünneti
olan 'Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber' kelimelerini
33'er defa tekrarlamanın hangi tarihte başlayıp, yayıldığı da
bilinmiyor.
Yüce
Yaratıcı'ya 99 ayrı isim veren İslami anlayış, onu anarken her
isim için bir işaret olmak üzere ipe dizdiği bu 99 taneli şeye
de 'tespih' adını vermiştir. Çeşitli malzemelerden yapılan
tespihteki tane sayısı 33, 99, 500 veya 1000 olabilir.
500
veya 1000'lik tespihler daha ziyade tekkeler ve dergahlarda zikr için
kullanılırlardı. Tekke şeyhleri, hastaları veya bir muradı
olanları, iyileşmeleri veya muratlarının olması için bu
tespihlerin içinden geçirirlerdi.
Tespih
çekmek, tespih tanelerini birer birer işaret parmağı ile baş
parmak arasından geçirmektir. Ancak günümüzde tespihi bir
oyuncak veya el alışkanlığı olarak kullananlara, sallayarak veya
çeşitli figürler meydana getirerek dolaşanlara, hatta tuttukları
futbol takımının renklerine göre yapılmış tespihleri çekenlere
sıkça rastlanmaktadır.
Aslında
tespih çekmek din adamlarına özgü bir davranışmış gibi
algılanır ama halk arasında da neredeyse bir alışkanlık haline
gelmiştir. Tespih çekmenin daha çok kırsal kesimlerde yaygın
olmasının nedeninin tespihin boş elleri meşgul edebilmeözelliği
olduğu ileri sürülüyor. Sıcak ayları tarımsal çalışma ile
geçiren, sürekli ellerini kullanmaya alışmış kişilerin kış
aylarında bu boşluğu tespihle doldurduklarına inanılıyor.
Günümüz
biliminin tespih çekme alışkanlığına bakış açısı biraz
değişik. Bilim insaları, beynimizin, çalışma yaşamının
güçlükleriyle, sorunlar, endişeler ve korkularla sürekli basklı
altında tutulduğunu, bunun sonucunda sinir hücrelerinin aşırı
yorulup yıprandığını ve beynimizn rahatlamak, onu özgür
bırakmak, dikkatimizi başka tarafa yöneltmek için tespih çekmenin
çok etkili ve faydalı olduğunu söylüyorlar.
1
Nisan şakasının kökeni nedir?
Her
ne kadar Roma İmparatoru Julius Caesar (Sezar) milattan önce 46
yılında takvimin başlangıcını Ocak ayı olarak ilan ettiyse de,
16. yüzyılın ortalarına kadar Avrupa'da yeni yıl geleneksel
olarak, bahar aylarının başlangıç tarihi olarak da kabul edilen,
Mart ayının 25'inde başlardı.
1564
yılında Fransa Kralı IX. Charles, takvimi değiştirerek yıl
başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. O zamanki
iletişim şartlarında bazı insanların bundan haberi olmadı,
bazıları ise bu kararı protesto etmek amacıyla eski adetlerine
devam ettiler, 1 Nisan'da partiler düzenlediler, birbirlerine
hediyeler verdiler.
Diğerleri
ise bunları Nisan aptalları olarak nitelendirip bu güne 'Bütün
Aptalların Günü' adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz
hediyeler verdiler, yapılmayacak bir partiye davet ettiler, gerçek
olması mümkün olmayan haberler ürettiler.
Yıllar
sonra takvimin ayları yerine oturup, Ocak ayının yılın ilk ayı
olmasına alışılınca, Fransızlar l Nisan gününü kendi
kültürlerinin bir parçası olarak görmeye başladılar. Adeti
gittikçe süsleyerek, zenginleştirerek ve yaygınlaştırarak devam
ettirdiler. Bu adetin İngiltere'ye ulaşması yaklaşık iki yüzyıl
sürdü, oradan da Amerika'ya ve bütün dünyaya yayıldı.
l
Nisan şakalarının sembolünün 'Nisan Balığı' olmasının
nedeni ise Mart ayının sonlarına doğru, Güneş'in Balık
Burcu'nu terk ediyor olmasıdır.
Düğünlerde
niçin pasta kesiliyor?
Günümüzde
düğüne, evlenen çift tarafından bir pastanın kesilmesiyle
başlanılması vazgeçilmez bir adet haline gelmiştir. Pastanın
kat kat yüksekliği biraz da sosyal statü olarak görüldüğünden
gelin ile damat, boylarını aşan bu pastaları, kılıç gibi uzun
bir bıçak kullanarak ancak kesebiliyorlar.
Buğday,
tarih boyunca bereket, doğurganlık ve mutluluğun sembolü
olduğundan başlangıçta, düğün törenlerinde, iyi temenniler
gelinin başına buğday dökülerek sunuluyordu. Evlenmemiş veya
evlenmeyi bekleyen genç kızlar, kısmetleri açılsın diye bu
buğday duşunun kendilerinin de başlarına isabet etmesi için
uğraşırlardı. Tıpkı günümüzde, gelinin elindeki buketten
fırlattığı çiçekleri aynı inanışla yakalamaya çalışan
genç kızlar gibi.
Romalılar
devrinin başlangıcında aşçılar çok saygın bir meslek grubunu
oluşturuyorlardı ve bu aşçılar milattan yaklaşık 100 yıl önce
adeti biraz değiştirdiler. Bu buğdaylarla küçük, tatlı kekler
yaptılar. Kekler şüphesiz gelinin başına atmak için değil,
yemek içindi, ama bir şey atmayı alışkanlık haline getirenler
bu tatlı kekleri de gelinin başına atmaya devam ettiler.
Daha
sonraları bu adetin devamı olarak, düğüne getirilen keklerin
bereket getirmesi için gelinin başı üstünde ufalanması,
ardından da evlenen çiftin bu kek kırıntılarını birlikte
yemesi gibi bir adet başladı. Zaman geçtikçe misafirler de
evlerinden getirdikleri fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler ve
bala bulanmış bademlerle düğün törenine katkıda bulunmaya
başladılar.
Adet
hızla Avrupa'nın batısına, oradan da İngiltere'ye geçti,
İngiliz aşçılar kekleri bir çeşit biraya batırıp kendilerine
has düğün pastalarını yarattılar. Ortaçağın başlarında ise
bu adet bir süre unutuldu. Gelinin başına buğday ve pirinç
dökülmesi tekrar moda oldu.
Ne
zaman ki, dekoratif ve süslü bisküviler, yağlı çörekler ortaya
çıktı, adet yine değişti. Misafirler bunları evlerinde yapıp
düğüne getirmeye başladılar. İngiltere'de ise bu getirilenler
üst üste yığılmaya başlandı. Yiyecek yığını ne kadar
yüksekse o kadar iyi, o kadar çok bereket habercisi idi. Evlenen
çift bu yığının üzerinden birbirlerini öptükten sonra öncelik
gelinde olmak üzere yiyecek tepeciğinin yenilmesine başlanıyordu.
İngiliz
ve Fransız aşçılar arasındaki yaratıcılık, en iyi, en
dekoratif ve en lezzetli pastayı yapma yarışı süreci içinde
düğün pastası adeti de yayıldıkça yayıldı, düğün
törenlerinin olmazsa olmazları arasına girdi.
Doğum
gününde pasta kesmek adeti nereden geliyor?
Düğünlerde
pasta kesmek adetinin, yeni evlilere bereket, doğurganlık ve
mutluluk dileklerinin iletilmesinin zaman içinde gelişmiş bir
şekli olduğundan bahsetmiştik. Doğum günlerinde pasta kesmek
adetinin ise tarihi kökeni ve amacı değişiktir. Zaten tek kat
olan şekli ve üzerindeki mumlar nedeniyle pasta görünüş olarak
da düğün pastasından farklıdır.
Pasta
sözcüğünü hep günümüzdeki anlamı ile kullanıyoruz. Aslında
tarihi gelişimi içinde 'kek' demek daha doğru olur. Doğum günü
pastasının bilinen tarihi Helen uygarlıklarına kadar uzanır. Bir
kutlama amacı ile ortaya çıkması ise Ortaçağda Almanya'da
olmuştur. 13. yüzyılda Almanya'da çocuklara gösterilen ilgi
belki bugünkünden bile fazlaydı. Doğum günleri bir festival
şeklinde kutlanıyordu.
Doğum
günü kutlaması sabaha karşı, şafakta, gün ağarırken
başlıyordu. Üstü yanar mumlarla süslenmiş pasta (kek) eve
getirildiğinde çocuk uyandırılıyor, pastanın üstündeki
mumların ise yemek vakti gelene kadar devamlı değiştirilerek
sürekli yanar halde kalmaları sağlanıyordu. Yemeğin başında
çocuk mumları üfleyerek söndürüyor ve şölen başlıyordu.
Pastanın
üzerindeki mumların sayısı çocuğun yaşından bir fazla
oluyordu. Bu bir fazla mum, bir gün sönecek hayatın ışığını
simgeliyordu. Ayrıca çocuğa bir çok hediyeler getiriliyor, o gün
istediği, sevdiği yiyecekler hazırlanıyordu. Yani o zamanlarda
doğum günü kutlamaları çocuklara yönelikti.
Günümüzde
her yaştan insanın kutladığı doğum günü ve kesilen pasta işte
o zamanların bir adetinin devamıdır. Doğum günü pastasının
üstündeki mumları bir üfleyişte söndürmek, bu arada bir dilek
tutmak, eğer dilek gerçekleşirse bunu kimseye söylememek adetleri
de o günlerden kalmadır
Çinliler
yiyeceklerini niçin çubuklarla yerler?
Aslında
nedeni tam bilinmiyor. Bir görüşe göre, vakti zamanında Çin
imparatorlarından biri halkın ayaklanmasından korktuğundan,
eritilip silah olarak tekrar kullanılabilecek metal olan her şeyin
toplanmasını emretmiş. Ellerindeki bıçak, kaşık ve benzeri
şeyleri vermek zorunda kalan Çinliler ne yapsınlar, çaresiz bambu
kamışlarından yapılmış ince çubuklarla yemek yemeye
alışmışlar.
Akla
daha yatkın gelen diğer bir görüşe göre ise çubukla yemek
adeti Çinlilerin yiyeceklerini küçük parçalara bölüp yeme
alışkanlıklarından ve buna bağlı olarak zaman içinde çok
önemli bir ihtiyaçtan kaynaklanıyor.
Yemek
çubukları milattan bir yüzyıl önce doğmuş. Yemeği içindeki
yağa atıp karıştırarak pişirmeye yarayan tava benzeri kaplar
kullanılmadan önce yiyecekler odun ateşi üzerinde pişiriliyormuş.
Nüfus çoğaldıkça artan yiyecek ihtiyacından dolayı ormanlar
kesilip tarlalar açıldıkça bu sefer de odun, yani yakacak
sıkıntısı başlamış.
Zamanla
etleri ve sebzeleri çok küçük parçalara bölüp, yağ içinde
karıştırarak kızartmanın hem süratli pişmeyi hem de odundan
tasarrufu sağladığını görmüşler.
O
zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle, yemek masası kullanmak
zenginlere mahsus bir lüks olduğundan insanlar bir elleri ile
yiyecek veya pirinç tabağını tutuyor, yemek yemek için de sadece
diğer ellerini kullanabiliyorlarmış.
Çinlilerin
yemeklerinin bol soslu olduğunu söylemeye gerek yok. Yerken
çubukları kullanmak, her şeyi tek elle yemek zorunda olan
Çinlilerin bütün parmaklarının kirlenmesi sorununu çözdüğü
için hızla yayılmış. O zamanlar çubukların çok azı ağaçtan,
çoğunluğu fildişi ve kemiktenmiş.
Şimdi
artık ne metal ne de ağaç kıtlığı var. Zaten onların yerini
sentetik malzemeler çoktan almış durumda. Ne var ki bırakın
Çin'i, diğer ülkelerdeki bir çok insan bile bir Çin lokantası
bulup, çubuklarla yemeğe uğraşıp, Çin imparatorunun veya odun
yokluğunun yarattığı eziyete seve seve katlanıyorlar.
Yılbaşında
çam ağacı süsleme adeti nereden geliyor?
Yılbaşı
günlerinde, evin bir köşesinde, minik bir çam ağacı bulundurmak
ve onu süslemek adetinin kökeninin Almanya olduğu ileri sürülür.
Almanların 'cennet ağacı' adını verdikleri ve Adem ile Havva'nın
gizemli hikayesine dayanarak üzerini elmalarla donattıkları ağaç
köknardı.
15.
yüzyıldan sonra bu ağaçlara sadece meyve değil ekmek, bisküvi
gibi yiyecekler de asılmaya başlanmış, Protestanlığın
yayılması ile birlikte bunlara yanan mumlar da eklenmiştir. Adet
Avrupa'ya yayılırken aynı zamanda göçmenler tarafından
Amerika'ya da taşınmıştır.
Aslında
ağaçların ruhani törenlerde önemli bir sembol olarak yer alması
adeti çok eskilere, Hıristiyanlık öncesi zamanlara, hatta putlara
ve doğaya tapınıldığı zamanlardaki Mısır ve Çin
uygarlıklarına kadar uzanır. O devirlerde doğanın yeşilliği ve
ağaçlar sonsuz hayatın sembolleriydiler.
Benzer
şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde de yine Hıristiyanlıktan çok
daha önceki zamanlarda ağaçlar ruhani bakımdan kutsal kabul
ediliyorlardı. Kuzey Avrupa'da kış aylarında sadece bir kaç saat
süren gündüzler 21 Aralık'tan itibaren uzamaya başlarlar. Uzun
karanlık günlerin bittiğinin, gittikçe daha aydınlık günlerin
geleceğinin müjdesi olan Aralık ayının bu günleri de törenlerle
karşılanırdı.
Bu
adet Avrupa'da güneye indikçe değişerek yayıldı. Romalılar
zamanında takvimin başlangıcının, dünyanın yaratıldığı ay
olduğuna inanılan ve tabiatın canlanmasının müjdecisi olan Mart
ayından Ocak ayına kaydırılması ile kutlanacak tarihler
konusunda kafalar iyice karıştı.
Zamanla
Kuzey Avrupa ülkelerinin 'karanlığın bitişi' ayin ve
kutlamaları, Hıristiyan dünyasınca Hz. İsa'nın doğum günü
kabul edilerek -ki bu kesin değildir- Noel kutlamalarına
dönüştürüldü.
Bu
arada ağaçlar, özellikle çam ağaçları bu kutlamanın simgesi
olmaya devam ettiler. Her ne kadar yılbaşı günlerinde bir çam
ağacının süslenmesi tüm dünyada adet olduysa da bu günün dini
bakımdan bir özelliği yoktur. Dünyanın Güneş etrafındaki bir
turunu tamamladığı coğrafi bir konumdur.
Uygarlık
ve teknolojinin ilerlemesi ile çam ağacı üzerindeki mumların
yerlerini yanıp sönen minik renkli ampuller, elma, ekmek ve
bisküvinin yerini rengarenk süsler aldı. Günümüz insanı
ağaçlara tapmamasına rağmen onların kıymetini daha iyi biliyor.
Bir kaç günlük eğlence için çam ağaçlarını kesmiyor,
plastik taklitlerini kullanıyor.
Dünyanın
en çok söylenen şarkısı hangisidir?
Dünyada
şimdiye kadar en çok söylenmiş, halen de söylenmekte olan şarkı
hangisidir diye sorulsa hemen akla gelmeyebilir. Bu şarkı herkes
tarafından çok tanıdık, müziği ezbere bilinen bir şarkıdır.
'İyi ki doğdun -isim-' veya 'mutlu yıllar sana' şeklinde söylenen
doğum günü şarkısı.
Bu
şarkı yaratılırken doğum günlerinde söyleneceği kimsenin
aklına gelmemişti. 1893'de ABD'de, Kentucky'de öğretmen iki kız
kardeşin, öğrencilerinin sabahları söylemeleri için
besteledikleri bu şarkının orijinal adı da 'Good Morning to All'
yani 'Herkese Günaydın' idi.
Kardeşlerden
şarkının müziğini yapan Mildred Hİll aynı zamanda kiliselerde
org, konserlerde piyano çalıyordu. Şarkının sözlerini ise
Mildred'in dokuz yaş küçük kız kardeşi Patty yazmıştı.
Mildred 1916'da 57 yaşında öldükten birkaç yıl sonra
bestelediği şarkı 'Happy Birthday' (Mutlu doğum günü) adı
altında söylenmeye başlanacaktı.
Hill
kardeşler şarkının telif haklarını 1893 yılında almışlardı.
Ancak Robert Coleman isimli biri, şarkının bestesini kullanarak
sözlerini 'Happy birthday to you' olarak değiştirdi. Şarkı zaman
içinde o kadar yayıldı ki bestecileri bile unutuldu.
Ne
zaman şarkı doğum günü formatında Broadway'de, bir müzikalde
kullanılmaya başlandı, o güne kadar sesi çıkmayan üçüncü
kardeş Jessica mahkemeye başvurdu. Bestenin gerçekten kendilerine
ait olduğunu ispat etti ve şarkının tüm haklarına ailesinin
sahip olmasını sağladı. Bundan böyle şarkının ticari amaçla
kullanıldığı her yerde Hill ailesine telif hakkı ödenmesi
gerekecekti.
Bu
haber tüm dünyayı şok etti. Telefonla yarım milyon insana doğum
günlerinde melodiyi dinleten tanıtım ve pazarlama şirketleri
bundan vazgeçtiler, müzikaller bu parçayı ya repertuarlarından
çıkarttılar ya da şarkı şeklinde değil de düz okuma veya şiir
şeklinde söylettiler.
Onlar
telif hakkı ödememek için yollar ararken Dr. Patty Hill, 78
yaşında, uzun bir hastalıktan sonra ama şarkısının dünya
çapında bir doğum günü adeti olduğunu gördükten sonra öldü.
Günümüzde
bu şarkının telif hakkı Warner/Chappel Müzik Şirketi'ne
geçmiştir. Ticari amaçla kullanıldığı her yerde şirkete ödeme
yapma zorunluluğu vardır. Bu miktarın yılda l milyon dolara yakın
olduğu tahmin edilmektedir. Doğum günü kutlayacakların
bilgilerine sunulur.
Ne
zamandan beri çatal ve kasık kullanıyoruz?
Avrupa'da
Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin
ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca
yemek yerken eller kullanıldı. Tabii bunun da bir adabı vardı.
Yemek yerken kullanılan parmak sayısı o kişinin statüsünü
gösteriyordu. Normal insanlar beş parmaklarını kullanırlarken
asiller üç parmaklarını -yüzük parmağı kesinlikle
kullanılmadan- kullanıyorlardı.
Aslında
Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya
atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir.
Bunların çok küçükleri Türkiye'de Çatal Höyük'de yapılan
kazılarda bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl
öncesinde sofralarda yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları
tam anlaşılamamıştır.
Çatal
konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskana'da
(İtalya) ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara
insanlar 'Tanrının bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği
parmaklarla yenilebilir' diye şiddetle karşı çıktılar.
İnsanların
yüzyıllar boyu süren, yemek yerken çatal kullanmaya karşı
direnme gibi tavırların tarihte örneği azdır. 17. Yüzyıla
kadar süren bu direnmenin bir başka cephesi daha vardı. Yiyeceği
bıçakla tutup, ısırarak yemeye alışmış erkekler çatal
kullanmayı kadınsı bir davranış olarak görüyorlardı.
Bu
arada Fransız ihtilalinin biraz öncesinde Fransa'da yavaş yavaş
dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal
kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla birlikte
sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti de
gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer
yerlerine de yayıldı.
Kaşığın
kullanılmaya başlanması ise tarih kadar eskidir. İnsanlar, çatala
karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermemişlerdir. Bu,
şüphesiz sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir
alternatif olmamasından kaynaklanmıştır.
En
eski zamanlara ait kazılarda bile, taş, kemik, ağaç veya madenden
yapılmış kaşık veya benzeri şeylere rastlanmaktadır. Kaşıktaki
en önemli gelişmeler sapının şeklinde olmuştur.
Yemek
yerken çatal niçin sol elde tutuluyor?
Resmi
yemeklerdeki en sıkıcı durumlardan biri de budur. Sağ ellerini
kullanan insanlar için sol elle çatala hükmetmeye çalışmak
sıkıntı verir. Hele etin yanında, aynı tabakta pilav da varsa,
sol eldeki çatalla pirinç tanelerini düşürmeden ağza ulaştırmak
gerçekten alışkanlık ister. Bereket çorba kaşığı için böyle
bir kural yok da sıcak çorbayı üstümüze başımıza dökmeden
içebiliyoruz.
Çatal
- bıçak ile yeme adabımızı, kökeni saray ve asil sınıfına
dayanan Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman rahat hareket
etmeyi seven Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek uymazlar. Eti
sağ ellerindeki bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile bıçağı
takas ettikten sonra sağ ellerine aldıkları çatalla yerler.
Yemekte
eti kestikten sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa
alıp eti ağza götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar
sağ ele almak ve bu hareketi yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme
hızını düşürür. Yemeği yavaş yemek bazı toplumlarda yemeğe
saygı ifadesi olarak görülürken, bazı toplumlarda ise bu
davranış yemek adabı bakımından saygısızlık olarak
karşılanır.
Bir
görüşe göre Amerikalıların çatalı tutuş şekillerinin
ardında rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700'lü yılların
ortalarına kadar Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek
yerken sadece bıçak ve kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen
eti tutmaya yararken bıçak hem kesmeye hem de batırıp ağza
götürmeye yarıyordu. Daha sonraları sofralardaki bıçakların
uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten sonra kaşığı sağ ele
alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal
kullanılmaya başlanınca da aynı alışkanlık devam etti.
Avrupalılar
ise aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza
götürmek bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler.
Yemeğin temposunu düşürmek gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ
elini kullanan bir insan için bıçağı sol elle ileri geri hareket
ettirip eti kesmek zordu ama sol elle çatalı ete batırıp ağza
götürmeye alışılabiliyordu. Asil sınıfının her zaman
zorlayıcı ve göslerişe yönelik nezaket kuralları, çatal
kullanımı halka yayılınca da devam etti.
Avrupa'da
ve oradan yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol,
bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar
çatalı ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar.
Amerikalılar ise çatalı sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde
tutarlar.
Yemeklen
sonra tatlı yenilirken çatalın sağ elde olması ise hiçbir
kültürde görgüsüzlük anlamına gelmiyor.
Lodos
insanı niçin hasta eder?
Çoğu
insanlar sadece iki tür rüzgarın adını bilirler: Poyraz ve
Lodos. Poyraz kuzeyden eser soğuk getirir. Lodos ise güneyden eser,
sıcak ve baş ağrısı getirir.
Aslında
estikleri yönlere göre adlandırılan sekiz ana rüzgar vardır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yani
Lodos tam güneyden değil güneybatıdan eser. İmbat, meltem gibi
genellikle denizden karaya esen yerel rüzgarlar ise yöreye göre
özel adlar alırlar.
Belirli
havalarla insanın ruhsal durumu ve anti-sosyal davranışları
arasında ilişki vardır. Genel olarak ilkbaharla beraber va yaza
doğru suçların arttığını istatistikler göstermektedir. Aslın
da havalar ısındıkça insanlar çevreleri ile daha ilgisiz ve
enerjisiz olurlar ancak tarihte savaşlar, ihtilaller ve halk
ayaklanmalarının çoğu yılın bu bölümünde olmuştur.
Rüzgarlar
da iklim ve insan davranışını etkileyici faktörlerden biridir.
Rüzgar üzerinden geçtiği bölgelerin iklimini de taşır. Bu
iklimlerin rüzgarın estiği bölgedeki iklime göre farkı,
rüzgarın insan üzerindeki elkisini belirler. Örneğin kutup
bölgeleri ve civarlarında iklimler çok az farklı olduğu için
rüzgar önemli bir rol oynamaz. Yurdumuz ve benzeri bölgelerde
belirli yönden esen rüzgarlar çoğu kez olağan iklimi, sıcaklık,
nem ve basınç yapılarını aniden değiştirdikleri için az çok
insan hayatını etkilerler.
Genellikle
nemini bırakmış olan kuru güney rüzgarları, özellikle güneşli
havalarda iyice kızışır ve elektriklenirler. İşte Lodos adı
verilen bu kaprisli güney rüzgarları insanlarda ruhsal sıkıntı
yaratır. Baş dönmesine, gece uykusuzluğuna, baş ve mide
ağrılarının yanında huzursuzluk duygularına da yol açar.
Lodoslu günlerde trafik kazalarının, kalp krizlerinin, astım
nöbetlerinin, erken doğumların ve hatta intiharların sayılarının
arttığı gözlemlenmiştir.
Halk
arasında, genellikle yağmur getirdiği için "Lodos'un gözü
yaşlıdır" diye bir deyim vardır. İnsanların çoğu bir
barometre gibi havaya ve yağmur öncesine duyarlıdırlar. Havanın
dönmesinden çok az önce gerginlik, ruhsal çöküntü ve sıkıntı
belirtileri gösterirler.
Lodos'un
insanlar üzerinde yarattığı etkilerin sebepleri ve Lodos
rahatsızlıklarına ne gibi önlemler alınabileceği konusunda
çalışmalar devam etmektedir. İşin ilginç yanlarından biri de,
Lodos etkisi altında bulunan bir bölgeye yerleştirilenlerin ancak
bir kaç yıl sonra rüzgarın etkisinden rahatsız olmaya
başlamalarıdır.
Konu
rüzgardan açılmışken güncel bir tartışmaya da değinmeden
geçmeyelim. Rüzgar bir hava akımıdır, yani hava olmazsa rüzgar
da olmaz. Öyleyse Armstrong'un Ay'a ayak basar basmaz diktiği
bayrak nasıl dalgalanıp duruyor? Ay'da hava olmadığına göre
hangi rüzgar bu bayrağı sürekli dalgalandırıyor?
Ay'a
gidildiğine inanmayanlar tarafından delil olarak ileri sürülen bu
olay yolculuktan önce düşünülmüş, bayrak direğinin üstüne
çok ince yatay bir çubuk tutturulmuş ve bayrak yandan ve üstten
sabitlenmisti. İlk bakışta bayrağın dalgalanıyormuş izlenimini
veren bu durum fotoğrafa dikkatlice bakınca fark edilebiliyordu.
İnsanlar
niçin değişik dillerde konuşuyorlar?
Dünyadaki
6 milyar kişinin konuştuğu 3000'den fazla dil vardır ama dünya
nüfusunun yarısı bu dillerden yalnızca 15'ini konuşmaktadır. En
çok sayıda insanın konuştuğu dil ise Çin'deki Mandarin dilidir.
Yazı dili bütün Çin'de aynı olmasına rağmen halkın yüzde
70'i Mandarin dilini konuşur ve kuzeyde oturan bir kişi
güneydekinin konuştuğunu anlamaz.
Afrika'da
1000'e yakın dil konuşulmaktadır fakat 1 milyondan çok kişinin
konuştuğu dillerin sayısı 30'u geçmez. Hindistan'da 800'den
fazla dil konuşulmaktadır. Hatta bu kalabalık ülkede, her 12
kilometre gittikçe lisanın değiştiği söylenmekledir.
Genetik
bilimi, insanlığın dünyanın belli bir noktasında, çok büyük
bir olasılıkla Yakın Doğu'da doğarak yayıldığı ve dünya
üzerindeki iki toplum coğrafi olarak birbirinden ne kadar uzaksa
genetik yapılarının da o kadar farklı olduğu düşüncesini
doğrulamaktadır. Örneğin Çin, Japon gibi doğu milletleri
genetik olarak birbirlerine, Avrupalılar ise Kuzey Afrikalılara,
Ortadoğululara ve Hintlilere daha yakındırlar.
Dünyanın
bu genetik haritası ile konuşma lisanlarının yayılışı
paralellik gösterir. Teoriye göre milattan Önce 7500 yıllarında
tarımın başlaması ve hayvancılığın gelişmesi ile birlikte
Yakın Doğu'dan Avrupa'ya, Kuzey Afrika'ya ve Hindistan'a büyük
göçler olmuştur. Bu büyük göç dalgaları üç ana dil
gurubunun oluşmasına yol açmışlardır.
Diller
arasındaki akrabalığa, bir başka deyişle dillerin tarihsel
oluşumuna dayanan bu sınıflandırmada, ortak bir kökenden
kaynaklandıkları varsayılan diller aynı öbeğe konulmuştur.
Çelişkili olmalarına ve tam tatminkar açıklaması yapılamamasına
rağmen bu üç dil grubu şunlardır:
(1)
Hint-Avrupa dilleri,
(2)
Ural-Altay dilleri,
(3)
Hami-Sami dilleri.
Türk
dilleri Ural-Altay ailesinin Altay öbeğindedir. Büyük dil
öbeklerinin dışında sınıflandırılmalarına rağmen Kore,
Japon ve Eskimo dilleri de bu aileden gösterilir. Hami-Sami
dillerinin en belirgin örneği Arapça'dır. Çin-Tibet ve Kafkasya
dilleri, Avustralya, Afrika ve Amerika yerli dilleri bu ana
sınıflandırmanın dışmdadırlar.
Diller
ayrıca dilbilgisi yapılarına göre de dört sınıfa ayrılır:
(1)
Kelimelerin kısa kısa, ek almadan, cümle içindeki yerlerine göre
anlam yüklendikleri diller (Çin, Vietnam, vb.);
(2)
Zaman, kişi, olumsuzluk gibi tüm durumların fiilin köküne ek
gelmesiyle türetilen diller (Türkçe);
(3)
Dilbilgisi bağlantılarının fiil kökünde değişiklik yapılarak
ifade edildiği diller (Hint-Avrupa, Hami-Sami);
(4)
Sözcüklerle ekler birleştirilerek bir cümlenin tek sözcüğe
dönüştürüldüğü diller (Eskimo). Örneğin Eskimo dilinde
"takusariartorumagaluarnerpa" kelimesi "onun bununla
uğraşmaya gerçekten niyetli olduğunu sanıyor musunuz"
anlamına gelir.
Dünyadaki
bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin,
daha az kullanılanlara göre az sayıda harfle yazılmaları, yani
daha kısa olmalarıdır. Ayrıca hemen hemen bütün lisanlarda
vücudun kısımlarının ve organlarının isimlerinin bir çoğu
kısa kelimelerle ifade edilir. Türkçe'deki baş, bel, kaş, göz,
kas, dil, diş, el, kol, saç, aya, ten, diz, kan, boy, bel, kıl,
vb. gibi.
Lisanın
zenginliğinde milletlerin yaşadığı ortamın ve kültürün
etkisi vardır. Eskimo'lar ata, sadece at demekle yetinirken
Türklerde atın cinsine, yaşına, rengine göre değişik isimleri
vardır. Ancak bizler de 'kar'a sadece kar derken Eskimo dilinde
karın ve yağışını tanımlayan 32 kelime vardır.
Hayvanlara
sesleniş bile dillere göre değişir. Bir İngiliz tavuğunu
"bili-bili" diye çağırırsanız anlamaz. İngilizler
tavuğu "çak-çak" (chuck), Finliler "fibi-fibu"
diye çağırırlar ama hemen hemen bütün dillerde tavuğu kovalama
sesleri birbirlerine benzer; kış-kış, kuş-kuş, kş-kş,
kiş-kiş...
Müzik
notaları nasıl bulunmuştur?
Müzikteki
matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pisagor
(Pythagoras, M.Ö. 530-450) tarafından atılmıştır. Biz kendisini
okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız
ama Pisagor günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin
babasıdır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları
bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi,
coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları
yaratmıştır.
Pisagor
bilimi, bilim için düşünüyor, bilimin uygulamak onu
ilgilendirmiyordu. Bu nedenle 'bilgi seven' anlamındaki 'filozof'
sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pisagor tüm evrenin
sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu.
Pisagor'un
müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden
geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının demir
döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması
Pisagor'un ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli
aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar
almış.
Batı
müziği 9. yüzyılın başına kadar notalamadan habersizdi.
Eserler kulak yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılıyor, bu arada
değişime uğruyor, zamanla unutulabiliyordu. 9. yüzyılın ikinci
yarısında ilk notalama sistemi ortaya çıktı.
Arezzo'lu
Guido'nun (Gui d'Arezzo) notalama sisteminin seslerin yüksekliğini
kesin olarak belirtmeye başlamasıyla büyük bir ilerleme
kaydedildi. 11. yüzyılda notaların üzerine dizildiği beş
çizgiden oluşan "porte"nin kullanılmasıyla notaların
yüksekliği (do, re, mi,....) ve süresi (birlik, ikilik,
dörtlük,....) kesin biçimde belirlenebilir hale geldi.
Aslında
müziğin dört parametresi vardır: Yükseklik, süre, şiddet ve
tını. Bunlardan ilk ikisi zamanla genel kabul gören bir takım
işaretler sayesinde kağıt üzerine dökülebilmiş, şiddet ve
tını ise notanın yanında ek kelimelerle belirtilmişler ve kısmen
de yoruma açık bırakılmışlardır.
Çeşitli
sesleri belirtmek ve bunların birbirlerine karışmasını önlemek
için sesleri temsil eden notalara özel isimler verildi. Do, re, mi,
fa, sol, la, si. İngilizce'de ve Almanca'da ise notalar harflerle
gösterildi (C=do, D=re, E=mi, F=fa, G-sol, A=la, B=si-ing.-,
H=si-alm.-).
Nota
isimlerinden 'do'nun önceki ismi 'ut' idi. Sesli harfle başlayan bu
isim, notaları sırayla söylerken tutukluk yaptırdığından 12.
yüzyılda 'do' olarak değiştirildi. Almanya ve bazı ülkelerde
'ut' hala kullanılır.
'Si'
hariç diğer notaların isim babası Gui d'Arezzo'dur. Arezzo bu
adları Aziz Iohannes Battista ilahesindeki mısraların birinci
hecelerinden alarak takmıştır. Yedinci notanın adı uzun zaman
'B' olarak kalmış, sonradan 13. yüzyılda Sanete Iohannes
kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen 'si' adını almıştır.
Notalamanın
keşfi ve gelişimi müzik pratiğine olağanüstü bir gelişme
ortamı yaratmıştır. Notalama, icracıyı ezberden kurtararak hem
müzik parçalarının uzamasına hem de çeşitli dönemlere ve
ülkelere ait notalanmış eserlerin katılmasıyla repertuarın
zenginleşmesine ve çeşitlenmesine imkan vermiştir. Nota sayesinde
bir müzisyen bilmediği bir müzik parçasını icra edebilmek için
tek başına yeterli bir hale gelmiştir.
Gün
ve ay isimleri nereden geliyor?
Tavla
oynayanlar Farsça altıya kadar saymasını bilirler (yek, du, se,
cihar, penç, şes). Şimdi de yedi sayısını öğreniyoruz. Farsça
yedi 'heft' dir (veya hefte). Yedi günlük 'hafta' ismi de buradan
alınmıştır. Halen Türkçe'de kullandığımız gün isimlerinin
kökenlerinin neler olduklarını biliyor musunuz?
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Günümüzde
kullandığımız ay isimlerinin geldikleri yerler de karışık.
Hicri takvimdeki Arabi ay isimlerinin bugün hiçbirini
kullanmamamıza rağmen yine de Şubat, Nisan, Haziran, Temmuz ve
Eylül aylarının isimlerinin kökenleri Arapça ve Süryani-ce,
Kasım ayının ise Arapça.
İşin
daha ilginç yanı bunlardan Şubat, Nisan, Temmuz ve Eylül hemen
hemen aynı telaffuzla Yahudi takviminde de yer alıyorlar. Gelin
ayların isimleri ve kökenlerine bir göz atalım.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir
hafta niçin 7 gündür?
Bir
gün Güneş'in doğduğu zamandan ertesi gün doğacağı zamana
kadar geçen süredir. Bir ay ise Ay'ın aynı evresinin gökyüzünde
tekrar göründüğü zamana kadar geçen süredir. Çok eskilerde bu
zaman birimleri insanların hayatlarını organize edebilmeleri için
yeterliydi.
Zamanla
bir günden uzun, bir aydan da kısa bir zaman birimine ihtiyaç
duyuldu. Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak
kullanmaya başladılar. Sonraları Yunanlılar, Çinliler ve
Mısırlılar 10 günlük, Romalılar ise 8 günlük haftayı
kullanmaya çalıştılar.
Bir
hafta olarak kabul edilen yedi günlük sürenin kaynağı tam olarak
bilinmiyor. En kuvvetli tez bu sürenin Ay'ın evrelerinden
kaynaklandığına dayanır. Ay'ın dört evresinin (yeni ay, ilk
dördün, dolunay, son dördün) sürelerine en yakın olan tam gün
sayısı yedidir.
Ancak
bu doğal ve astronomik temelin yanı sıra astrolojik bir inanışın
da, ta Babilliler zamanından itibaren, yedi günün bir hafta olarak
seçilmesinde rol oynadığı ileri sürülüyor. İlk çağlarda
bilinen beş gezegen ile Güneş ve Ay'ın toplam sayısının yedi
oluşu bu sayıya gizemli ve uğurlu bir sayı olarak bakılmasına
neden olmuştur.
Daha
sonraları dinlerde göklerin yedi kat oluşuna inanış, müzikteki
ana nota ve tabiattaki ana renk sayılarının da yedi oluşu bu
sayının gizemini iyice arttırmıştır. Takvimde yedi günlük
haftanın resmiyet kazanması ise milattan sonra 327 yılında Roma
İmparatoru I. Constantinus'un çıkardığı bir emirle olmuştur.
Tevrat'ın
yaratılış (tekvin) anlayışına göre Tanrı evreni 6 günde
yaratmış, yedinci günde de (cumartesi) dinlenmiştir.
Hıristiyanlar haftayı Tevrat'taki şekliyle kabul ettiler, yalnız
Hz. İsa'nın diriliş hatırasına yedinci günü değil de birinci
günü, yani pazarı 'Tanrı Günü' olarak kabul ettiler.
İslam
dininin doğuşundan sonra da yine yedi günlük hafta süresi
benimsendi. Ancak Hz. Muhamnıed'in müminleri mescitte toplayıp,
namaz kıldığı, hutbede devlet ve günlük işleriyle ilgili
açıklamalar yaptığı altıncı gün (cuma) dinlenme günü olarak
kabul edildi. Türkiye Cumhuriyeti'nde 27 Mayıs 1935 tarihinde
yayımlanan bir kanunla tatil günü cumadan pazara alındı.
1792
yılında Fransa takvim yapısını değiştirerek 10 günü bir
hafta kabul etti ama yürütemedi. Rusya 1929'da 5 günlük hafta
uygulamasına geçti, sonra bir haftayı 6 güne çıkardı ve
sonunda pes ederek 1940'da 7 günlük haftaya geri döndü.
Satrançta
Şah niçin o kadar pasiftir?
Satranç
oyununda Şah koruma altındadır. O sanki bir köşede korkudan
sinmiş bir şekilde olanlara bakan, titrek adımlarla birer birer
ilerleyen, arada sırada 'hadi ne zaman rok yapacaksanız, yapın'
diye inleyen bir insan görünüşü verir. Halbuki vezir, satranç
tahtasını oradan oraya dolaşarak, atlayarak, zıplayarak, rakibi
yıpratarak, son derecede etkin bir şekilde hareket etmektedir.
Bu
taşın bizdeki adı vezir (bakan gibi bir şey) olduğu için bu
hareketlilik normal görülebilir ama Batı ülkelerinin bu taşa
kraliçe anlamında 'queen' adını verdiklerini düşünürseniz
ortaya tuhaf bir durum çıkar. Hele satrancın tarihinin 7.
yüzyıldan öncesine gittiği göz önüne alınırsa, o zamanlar
daima ordularının başında savaşa giden krallara, şahlara
satrançta niçin böyle pasif bir rol verilmiştir, anlaşılmaz.
Satrancın
ilk olarak 6. yüzyıl içinde Hindular tarafından oynanmaya
başlanıldığı, daha doğrusu Hinduların 'chaturunga' (şaturanga)
isimli oyunundan geliştiği ileri sürülüyor. 'Chaturunga' sözcüğü
Sanskritce'de 'dört kol', 'dört kollu ordu' veya 'dört silah'
anlamına gelmektedir.
O
zamanki Hint ordusu dört bölümden oluşuyordu. Filler, savaş
arabaları, süvariler ve piyade. Bugün bu dört kola, fil, kale, at
ve piyon diyoruz. Avrupa savaşlarında fil kullanılmadığı için
bu taşa piskopos (bishop) adı verilmiştir. Bizdeki at Arapçada
süvari, Avrupa'da ise şövalye olarak adlandırılmıştır. Yani
medeniyetler satranç terimlerinde kendilerine göre bazı
değişiklikler yapmışlardır.
Şaturanga
Hindistan'dan önce İran'a geçti ve geçerken ismi. 'şatrang'
oldu. Arap orduları onu 1000 yıl kadar önce, fethettikleri İspanya
üzerinden Avrupa'ya getirdiler. Araplar oyuna 'şatranj' veya
'al-şah-mat' (şah ölü) ismini verdiler. Ancak şah oyunda hiçbir
zaman ölmez, diğer taşlar gibi oyun tahtasının dışına
çıkartılamaz. Vatanı olan karelerde kımıldayamaz hale gelince
esir düşer. Satranç ismi Türkçeye Arapçadan girmiştir.
İlk
oynanış şeklinde bugünkü hareket kabiliyetindeki bir vezir veya
kraliçe yoktu. Gerçi şahın yanında Araplar tarafından akıllı
adam diye isimlendirilen bir taş vardı ama hareket imkanı çok
kısıtlıydı. Sadece bir kere o da çapraz olmak koşuluyla
ilerleyebiliyordu.
Asırdan
asıra, ülkeden ülkeye satranç oyunu gittikçe gelişti ve bazı
değişikliklere uğradı. Avrupa'ya ulaştığında vezirin ismi
kraliçe oldu ama hareket imkanı hala kısıtlıydı. Bununla belki
o yıllarda Avrupa'da yaşayan güçlü kraliçelerin, krallarının
daima yanında olup onları kollamaları şeklinde sosyal bir
bağlantı kurulabilir.
Bu
şekli ile satranç oyunu çok yavaş oynanabildiğinden oyunu
süratlendirmek için kraliçe (vezir) ve filin güçleri, yani
hareket imkanları arttırıldı, etkinlik sahaları genişletildi.
Bir başka kural değişikliği ile satranç tahtasının karşı
kenarına varabilen bir piyonun kraliçe (vezir) olabilmesi imkanı
tanındı.
Bu,
çok çağdaş ve demokratik bir değişimdi. Taşların en güçsüzü
ve alçak gönüîlüsü piyade, işlerinde sebat eder ve başarı
ile ilerlerse en güçlü taş olabiliyor, hatta karşı tarafın
şahını mat ederek en son sözü söyleyebiliyordu. Avrupa'da gün
geçtikçe gelişen demokrasi, yıkılan krallıklar satranca da
yansıyordu. Şah artık örneği çok az kalmış, güçsüz
monarşik hükümdarlar gibi köşesinden pek çıkamıyordu.
Gerçeği
oyunda iken ikinci bir kraliçenin ortaya çıkması ise başlangıçta
oyuncuların kafasını karıştırdı ama hangi şah bir yerine iki
kraliçesinin olmasını istemez ki!
Arabaların
arka camları niçin tam açılamıyor?
Bilindiği
gibi pek çok model binek arabalarda arka kapıların camları dibine
kadar tam açılamaz. Yaklaşık üçte bir mesafeye gelince
dururlar. Tabii bu sürücüler için bir problem değildir. Onlar ön
camları tam açıp püfür püfür giderler. Klimalı araç sayısı
çoğalıp tüm camların kapalı tutulması durumu ortaya çıkınca
arka camların tam açılamaması konusu gündemden iyice düşmüştür.
Arabaların
arka camlarının tam açılmamasının içeriye egzos gazı, böcek
veya gürültü girmesiyle ve arabanın emniyetiyle biri alakası
yoktur. Arabaları dizayn eden mühendisler bunu kullanıcıların
çocuklarının arabadan sarkmamaları için tercih ettiklerini
söylüyorlar. Hatta arka camların açılmaması için arabaya kilit
dahi koyuyorlar.
Gerçek
ise farklıdır. Performansı en yüksek arabayı yapabilmek için
katlanılması gereken bir durumdur bu. Dikkat ederseniz orta ve
küçük boy arabaların çoğunda arka tekerlekler arka kapılara
çok yakındır. Bu nedenle ön ve arka kapıların şekilleri
farklıdır. Ön kapıda camın dibine kadar girmesi için yer varken
arka kapılarda tekerleğin ve çamurluğunun konumlarından dolayı
alt kısım daraldığından yer yoktur. Bu, şekilden dolayı zaten
arka kapıdan inmek de daha zordur. Cam, kapının düz devam eden
kısmındaki yuvasına kadar inebilir, daha sonra gidebileceği bir
yer yoktur.
Peki
arabalarımızın kapıları niçin arkadan öne doğru açılıyor?
Bir sürücü olarak kapınızı hep sol elle açtığınız
dikkatinizi çekti mi? Kapı arkadan öne doğru açıldığından
zaten sağ elle hiç denemeyin sorun yaşarsınız. Arabaların ilk
yapıldıkları zamanlarda kapıların menteşe ve kilit sistemleri
bugünkü kadar sağlam değildi. Ancak insanların çoğu sağ
ellerini kullandıklarından sürücü tarafındaki kapı önden
arkaya açılır şekilde yapılıyor, diğer kapı(lar)da da bu
şekle uyuluyordu.
Bu
durum hareket halinde iken aniden açılan kapının karşıdan gelen
hava akımıyla kapanamamasına hatta kopmasına yol
açabiliyordu.
Bu nedenle kapıların arkadan öne doğru açılır şekilde
yapılmasına başlandı. Artık kilit kazara boşalsa bile karşıdan
gelen hava akımı kapının açılmasına müsaade etmiyordu.
Konu
arabalardan açılmışken fabrikadan yeni çıkmış arabalardaki
güzel kokudan da söz edelim. 'Yeni araba kokusu' denilen ve
insanların hoşuna giden bu koku tek bir koku olmayıp, birçok
kokunun birleşmesinden oluşan çok özel bir kokudur. Zamanla
kaybolur ve arabaya asılan suni koku yayıcılardan hiçbirinin
kokusu onun yerini tutamaz.
Bu
koku, boya ve boyadan önce kullanılan astar boya, konsolda, pencere
ve kapılarda kullanılan lastik ve plastik malzemelerin kokularının
bir karışımıdır. Bunlara yapıştırıcıların, izolasyon
malzemelerinin, koltuklardaki kumaşın, deri parçalarının ve
döşemelerde kullanılan vinilin kokuları da karışır. Ortaya çok
özel ve taklidi imkansız bir koku çıkar.
Filmlerde
tekerlekler niçin ters döner?
Bunun
için önce şunu bilmemiz lazım. Filim kamerası ile fotoğraf
makinesi arasında teknik açıdan büyük bir fark yoktur. Fotoğraf
makinesinde her deklanşöre basışta film karesine bir görüntü
kaydedilir, film kamerasında ise akan film üzerinde saniyede 24
görüntü karesi kaydedilir. Bunu aynı hızda perdeye yansıtırsanız
gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları
algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür.
Şimdi
gelelim filmlerdeki tekerlekler meselesine. Kovboy filmlerindeki at
arabalarının veya trenlerin tekerlekleri aracın hareketi ile
ileriye doğru dönmeye başlar. Aracın hızı arttıkça perdede
görüntüdeki tekerleğin dönüş hızı gittikçe yavaşlar, bir
an durma noktasına gelir ve sonra araç ileri doğru gitmesine
rağmen tekerlekler tersine dönmeye başlarlar, daha doğrusu
gözümüze öyle görünürler.
Tekerlekleri
saniyede 24 defa dönen ve hızla giden bir at arabasını düşünelim.
Bunu saniyede 24 kare çeken bir kamera ile görüntülersek her kare
tekerleğin aynı pozisyonunu aynı noktada görüntüleyeceği için
gözümüz tekerleği duruyormuş gibi algılar.
Tekerleklerin
dönüş hızına bağlı olarak filmin her karesi tekerleğin tam
tur atmamış halini görüntülerse bu sefer de tekerlekler geri
dönüyormuş gibi görünürler. Gerek at arabaları ve gerekse
trenlerde tekerleğin merkezi ile çevresi arasında bağlayıcı
elemanlar olduğundan bunların pozisyonları ve sayıları daha
değişik dönüş hızlarında da benzer görüntüyü vererek gözü
iyice yanıltır. Bu tekerlekler düz daire şeklinde bir kapakla
kapatılmış olsalar bu görüntü yanılgısı olmayabilir.
Sinema
konusunda en çok merak edilenlerden biri de sessiz sinema
zamanındaki eski filmlerde insanların niçin hızlı hareket
ettikleridir. Aslında bunun iki nedeni vardır. Birincisi ilk
filmlerin saniyede 16 görüntü geçecek şekilde çekilmesidir.
Bunlar günümüzün saniyede 24 görüntü veren makinelerinde
oynatıldığı zaman hareketler neredeyse yüzde elli
hızlanmaktadır.
Diğer
sebep ise eski filmlerin çoğunluğunu oluşturan komedilerin bu
şekilde gösterilmesinin filmi daha gülünç kılmasıdır. Bu
nedenle o zamanlarda, yani 1915 yılı civarında bile bazı komedi
filmleri düşük hızda çekilir, saniyede 16 görüntü hızıyla
oynatılarak karakterlerin daha komik görüntü vermeleri
sağlanırdı. Günümüzdeki filmlerde bile bazen karakterler hızlı
hareket ettirilerek komedi, yavaş hareket ettirilerek romantizm veya
daha fazla şiddet etkisi yaratma yollarına başvuruluyor.
İnsanlar
ne zamandan beri ayakkabı giyiyor?
Ayak
yere basarak vücudun tüm ağırlığını taşır. İnsan
gövdesinde en ağır görev ayaklara düşer. Yetişmiş bir insanın
vücudunda 206 kemik vardır, bunların neredeyse dörtte biri, 62
adedi ayak ve bacaklarımızdadır. Vücut ağırlığını taşıyan
ve hareketi sağlayan bu organın bakımı ayakkabı ile başlar.
Ayak
kemikleri yere düz basmaz. Taban çukuru denilen içbükey bir
kubbenin iki ucuna ve kenarlarına basılır. Ayağın taban kısmının
yapısı oldukça karışıktır. Burada birçok kas, kiriş, damar
ve sinir yer almaktadır. Vücudumuzdaki kasların içinde en güçlüsü
tabanlarımızda bulunur. İnsanın en hassas bölgelerinden biri
olan bu bölgeyi korumak insan hayatı için çok önemlidir.
Çoğu
ayakkabı 'taban' adı verilen ve kullanıldıkça eskiyen kalın bir
alt parça ile 'saya' adı verilen ve ayağı saran daha ince bir üst
parçadan oluşur. Ayakkabılar dünyada çok farklı iklimlerde
yaşayan insanların yaşam şartlarına göre değişiklik
gösterdiği gibi tarih boyunca moda da ayakkabıların şekilleri
üzerinde çok etkili olmuştur.
Gerçi
İspanya'daki 12 - 15 bin yıl öncelerine ait mağara resimlerinde
erkeklerde deri, kadınlarda kürkten yapılmış giysiler görülüyor
ama dünyadaki en eski ayakkabı izine, kuruyan çamur içinde
sertleşip günümüze kadar kalmış olarak Mezopotamya'da
rastlanmıştır.
Günümüzdeki
anlamı ve şekli ile ayakkabının ilk olarak sandalet şeklinde
sıcak iklimli ülkelerde ortaya çıktığı sanılıyor, ilk
ayakkabılar ham deri, ayağın girebileceği şekilde bir zarf
haline getirilerek yapılırdı. Bu ayakkabılar ayağın altını
kızgın kumlardan, üstünü güneş ve sıcaktan koruyorlardı.
Mısır
sanat eserlerinde hükümdar ve tanrılar daima çıplak ayaklı
olarak görülürler. Sandaletlerin ise bu devirde sadece ev içinde
giyildiği tahmin edilmektedir. Hititler bugün Anadolu'da çok az da
olsa hala kullanılan çarıklara benzer ayakkabılar giyerlerdi.
Ortaçağda
kızı evlenen bir baba onun üzerindeki otoritesini evleneceği
adama bir ayakkabı töreni ile devrediyordu. Bugün bazı Batı
ülkelerinde yeni evlenen çiftin arabalarının arkasına ayakkabı
bağlama adeti de o günlerden, kız babasının damadına kızının
ayakkabılarından birini vererek, artık onun himayesine girdiğini
belirtmesi adetinden kalmadır.
Avrupa'da
11. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar sivri burunlu ayakkabılar moda
oldu. Ortadoğu bölgesinde ise ayağı kızgın kumlardan korumak
amacı ile yüksekte tutabilmek için ayakkabılara topuk ilave
edildi. Avrupa'da 16. ve 17. yüzyıllarda bütün ayakkabıların
topukları kırmızı renge boyanıyordu.
Avrupa'da
18. yüzyıla kadar kadın ve erkek ayakkabıları farklı değildi.
Yüksekliği 15 santimetreyi bulan topuklu ayakkabıları Avrupa'da o
yıllarda sadece üst sınıfa mensup insanlar (tabii iki kişinin
yardımıyla) giyebiliyordu.
19.
yüzyıla gelene kadar tüm dünyada her iki ayak için de eş
ayakkabılar kullanıldığını yani ayakkabılarda sağ sol
farkının olmadığını biliyor muydunuz? Sağ ve sol ayaklar için
ayrı ayrı ayakkabı üretimine ilk olarak ABD'de, Philadelphia'da
başlandı. Altı lastik ayakkabılar ise ilk olarak 1916'da yine
ABD'de yapıldı ve bunlara 'ket' (ked) adı verildi. Botlar ise ata
binmenin yaygın olduğu soğuk ve dağlık bölgeler ile sıcak ve
kumlu çöllerde ortaya çıktılar. Kadınlar için ilk bot 1840
yılında Kraliçe Victoria için dizayn edildi. Bağcıklı rahat
yürüyüş ayakkabısı ise Birinci Dünya Savaşı sırasında
ortaya çıktı.
Osmanlı
Türkleri'nde de deri işleme sanatının çok gelişmiş olması ve
özellikle Yeniçeri Ocağı'nın at binmede uygun olan yumuşak deri
çizmelere gösterdiği ihtiyaç yüzünden ayakkabıcılık çok
gelişmiştir.
Bugün
artık en ilkel topluluklarda bile insanlar bir çeşit ayakkabı
giyiyor. Dünyada kaç çift ayakkabı var bilinmiyor ama uzayda
dolaşan bir çift olduğu biliniyor. Ay'a ilk ayak basan astronot
Neil Armstrong'un ayakkabıları dönüş yolculuğunda herhangi bir
hastalık veya bilinmeyen bir kirlenme tehlikesine önlem olmak üzere
dünyaya getirilmeyip uzaya bırakılmış. Şimdi uzayda dolanıp
duruyorlar. Diğer astronot ile daha sonra gidenlerin ayakkabıları
şimdi neredeler acaba?
Aynı
tarih niçin her yıl farklı güne geliyor?
Günlük
yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel,
ekonomik tüm aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız.
Takvimle ilgili en büyük güçlüğümüz sürekli 'şu tarih hangi
güne geliyor' sorusunu sormak zorunda kalışımızdır. Başta
milli bayram, kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı tarihin
her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde
sağlıklı planlama yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş
günlerinin değişmesi nedeni ile tüm kurumların hesap, plan ve
istalistiklerini de alt üst eder.
Bunun
sorumlusu Dünya'nın Güneş'in etrafındaki dönme süresidir. Çok
eski çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş'in görünür
hareketlerine göre düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa
Güneş Takvimi'ni kullanmışlardır. Ancak bu bir yılın süresi
bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar oluşmakta, bu da
ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.
Güneş
Takvimi'ni ilk kullananlardan Mısırlılar'da bir yıl 365 gün
(aslında 365 gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu.
Aradaki bu farktan dolayı, örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak
1508 yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.
Eski
Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay'ın evrelerine dayanan
29 ve 30'ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi'ni kullanmayı
tercih ettiler. Bu takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri
Güneş Takvimi'ne göre her yıl 11 gün kayıyordu. Ardarda iki
hilalin oluşması arasında geçen süre (29 gün, 12 saat, 44
dakika, 2,78 saniye) yine günün tam katı olmadığından Ay
Takvimi'nin de çok sağlıklı olduğu söylenemez.
Günümüzde
Ay Takvimi'ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay süreleri
hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk
gözlemlendiği aksam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış
sayıldığından, bir ayın kaç gün süreceği önceden bilinemez.
Farklı İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde
başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazan ayının son günü ve takip
eden bayramın ilk günü için karışıklık yaratır.
Nispeten
daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda
kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş
Takvimi'ndeki aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46
yılında Jul Sezar, diğeri de milattan sonra 1582 yılında Papa
Gregory XIII tarafından iki kez önemli değişiklik yapılmıştır.
Sezar
ardarda üç yılı 365 gün, dördüncü yılı ise 366 gün olarak
saptamıştır. Bu sürenin olması gerekenden 0,0078 gün daha uzun
olması, yıllar boyu birikerek 128 yılda fazladan bir gün
yaratması sonucunu doğurmuştur.
1582
yılına gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII
takvimi 10 gün ileri aldı. 4 Ekim'den sonraki gün 15 Ekim kabul
edildi. 10 gün yaşanmadan atlanmış oldu. Parasal hesaplar
karıştı, halk 'on günümüzü geri isteriz' diye gösteriler
yaptı.
Papa'nın
asıl önemli reformu 400'e böiünemeyen yüzyıllarda Şubat'ın 29
çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100,
2200 ve 2300 yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede
bir 29 gün olabilecekti. Bu sayede kullanılan takvim ile ideali
arasındaki fark yılda 0,00030 güne düşürülmüştü ki bu da
33.000 yılda l günlük kayma demektir ve çok önemli değildir.
Bu
takvimi İngiltere 1752'de, Rusya 1918'de, Türkiye ise l Ocak
1926'da kabul etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve
haftanın 7 gün olması nedenleri ile, belli bir tarihin her yıl
değişik güne rastlaması sorunu yine çözülemedi.
Dünya
Takvim Reformu Birliği'nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve
eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim
önerisi var ama henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende
yaratacağı karışıklığı ve maliyeti göze alıp bu takvimi
uygulama cesaretini gösterememektedir.
Aşçıbaşılar
niçin o acayip şapkaları giyerler?
Bir
kere kafalarına bir şeyler giymeleri zorunludur. Yoksa saçları
yiyeceklerin içine düşebilir. Ama aşçıların bu kafanın
üzerinde silindirik bir şekilde yükselen, ucu da balonumsu şekilde
kıvrımlarla biten beyaz şapkaları giymelerinin asıl nedeni
başkadır.
Bu
tıp şapkalarda, özellikle mutfakların çok sıcak ortamlarında,
hava şapkanın içinde rahatlıkla dolaşabilir ve aşçının
kafasını serin tutar, terlemeyi önler. Mutfağın kalabalık ve
hareketli yaşamında, aynı tip giysiler içindeki aşçılar
arasından aşçıbaşını ilk görüşte ayırt edebilmek için
onun şapkası biraz daha uzun ve ucu kıvrımlıdır.
Bu
şapkaların beyaz, yani boyasız olmalarının nedeni ise beyaz
kumaşın, boyalı kumaşa göre daha hijyenik olarak kabul
edilmesidir. Beyaz renk her yerde insanlarda temizlik, saflık, iyi
niyet ve barış duygulan uyandırır. Muharebe sırasında barış
mesajı göndermek isteyen birliklerin beyaz bayrak çekmelerinin
nedeni de budur. Gelinliklerin beyaz olması ise barıştan ziyade
saflığı ve masumiyeti simgeler.
İnsanlar
saatlerini niçin sol kollarına takarlar?
Özel
bir durum veya farklı olmak düşüncesi yoksa insanların çoğunluğu
saatlerini sol bileklerine takarlar. İlk anda insanların çoğunun
sağ ellerini kullanmaları, bu kolun daha hareketli olması
dolayısıyla saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığının
da daha yüksek olması nedeniyle sol bileğe takılmasının tercih
edildiği düşünülebilir.
Bu
düşünce şüphesiz doğrudur. Sağ ellerini kullanan insanların,
sağ kol düğmelerini iliklerken ne kadar zorlandıkları malumdur.
Peki sol ellerini daha çok kullanan solaklar da niçin saatlerini
yine sol bileklerine takıyorlar?
Saatin
ilk kullanılma yıllarında insanlar çoğunlukla cep saati
kullanıyorlardı. Bu saatlerin kurma düğmesi sağda '3' rakamının
yanındaydı. Sık sık kurulması gereken bu saatleri cepten
çıkartıp sol elle kurmak (hangi el daha baskın olursa olsun) çok
zordu. İnsanlar bu saatleri zaten yeleklerinin sol tarafında
bulunan ceplerinden sol elleri ile çıkarıp bakmaya ve sağ elleri
ile kurmaya alıştılar.
Daha
sonra kol saatleri de yaygınlaşıp kurma yerleri yine '3' rakamının
yanında olunca bunlar da sol kola takılır oldu. Zaten sağ
ellerini kullananlar bu elleri meşgulken ister cep ister kol saati
olsun saate sol kollarını kullanarak bakmayı tercih ediyorlardı.
Her
iki taraf da durumdan memnun olduklarından, saat üreticilerine
kurma yeri solda olan bir saat üretmeleri için piyasadan bir talep
hiç bir zaman gelmedi. Arlık pilli, güneş enerjili veya hareketle
kendi kendine kurulan saatler kullanılıyor ve kurmalı saatler
neredeyse tarihe karıştıysa da insanlar saatlerini sol bileklerine
takmaya devam ediyorlar.
Anneler
günü ne zamandan beri kutlanıyor?
Anneler
gününün nereden kaynaklandığını anlatanlar günün yaratıcısı
olarak hep annesini kaybetmiş olan küçük bir kızdan bahsederler.
Gerçekte ise bu fikri hayata geçiren Anna Jarvis annesini 1905
yılında kaybettiğinde 41 yaşındaydı.
Asıl
mesleği öğretmenlik olan 1864 doğumlu Anna Jarvis, 1902 yılında
babası ölünce annesi ile beraber ABD'de, Philadelphia'da yaşamaya
ve çalışmaya başladı. Üç yıl sonra 9 Mayıs 1905'de de
annesini kaybetti. Sürekli annesi ile beraber yaşamasına rağmen
öldüklen sonra "Ona hayatta iken gerekli ilgiyi
gösteremediği"ne inanıyor ve bunun ezikliğini duyuyordu.
İki
sene sonra Mayıs'ın ikinci pazarında, annesinin ölüm
yıldönümünde arkadaşlarını evine çağırdı ve bu günün
anneler günü olarak ülke çapında kutlanması fikrini ilk onlara
açtı. Fikir kabul gördü, anneler memnun kaldı, babalar itiraz
etmedi, Amerika'nın önde gelen bir giysi tüccarı da finansal
desteği sağladı. İlk anneler günü Jarvis'in annesinin 20 yıl
süresince haftalık dini dersler verdiği Grafton'daki bir kilisede,
10 Mayıs 1908'de, 407 çocuk ve annesinin katılımı ile kutlandı.
Jarvin her bir anneye ve çocuğa kendi annesinin en çok sevdiği
çiçek olan karanfillerden birer tane verdi. O günden sonra,
temizliği, asaleti, şefkati ve sabrı ifade eden beyaz karanfil
Amerika'da anneler gününün sembolü olarak kabul edildi.
Sıra
anneler gününü "milli bir gün" olarak kabul ettirmeye
gelmişti. Jarvis, tarihte tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen
en başarılı mektup yazma kampanyası ile gazete patronlarından
işadamlarına, devlet adamlarından din adamlarına kadar
ulaşabildiği herkese bu fikrini iletti. Fikir o kadar çok ve çabuk
kabul gördü ki, Senato onaylamadan çok önce, bir çok eyalet ve
şehirde anneler günü kutlamaları gayrı resmi olarak
başlatılmıştı bile.
Sonunda
8 Mayıs 1914'te Senato'nun onayı, Başkan Wilson'ın da imzası ile
Mayıs'ın ikinci pazarı 'Anneler Günü' olarak resmen ilan edildi.
Çok kısa sürede diğer ülkelere de yayılan bu gün çiçek ve
tebrik kartı satışlarının tavana vurduğu bir gün oldu.
Anna
Jarvis sonunda muradına ermiş, kampanyasını başarı ile
sonuçlandırmıştı ama kendi hayatı pek mutlu sonla bitmedi.
Yoğun çalışmadan evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya fırsat
bulamadı. Her anneler günü onun için bu yönden acı oldu.
Daha
ziyade dini ağırlıklı bir kutlama olarak düşündüğü bu
günden ticari çıkar sağlamaya çalışanlara karşı hukuki savaş
açtı. Davaların hepsini kaybetti. Dünyadan elini eteğini çekti.
Bütün gelirlerini hatta ailesinden kalan evini bile kaybetti.
Kalan
hayatını adadığı, gözleri görmeyen kız kardeşi Elsinore'da
1944'de ölünce sağlığı da tehlikeye girdi. Dostları ona destek
vererek son yılını sanatoryumda geçirmesini sağladılar. Bütün
dünya annelerinin en azından senede bir gün mutlu olmalarını
sağlayan Anna Jarvin, mutsuz, yarı görmez ve yalnız bir şekilde
1948'de 84 yaşında öldü.
Ülkemizde
de Türk Kadınlar Birliği'nin girişimi ve önerisi üzerine 1955
yılından beri Mayıs ayının ikinci Pazar günü 'Anneler Günü'
olarak kutlanmaktadır.
Devekuşları
niçin başlarını kuma gömerler?
Bu
inanç ve görüşün nereden kaynaklandığı bilinmiyor. Güya
devekuşu başını kuma gömünce düşmanlarını ve gelecek
tehlikeyi görmez, onun için de rahatlarmış. Güney Afrika'da 80
sene boyunca yapılan gözlemlerde böyle bir olay görülmemiştir.
Hiçbir devekuşu kafasını kuma gömmeye teşebbüs etmemiştir.
Zaten bunu yaparlarsa boğulacakları da kesin.
Her
ne kadar beyinleri gözlerinden küçük olsa da, kuş dünyasının
en akıllılarından olmasalar da, devekuşları kendilerini gizlemek
için başlarını kuma gömecek kadar da aptal değillerdir. Bu
görüntünün asıl nedeni devekuşu yavrularının yırtıcı
hayvanlarım saldırılarına karşı açık ve korumasız
olmalarıdır. Onlar yetişkin devekuşları gibi hızlı koşup
kaçamazlar. Bir tehlikeyi sezdiklerinde aniden kendilerini
bulundukları yere bırakarak, hareketsiz kalıp çevreye uyum
sağlayarak düşmanlarının dikkatlerinden kaçtıklarını ümit
ederler.
Anne
devekuşları bazen bütün vücutlarını, kanallarını da açarak
toprak üzerine yatırırlar ve yavrularını güneşin kavurucu
etkisinden korumaya çalışırlar. Ayrıca devekuşlarının
dinlenirken boyun kaslarını rahatlatmak için veya çok sık olmasa
da uyurken bazen bu pozisyonu aldıkları biliniyor. Hatta bir görüşe
göre, bu pozisyonda kafalarını yere dayayıp düşmanlarının
ayak seslerini dinledikleri de ileri sürülüyor.
Daha
yumurtadan çıkar çıkmaz erişkin bir tavuk büyüklüğünde olan
devekuşu yavrularının uzun boyunları genellikle bej rengindedir
ve üzerlerinde siyah çizgiler vardır. Bu renklerle ot renkleri ve
gölgeleri karışarak iyi bir kamuflaj imkanı sağlar. Bu durumda
otların aralarına başlarını soktuklarında vücutları
görünürken boyun ve baş kısımları görülmez. Görülmeyen
başın kuma gömülmüş gibi insanlar tarafından algılanmasının
nedenlerinden biri de bu olabilir.
Bu
tip uçamayan büyük kuşların başlarını kuma gömme gibi
aptalca bir savunma sistemine zaten ihtiyaçları yoktur. İşitme ve
görme duyuları son derecede iyidir. Boylarının da avantajı ile
çevreyi çok iyi gözleyebilirler. Düşmanı diğer av adaylarından
önce sezebilirler.
Üç
metrelik boylarına ve 100 - 150 kilogramlık ağırlıklarına
rağmen saatte 50 kilometre hızla koşabilirler. Köşeye
sıkıştıklarında ise kolay teslim olmazlar. Çok seri ve kuvvetli
tekme atabilirler, uzun boyunları sayesinde düşmanı
yaklaştırmadan mücadele edebilirler.
Kumaşlar
yıkandıktan sonra niçin çeker?
Bir
kot pantolon aldığımızda hemen paçalarını boyumuza göre
bastırıp giymek isteriz. Ama daha sonra daha ilk yıkamada kumaşın
boyu ne kadar çeker endişesini yaşarız. Çünkü pantolonun
boyunu tekrar uzatmak artık mümkün değildir. O halde kumaşlar
yıkanınca niçin çekiyorlar? Islandıklarında mı çekiyorlar
yoksa kururken mi? Pantolonun boyunu ayarlamadan önce kaç kere
ıslatmalıyız? Sıcak suda mı daha çok çekerler, soğuk suda mı?
Yünlü
kumaşların veya giysilerin ıslanınca çekme olayı biraz
karışıktır, çünkü nem ve ısı şartları liflerin sadece
boylarını değil çaplarını da değiştirirler. Ham iplik, kot
kumaşı olmak üzere dokunurken dayanıklılığını arttırmak
için tabii boylarındaki liflere bükümler, yani bir çeşit
düğümler ilave edilir. Kumaş ıslanınca yün lifleri şişerler.
Liflerin bu genişlemesi ipliklerdeki bükümler arasındaki açıya
da tesir eder ve iplerin boylarının kısalmasına neden olur.
Aslında
kumaş ıslanınca lifler şişliğinden boyunun az bir miktar
uzaması gerekir ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun
yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş
boydan kısalır.
Kumaş
yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına
gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı,
çalkalama ve sabun -ki burada lifler arasında yağlayıcı görevi
görür- hepsi birden kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş
birkaç kere yıkandıktan sonra ölçüleri dengeye ulaşır ve
bundan sonra ne kadar yıkanırsa yıkansın boyca kısalmaz. Kumaşın
çekme miktarı ipliklerin boyutlarına, miktarlarına, dokunma
şekillerine, kıvrımlarına ve kumaşın geçmişine bağlıdır.
Bazen kumaşa giysi olarak dikilmeden önce özel bir çekme işlemi
uygulanır. Bu durumda kumaş ilerde yüzde birden fazla çekmez.
Çarşıdan
alınan kot pantolonların boylarından emin olmak için, paçaları
bastırılmadan önce sıcak, sabunlu suda kuvvetlice yıkanmaları,
sonra soğuk suyla durulanarak makinede kurutulmaları ve bu çevrimin
üç kere tekrarı tavsiye ediliyor.
Banyodaki
havlular niçin çabucak kokuyor?
Banyodaki
havlular yıkanıldıktan sonra, yani vücudumuz tertemiz iken
kullanılır ve sadece vücudumuza değerler. Buna rağmen birkaç
gün içinde bu havlular kokmaya başlarlar. Bunun sebebi vücudumuz
değil vücudumuzdaki ölü deri hücreleridir. İstediğimiz kadar
bol su ve sabunla yıkanalım, su ile birlikte kirlerin ve
bakterilerin gittiğini zannedelim, yine de vücudumuz üstünde ölü
deri hücreleri kalır ve kurulanırken bunlar havluya geçer.
Bundan
sonraki sorun havalandırmadır. Zaten havası devamlı nemli olan
banyolar küflenme için ideal ortamlardır. Bu nedenle banyoları
yıkanma sırasında değil de az sonra açıp havalandırmak
gerekmektedir. Aksi takdirde havluya sinmiş deri hücreleri süratle
kokuşmaya başlarlar.
Ellerimizi
yıkadığımızda sabunun görevi derimiz üzerindeki bakierileri
gevşetmektir. Ellerimizi bir havlu ile kuruladığımızda bu
gevşemiş bakteriler de havluya geçer. Dolayısıyla ellerimizi
sabunla yıkadıktan sonra kurulamadan ıslak bırakmanın temizlik
bakımından pek faydası yoktur.
Daha
ziyade halka açık yerlerde ve işyerlerinde tuvaletlerde kullanılan
elektrikli el kurutucuları elleri kuruturlar ama bakteriler yine
deride kalırlar. Bu nedenle temizlik açısından havlular, tabii ki
temiz olmak şartıyla, sıcak hava üfleyen elektrikli
kurutuculardan daha etkindirler.
Havluların
diğer kumaşlardan farkını yaratan, suyu kolayca emme özelliğini
veren, kullanılan ipliğin cinsi ve daha önemlisi havlu kumaşının
dokunuş biçimidir. Havlu kumaş, kumaşın iki yüzünde halka gibi
kıvrılmış iplikler bırakan, ana çözgüden ayrı bir çözgüyle
dokunur. Havlu kumaş yapımında daha çok pamuk ipliği kullanılır
ve özel bir işlemden (apre) geçirilerek su emme gücü arttırılır.
Türkiye'de
havluculuk 18. yüzyılın başından itibaren Bursa'da gelişmiştir.
Bunun nedeni Bursa'da kadife dokumacılığının dünya çapında
gelişmiş olmasıdır. Havluculuk, kadife dokumacılığınm bir yan
ürünü olarak doğmuştur. Havlu ismi de Hav'lı kumaş anlamında
Arapça'dan gelmektedir. 'Hav' Arapça'da kadife, çuha gibi
kumaşların yüzeylerindeki ince tüylere verilen addır. Hav'sız
olarak yapılan ve peşkir de denilen keten havlular ise ayrı bir
imalat konusudur.
Cam
neden saydamdır?
Cam
şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde
rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat
camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek
bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü
atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır.
Kumların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.
Katı
bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş
düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik
yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile
camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada
sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.
Cama
çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal
dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç
sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık
demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle
bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz.
Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.
Cam
saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri
niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir. Bir cismin
üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini
tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkle göründüğünü
biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz
olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte
görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde
geçirmekledir.
Kar
tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine
gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle
kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri
durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük
kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktar bir kapta
bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.
Nöbetçi
kulübelerinde niçin kum torbaları var?
Nöbetçi
kulübeleri çevreyi iyi gözetleyebilmek için zeminden yüksekte
inşa edilirler dolayısıyla iyi bir hedeftirler. Buradaki
nöbetçileri olabilecek ani bir silahlı saldırıdan koruyabilmek
için etrafına belirli yükseklikte kum torbaları dizilir. Bu kum
torbaları bir çok kişiye biraz ilkelmiş gibi görünebilir ama
bir çok malzemeden daha iyi ve daha pratik kurşun geçirmez
siperlerdir.
Kumun
kurşun geçirmemesinin sırrı kum taneciklerindedir. Boyları 0,05
milimetreden 2 milimetreye kadar değişen kum tanelerinin şekilleri
köşeli, yuvarlak veya karışıktır. Bu şekilleri nedeni ile bir
torbaya doldurulan kum taneleri arasında boşluklar kalır ve bu
boşluklar birbirleri ile bağlantılıdırlar.
Kum
torbasına büyük bir kinetik enerji ile giren merminin enerjisi,
aradaki bu boşluklar nedeni ile anında binlerce kum tanesine
aktarılır. Her aktarışta diğer tanelere daha azalarak geçen
enerji kısa sürede sönümlenir. Kinetik enerjisini aniden bu
şekilde kaybeden mermi de daha kum torbasını delip çıkamadan
durup kalır.
Aslında
kurşun geçirmez camlarda da prensip aynıdır. Bu tip camlar, cam
ve plastik, bir çok tabaka halinde, sandviç şeklinde
sıkıştırılarak imal edilirler. Bir bakıma arabaların ön
camlarına benzerler ama burada tabaka sayısı çok fazladır.
Kurşun
bu tip bir cama çarptığında tabakaları tek tek delmeye başlar.
Son tabakaya gelene kadar mermi bütün momentini ve enerjisini
kaybeder. Enerji kimseye zarar vermeden cam ve plastik tabakalara
geçer.
Bardaktaki
buzlar niçin birbirlerine yapışırlar?
Buzun
erimesi için sadece sıcaklık değil basınç da önemlidir.
Dağlardaki buzulların sık sık kayma nedenleri de budur. Buzulun
muazzam ağırlığının yarattığı basınç en alt tabakaların
erimesine, orada kaygan bir su tabakası oluşmasına neden olur.
Genellikle
yemeklerde içkiye veya suya atılmak için bu küpçükler bir kap
içersinde getirilir. Bir süre sonra bir tanesini almak
istediğimizde, bir kaçı birbirlerine yapışmış olarak gelirler,
bunları birbirlerinden ayırmak da hayli zor olur.
Bir
kabın içinde veya bardakta bulunan bazlar üst üste
yığıldıklarında her biri altındakine değdiği noktada bir
basınç oluşturur ve bu noktadaki çok küçük bir kısım erir.
Buradan hareket eden su çok az yanda bu iki buz küpçüğünün
birbirine en yakın olduğu noktada tekrar donar, iki küpçük
arasında sanki kaynak yapılmış gibi çok güçlü bir bağ
oluşturur. Artık ikisi tek bir parça gibi olduklarından bu
noktadan tekrar erimeleri de mümkün değildir.
Bir
buz küpünü buzluktan doğrudan elimizle almaya kalkıştığımızda
da elimize yapışır. Bu nedenle buzlukta suyu dondurmada kullanılan
kapların çoğu plastiktir. Peki elimizi veya dilimizi bir buz
parçasına veya çok soğuk bir metal yüzeye değdirince niçin
yapışıp kalıyor?
Bunun
nedeni parmaklarımızın ve dilimizin ucunda daima çok ince bir nem
tabakasının olmasıdır. Bu tabaka çok soğuk bir cisimle temas
ettiğinde anında donar. Örneğin çok soğuk, sıfırın altındaki
bir sıcaklıkta bir bayrak direğine dilinizle dokunursanız,
metaller çok iyi iletken olduklarından direk hemen üzerindeki
ısıyı dilin üzerindeki nem tabakasına yansıtır, dilin
üzerindeki bu nem tabakasının donmasına sebep olur. Artık direk
ile dilin arasında her iki yüzeye de yapışmış buzdan bir bağ
vardır.
Sonuç
olarak çok soğuk havalarda dilinizle metal yüzeylere dokunmayın.
Belki dilinizi çekerek kurtarabilirsiniz ama bir daha ömür boyu
yediklerinizden tat alamazsınız.
Elmas
gibi değerli bir taş cam kesmede nasıl kullanılıyor?
Antik
Çağ'da elmasın insanları görünmez yaptığına, kötü ruhları
kovduğuna ve kadınları cinsel açıdan etkilediğine inanılıyordu.
Günümüzde ise mücevherlerin bu kraliçesi, aşkın, çekiciliğin
ve zenginliğin simgesidir.
Elmas
aslında saf karbondan başka bir şey değildir. Elması yakabilecek
yüksek ısıya çıkılabilse hiç kül bırakmadan yanar. Tamamen
karbon olan yapısına rağmen mineraller içinde en serti olanıdır.
Genelde renksizdir ama hafif sarımsı gri veya yeşilimsi de
olabilir. Işığı kırma, yansıtma ve renk dağıtma özelliği
kuvvetlidir. Bu özelliklerinden dolayı çok kıymetlidir. Elmasın
değeri rengine, saflığına ve işleniş şekline de bağlıdır.
Peki
elmas bu kadar değerli ve az bulunan bir mineral ise nasıl oluyor
da cam kesmede, sert metalleri işleme ve delmede, torna ve matkap
uçlarında bol miktarda kullanılabiliyor? Nasıl oluyor da en küçük
bir parçası bile bir servet olan bu taş köşedeki camcının cam
kesme bıçağının ucunda bulunabiliyor?
Aslında
elması iki ayrı şekilde düşünmek gerekmektedir: Süs taşı
olarak ve endüstride. Süs taşı olan elmasın değeri dört 'C'
ile belirlenir. Bunlar; 'Carat=ağırlık', 'Clarity=şeffaflık',
'Colour=renk' ve 'Cut=işleniş'dir. Doğada bulunan elmasın
büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üstündedir.
Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 621 gram gelen Cullian'dır.
Süs
taşı üretimlerinin yan ürünleri ile süs eşyasına uygun
olmayan doğal elmaslar endüstride değerlendirilmektedir.
Piyasadaki elmas uçlar aslında elmas kumu olarak adlandırılan
bulanık elmaslardır. 'Karbonado' denilen bu ince taneli, kok
görünümlü elmaslar sondaj makinelerinde en sert taşları bile
delmede kullanılabilirler.
Endüstrinin
bu tür elmas uçlara olan talebi devamlı artarken, üretimin
artmaması yapay elmas üretimini gündeme getirmiştir. Yapay elmas
üretme tekniğinde prensip, yüksek basınç ve sıcaklıkla grafiti
elmasa dönüştürmektir.
Daha
düşük basınçta da, gaz fazındaki karbondan yapay elmas elde
edilebilmiş olup lens ve cam kaplamalarında, hoparlör diyafram
kaplamalarında (paraziti azaltmada), optik aletler ve transistör
telleri üretiminde ve diğer bir çok değişik alanlarda
kullanılmaktadır.
Süs
elması olarak da 0,2 gramın üstünde yapay elmaslar elde
edilebilmiştir ama maliyeti doğal elmas fiyatından on kat daha
pahalıya gelmektedir.
Peki,
elmas ile pırlanta arasında ne fark var biliyor musunuz? İkisinin
de aslı aynı, yani karbon kömüründen farksız taş parçaları.
Çok yüksek basınç ve sıcaklıkta, yerin 150 - 200 kilometre
derinliklerinde kristalleşmiş, daha sonra volkanik patlamalarla
yeryüzüne itilmiş saf karbondan oluşmuşlardır.
İşte
bu saf karbon, kesim veya şekline göre elmas ya da pırlantaya
dönüşür. Pırlanta daha parlak, kesim oranı daha fazla ve alt
kısmı kubbe gibidir. Elmasın alt kısmı düz ve yüzey sayısı
12 ile 37 arasında değişirken, pırlantanın kesimi daha zordur ve
yüzey sayısı 57'dir. Yani pırlanta elmastan daha değerlidir,
daha ince isçiliktir. Renkli olanlarına 'fantezi' denilir ki
fiyatları astronomiktir.
Saatin
saniye göstergesi ne işe yarıyor?
Bir
süreyi ölçmek veya bir şeyi ayarlamak için saatimizin saniye
göstergesine pek sık baktığımız söylenemez. Halbuki hemen
hemen tüm kol saatlerinde saniye göstergesi vardır. Tık tık
ilerleyen saniye göstergesinin belki de en önemli faydası,
kımıldadıklarını gözle fark edemediğimiz o yavaş akrep ve
yelkovanın yanında zamanın ne kadar hızlı akıp gittiğini bize
göstermesidir.
Günümüzde
özellikle erkek kol saatlerinde bırakın saniyeyi, onda birini bile
ölçebilen göstergeler var. Aslında saniyenin onda birinin
yaşantımızda ne derecede etkili bir zaman süresi olduğunun
farkına varamayız. Atletizmde kısa mesafe koşucularının
yaptıkları derecelerin değerlendirilmesi dışında pek karşımıza
çıkmaz.
Saniyeden
küçük zaman dilimleri biz insanlar için sıfır gibi bir şeydir.
Bu süreleri insanlar son yüzyılın başından itibaren ölçmeye
başladılar. Halbuki eski insanlar için zaman Güneş'in hareketi
demekti. Hayat o kadar yavaştı ki dakikaların insan yaşamında
hiçbir önemi yoktu.
Bırakın
tarihteki güneş ve kum saatlerini, 18. yüzyıla gelene kadar
kullanılan saatlerde bile dakikayı gösteren yelkovan yoktu. Saniye
ibresinin konulması ise 19. yüzyılın ortalarına rastlar.
Günümüzde fizikçiler saniyenin milyarda birini bile
ölçebilmektedirler.
Aslında
çevremizde saniyede değil, saniyenin binde birinde bile çok şeyler
olmaktadır. Bu sürede bir tren 2 - 3, uçak 25, ses 33 santimetre
yol alır. Dünya yörüngesi üzerinde 30 metre ilerlerken aynı
sürede ışık 300 kilometre uzağa ulaşır.
Canlılar
dünyası için de saniyenin binde biri pek kısa bir süre sayılmaz.
Henüz kan emmemişken, yani boş depo ile bir sivrisinek kanatlarını
saniyede 1000 kere çırpar. Diğer bir deyişle saniyenin binde biri
kadar bir zamanda kanatlarını kaldırır ve indirir.
İnsanlar
çok kısa bir zaman süresini belirtmek için göz kırpma süresini
esas alır ve "göz açıp kapayıncaya kadar" derler.
Halbuki göz kırpma 0,4 saniye, yani neredeyse yarım saniye kadar
sürer, ama bu arada sivrisinek 400 kere kanat çırpmnıştır bile.
Gelişen uçak teknolojisi sayesinde dünyada Güneş'in
hareketlerine bağlı zaman kavramları da biraz kafa karıştırır
hale geldi. Örneğin aralarında yeterli mesafe olan iki kent
arasında batıya doğru uçan bir uçak, birinci kentten sabah
09:00'da kalkıp, binlerce kilometre yol katettikten sonra ikinci
kente aynı gün yine sabah 09:00'da inebilir, tabii yerel saatle.
Bu
gelişmeler doğrultusunda zamanı ölçmek için artık Güneş'e de
güven kalmadı. Çünkü Dünya üzerinde 77. paralelde saatte 450
kilometre hızla batıya doğru uçan bir uçakta bulunanlar Güneş'in
hiç batmadığını, gökyüzünde hep aynı yerde asılı kalmış
olacağını göreceklerdir. Bunun nedeni 77. paraleldeki bir
noktanın, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sırasında
saatte 450 kilometre hızla doğuya doğru yol almasıdır. Yani
gökyüzündeki Güneş ile uçağın hızları aynıdır.
Yeryüzünden
250 - 300 kilometre yükseklikte bulunan astronotlar için Güneş 24
saat boyunca 16 kez doğar ve batar. Çünkü uzay aracı Dünya
çevresindeki bir dönüşünü yaklaşık 90 dakikada tamamlar.
Niçin
otellerin kapıları döner kapıdır?
Özellikle
içine girer girmez geniş bir alanla karşılaştığınız ve diğer
katlara buradan merdiven veya asansörle çıktığınız, banka,
otel veya benzeri binalarda ana giriş kapılarının döner kapı
tipi olduğunu görmüş, belki de dört kanatlı olan bu kapıların
bir gözüne acele ile iki kişi birden girmeye çalışıp zorluk
yaşamışsınızdır. Döner kapıların tek amacı enerji
tasarrufudur.
Bu
tip büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır ve
ısınan hava sürekli yukarı doğru yükselir. Dışarıdaki soğuk
hava kapının önünde onun yerini alabilmek için kapıyı açmanızı
beklemektedir. Bina dışına açılan normal bir kapıyı
açtığınızda dışarıdaki soğuk hava sert bir rüzgar şeklinde
içeriye hücum eder.
Bu
arada içerde yükselmekte olan sıcak havanın az miktarda da olsa
giren soğuk hava ile yer değiştirip açılan kapıdan dışarı
kaçması mümkündür. Bu sırada binanın iç ısısı düşer,
kazanlar veya klimalar daha sık devreye girer ve tekrar normal ısıya
ulaşabilmek için belirli bir enerji (motorin, elektrik, vb.)
harcanır. Özellikle çok kişinin sık sık girip çıktığı
binalarda döner kapılar bu ısı kaybını en aza indirir. Döner
dört kanattan ikisinin arasına girerken, kapılar dönüp
önünüzdeki kanat sizin içeri girmeniz için yeterli aralığı
sağladığında, arkanızdaki kanat soğuk havanın girişine mani
olacak şekilde girişi kapamış durumdadır. Aynı şekilde karşı
taraftaki diğer iki kapı da sıcak havanın dışarı çıkmasına
mani olur ve içerinin ısısı korunmuş olur.
Hint
fakiri kobra yılanını nasıl oynatıyor?
Sadece
Hindistan'a değil, kuzey Afrika ülkelerine, özellikle Fas'a
gidenlerin en çok ilgisini çeken şeylerden biri de yılan
oynatıcılarıdır. Yılan oynatıcısının yılanının sepetinden
çıkartıp oynatmasının, onu bir tür hipnotize etmesinin,
flütünden (aslında flüt benzeri bir çalgıdan) çıkardığı
seslerle bir alakası yoktur.
Çünkü
kobra yılanı bir taş gibi sağırdır. İşitme organı ve buna
bağlı sinirleri yoktur. Sesleri duyması mümkün değildir. O
sadece yerden, yani topraktan gelen titreşimleri hissedebilir.
Yılanlar titreşimlere karşı çok hassastırlar.
Aslında
yılanın sepetinden çıkıp, dikelip aldığı pozisyon saldırı
pozisyonudur. Kobra gövdesinin ön bölümünü havaya diker ve
boynunu yassıltarak genişletir. Bu hareketi boyun kaburgalarını
birbirlerinden ayırarak sağlar.
Yılan
oynatıcısı elindeki flütü sağa sola sallayarak yılanın
baktığı hedefin yerini sürekli değiştirir. Yılan flüte doğru
kafasını oynattıkça bu, seyircilere sanki yılan dans ediyormuş
izlenimini verir. Aslında yılanın sallanması fiziksel bir
olaydır. Onu vücudunun üst kısmını yerden yükseltebilmek için
yapar. Sallanmayı kestiği an yere düşer.
Kobra
yılanları türünün hepsi bir değildir. Yılan oynatıcıları
genellikle gördükleri her şeye anında saldıran Kral Kobrası'nı
tercih etmezler. Bunlar aynı zamanda dünyanın en büyük zehirli
yılanlarıdırlar. Boyları 5 metreyi geçer zaten en kuytu yerlerde
yaşarlar ve diğer kobraların aksine insandan kaçarlar.
Yılan
oynatıcılarının tercihleri daha sakin olan ve yemeyi gözünün
kesmediği büyüklükteki objelere saldırmayan Asya Kobrası'dır.
Develerin
hörgüçlerinde ne var?
Devenin
ana yurdu Kuzey Amerika'dır. Tarih içinde oradan Güney Amerika ve
Asya'ya yayılmış, Kuzey Amerika kıtasında ise zamanla yok
olmuştur. Güney Amerika'daki lama, alpaka (bir cins koyun), guanako
{lamanın irisi) gibi hayvanlar devenin akrabaları sayılabilirler.
Yaşadıkları
kum fırtınalarına ve diğer olumsuz şartlara uyabilmek için iki
sıra koruyucu kirpikleri ve tüylü kulak delikleri oluşmuş, burun
deliklerini açıp kapayabilme, çok uzaktan görebilme ve koku
alabilme yeteneklerine sahip olmuşlardır.
Develerin
tek hörgüçlülerine Arap devesi, çift hörgüçlülerine ise
Baktriane (Bactrian) devesi adı verilir. Baktriane Afganistan'ın
kuzeyinde bir yer olup bugün adı pek bilinmemesine rağmen çok
çeşitli medeniyet ve kültürlere ev sahipliği yapmış, çok
önemli tarihi geçmişi olan bir bölgedir.
Her
iki cins deve de yük hayvanı olarak kullanılırlar. Çift hörgüçlü
deve daha yavaştır (3-5 kilometre/saat) ama bir günde kervan
içinde durmadan 50 kilometre yol gidebilir. Hörgücünün tepesine
kadar olan yüksekliği 2 metre iken Arap devesinin sadece bacak
yüksekliği neredeyse 2 metredir. Arap devesi 18 saat boyunca saatte
13-16 kilometre hızla yol alabilir. Develerin yük hayvanı
olmalarının yanında etlerinden, sütlerinden, yünlerinden ve
derilerinden de faydalanılır.
Genelde
develerin hörgüçlerinde su olduğuna, bu sayede çöllerde uzun
süreli yolculuklara bu kadar dayanıklı olduklarına inanılır ama
gerçek bu değildir. Öyle olsaydı deve vücudundan su tükettikçe
hörgücünün de bir balon gibi porsuyup inmesi gerekirdi.
Develerin
hörgüçlerinde sadece yağ bulunur. Burası 30-35 kilogramlık bir
yağ deposudur. Genellikle bir çok hayvan ilerde enerji kaynağı
olarak kullanmak üzere vücudunda yağ depolar ama develer bunu
hörgüçlerinde yaparlar. Yiyecek bulamadıkları zaman buradan
faydalanırlar. Hörgücün bir ikinci işlevi de deveyi çölün
kızgın güneşinden korumasıdır.
Develer
zaten çölde suya az gereksinim duyarlar. 40 dereceyi bulan
sıcaklıklarda iki haftaya yakın susuz kalabilirler. Burun
mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Bu sayede nefes
verirken havada bulunan nemin üçte ikisini geri kazanabilirler.
Bir
devenin vücudundaki toplam suyun yüzde 22'sinin kaybı halinde
karnı çekilir, kasları büzüşür ama bu, onun performansını
çok etkilemez. Buna karşın bir insan vücudundaki suyun yüzde
5'ini kaybedince görme duyusunda azalma başlar, yüzde 12'sini
kaybedince de ölebilir.
Develerin
susuzluğa dayanıklı olmalarının nedeni su kayıplarının büyük
bir kısmının dokularındaki sudan olması, kandaki suyun pek
etkilenmemesidir. Ancak bütün bu özelliklere rağmen susuzluğa
dayanma rekoru develerde değil, farelerdedir. Bu konuda zürafa da
her ikisiyle yarışabilir.
Yeri
gelmişken develerin bir başka özelliğine de değinelim, hayvanlar
arasında sadece deve, kedi ve zürafa önce sağ taraftaki ön ve
arka ayaklarını, sonra sol taraflakileri atarak yürürler. Yani
sol - sağ seklinde değil sol - sol, sağ - sağ şeklinde. Hatta
şiirdeki aruz vezninin ritminin Arap yarımadasındaki develerin bu
yürüyüşlerindeki ritimden doğduğu bile rivayet edilir.
Arılar
niçin bal yaparlar?
Tabii
ki sadece insanlar yesinler diye değil. Bal arıları eşek
arılarından farklı olarak kışı koloni halinde geçirirler.
Koloni kış uykusuna yatmaz ama bir salkım gibi kümeleşir. Bu
şekilde kış süresince sıcak ve aktif olarak kalabilirler. Bunun
için de önceden, yaz aylarında yeterli miktarda bal depo etmeleri
gerekir. Ortalama bir kovanın kışlık bal ihtiyacı 9-13 kilogram
kadardır.
Bal
arılarının bal yapma kapasiteleri ise uygun yer bulabildiklerinde
bundan çok daha fazladır. İşte arıcılığın felsefesinde de bu
yatar. Sen arılara imkan sağla, onlar da hem kendileri hem de senin
için bal üretsinler. Arılar kendilerine yetebilecek miktardan 2-3
kat fazla bal üretebildiklerinden arıcılar da kovana şekerli
şuruplar koyarak onlara bu ortamı hazırlarlar. Arılar da sonradan
ellerinden alınan bu ürün fazlasını dert etmezler.
Arıların
balı çiçeklerden topladıkları nektarı ağızlarındaki bir
emzimle birleştirip altıgen biçiminde balmumundan yaptıkları
hücrelere depoladıklarını biliyoruz. Bu karışımın su oranının
yüzde 17'ye kadar düşmesini bekledikten sonra hücrelerin
ağızlarını yine bir balmumu tabakası ile kaplarlar. Artık arıcı
için mahsul zamanı gelmiştir. Ağzı kapalı hücrelerdeki bal hiç
bozulmaz, saklama zamanı süresizdir.
Arılar
böcek dünyasının en gelişmiş sosyal hayatına sahiptirler. İşçi
arılar dünyaya geldikten sonra bir ay içinde kovanda bir iki
günlük sürelerle temizlik, larvaları besleme, balmumu yapma,
yiyecek taşıma, muhafızlık gibi değişik görevler yaparlar.
Sonra uçuş başlar, çiçekler ziyaret edilir, nektar, polen ve su
toplanır.
İşçi
arılar çalışma mevsiminde 4-8 hafta yaşarlar. Kış mevsiminde
ise arkadan gelen gençler olmadığı için ömürleri 5-7 ay
sürebilir. İşçi arılar dişi olmalarına rağmen kısırdırlar,
yavru yapma yetenekleri yoktur.
Arılar
polenleri, su ile karıştırıp larva halindeki yavruları beslemek
için toplarlar. Bir arı kovandan 7 kilometre uzağa gidip, geri
dönebilir. Ancak arılar normal olarak kovanlarından ortalama bir
kilometre kadar uzaklaşırlar.
Arılar
bu yolculuklarında yollarını güneşin pozisyonuna göre
saptarlar. Ayrıca yer kürenin manyetik alanına karşı da
hassastırlar. Gözleri polarize ışığa karşı o kadar hassastır
ki çok kalın bir bulut tabakasının ardından gelen zayıf bir
güneş ışığıyla bile kötü havalarda yollarını bulabilirler.
Arılar
geceleri ortadan yok olurlar ama uyumazlar. Gece boyu hareketsiz
kalarak enerjilerini ertesi günkü yoğun işler için
biriktirirler.
Arılar
renklerin çoğunu görürler. Işık dağılımında mavi ve ona
yakın renkleri daha iyi görürler. Ultraviyole ışınlarına karşı
da çok duyarlıdırlar. Ultraviyole ışınlarını çok yansıtan
çiçekler onlara daha parlak görünür. Kırmızı rengi hiç ayırt
edemezler.
Bize
bu derecede faydalı olan arılar etrafımızda dolaştıklarında
veya balkonda kahvaltı sefası yaparken reçel tabağına
konduklarında çoğu insan huzursuz olur. Bunun nedeni minik arının
sokma tehlikesidir. Halbuki arılar sadece iki durumda canlılara
saldırır ve sokarlar:
l)
Kolonilerine bir tehdit olduğunda korumak için;
2)
Korkutuldukları zaman. Bu nedenle arı kovanlarına çok
yaklaşmamanız, el kol hareketleri yaparak hızlı hareket etmemeniz
önerilir.
Arılar
insanı soktuktan sonra genellikle ölürler, çünkü arı
tarafından sokulan insan ani bir hareketle arıyı fırlatınca
arının iğnesi ile beraber zehir torbası ve ifrazat bezi de
yırtılarak arıdan ayrılır ve soktuğu yerde kalır. İlginçtir
ki bu kalan zehir torbasındaki kaslar arıdan ayrılsalar bile zehri
pompalamaya bir süre devam ederler. Bu nedenle tırnağın ucu ile
bir an evvel iğneyi soktuğu yerden çıkarmakta fayda vardır.
Arı
zehrine alerjisi olan kimselerde arı sokmaları ağır tepkilere
hatta ölüme yol açabilir. Buna karşın arı zehri bazı ağrılı
hastalıkların özellikle romatizmanın tedavisinde kullanılır.
Yumurtanın
niçin bir tarafı yuvarlak diğer tarafı sivridir?
Eğer
köşeli olsalardı kenarları dayanıklılık açısından çok
zayıf olurdu. Şüphesiz böyle bir yumurtayı yumurtlamak da tavuk
için bir işkence olurdu. Aslında dış yüzeyi en dayanaklı
geometrik şekil küredir ama bu şekildeki bir yumurta da bulunduğu
yerden yuvarlanıp gidince nerede duracağı belli olmaz.
Hemen
hemen tüm kuş yumurtalarının bir tarafı daha yuvarlak diğer
tarafı da daha incedir. Bu sekil, yumurtaların yuvada birbirlerine
en yakın ve en az hava boşluğu bırakacak şekilde durmalarını
sağlar. Böylece hem ısı kaybı önlenir hem de yuvadaki yerden en
iyi şekilde faydalanılır.
Yumurta
yuvarlanıp gittiğinde düz gitmez, ince tarafı üstünde dairesel
bir yol çizer ve başladığı yere yakın bir noktada durur. Yani
bu şekli ile yumurtanın düz bir yüzeyde yuvarlanarak kaybolup
gitmesi mümkün değildir. Asıl önemlisi bu şekli ile yumurtanın
kuştan veya tavuktan daha rahat çıkmasıdır. Genel tahminin
aksine yumurtanın yuvarlak yani daha geniş tarafı önce çıkar.
Hem bunu hem de yumurtanın her iki tarafındaki farklı şeklini
sağlayan yumurtanın çıkış yolu üzerindeki kaslardır.
Pek
alakasız gözükse de tavuğun içinde yumurtanın oluşmaya
başlayabilmesi için önce güneş ışığının veya yapay bir
ışığın tavuğun gözüne çarpması gerekir. Böylece göz yolu
ile uyarılan tavuğun hipofiz bezi bir hormon salgılar. Bu hormon
kan dolaşımına girer ve bu yolla yumurtalığa taşınır.
Hormon
burada bulunan binlerce yumurtadan birinin içine pirer ve o
yumurtanın aniden çok hızlı bir şekilde büyümesini sağlar.
Önce yumurta sarısı meydana gelir ve yumurta, yumurta kanalına
geçer, döllenme organlarında geçirdiği aşamalardan sonra 24-25
saatte oluşumunu tamamlar.
Yumurta,
yumurta kanalını kesik kesik hareketlerle geçer. Buradaki dairesel
kaslardan sırası ile geçerken, yumurtanın önündeki kas gevşek
durumda iken arkasındaki kas kasılır, daralır.
Yumurta
bu kanalın başında iken küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında
arkada kalan dairesel kaslar büzüşerek hem yumurtayı ileri
iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik bir sekil almasına
sebep olurlar. Çıkışa kadar yumurta kabuğu da sertleşir ve bu
haliyle dışarı çıkar. Yumurtanın şeklinin ve kalın kısmının
önce çıkışının nedeni de budur. Sürüngenlerde ise bu düzenek
yoklur. Onların yumurtaları çıkışta küresel şekildedir.
Kuşlar
nasıl konuşabiliyorlar?
Sadece
papağan ve muhabbet kuşları değil, üzerinde uğraşıldığında
kargalar, kuzgunlar, saksağanlar ve sığırcıklar da
konuşabilirler. Hatta bir kaç kelime söyleyebilen serçe ve
kanaryalar bile kayıtlara geçmiştir.
Aslında
bu, kuşların yaptıkları konuşma değil, sesleri ezberlemeleri ve
taklit etmeleridir. Her insan ağzı ile konuşur ama konusabilmeyi
sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan düşünceler daha
sonra dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu nedenle
konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları da konuşma
değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrarıdır.
Kuşların
ses organlarının memeli hayvanlardan çok farklı olarak gırtlakta
değil de göğüs kafeslerinin dibinde, karın boşluğunun
derinliklerinde yer alması kuşların bu ses taklit özelliklerini
daha anlaşılmaz bir hale getirmektedir. Ses organlarının bu yeri
dolayısıyla tavuk, ördek gibi bazı kuşgiller kafaları
kesildikten sonra da ötmeye devam ederler.
Bu
ses taklit yeteneği bazı kuşların doğasında vardır. Tabiatla
içice yaşarken diğer kuşların seslerini taklit edebilmeleri
sayesinde onlarla daha iyi iletişim kurabilmişler ve çevreye daha
iyi uyum sağlayabilmişlerdir.
Konuşma
denilince ilk akla gelen kuş olan papağanlar Avrupa'ya ilk olarak
Büyük İskender tarafından Hindistan'dan getirilmişlerdir.
Papağanlar arasında en iyi konuşan tür olan Afrika
Papağanları'nın gelişi ise daha sonradır. Muhabbet kumarı 19.
yüzyılın ortalarında Avustralya'dan Avrupa'ya getirilmişlerdir.
Papağanlar insan isimleri, selam, emir ve soru sözcüklerini
öğrenmekten hoşlanırlar. Bir papağan 500-600 kelime öğrenebilir.
Zamanla bazı kelimeleri unutur ve yerine yeni kelimeler öğrenir.
Papağanların
insan seslerini ve hayvanların bağırışlarını son derece
benzeterek taklit etme ve parmaklarını kullanabilme yeteneklerine
rağmen çok gelişmiş bir tür oldukları söylenemez. Uzmanlara
göre papağanlar, ruhsal bakımdan kargagillerden daha az
gelişmişlerdir.
Fillerin
kulakları niçin büyüktür?
Fillerin
kulaklarının büyüklüğünün daha iyi işitmeleri ile bir ilgisi
yoktur, kulaklar soğutucu görevi yaparlar.
Bilindiği
gibi filler çok büyük hayvanlardır ve havanın çok sıcak olduğu
bölgelerde yaşarlar. Filin kulaklarında bir çok kan taşıyıcı
damar vardır. Bunlar sıcak kanı kulağın yüzeyine taşırlar ve
sıcaklığın buradan havaya gitmesini sağlarlar. Böylece
hayvancağız kulaklarını oynatarak kendini serinlemiş hisseder.
Afrika
filleri çok az ağaç bulunan kurak yerlerde yaşadıklarından
kulakları daha büyüktür. Asya'da özellikle Hindistan'da ise
fillerin saklanabilecekleri ağaç gölgeleri çok olduğu için
oralarda yaşayanların kulakları daha küçük ve üçgenimsidir.
Afrika
filleri Asya fillerinden ortalama yüzde 5 daha büyüktürler.
Bugüne
kadar yaşayan fillerin içinde büyüklük rekoru 4,10 metre
yükseklik ve 10,7 ton ağırlık ile bir Afrika filine aittir.
Fillerde dişler yeme değil de savunma amaçlı olup Asya
fillerindekiler daha ince ve uzun ama daha hafiftirler.
Filin
burnu değişikliğe uğrayarak uzamış, yakalayıcı bir hortuma
dönüşmüştür. Bir insanın vücudundaki kasların sayısı 600
iken bir filin gövdesinde 50 bin kas vardır. İnsanda kalp tek bir
kastan oluşmuşken gülmek için 17, surat asmak için ise 43 kasın
çalışması gerekir. Yani gülmek daha az yorucudur. Fillerin
kaslarının 40 bini hortumda bulunur. Bu hortumu ile fil bir ağacı
devirebilir, yerdeki bir toplu iğneyi alabilir.
Filleri
diğer hayvanlardan ayıran bazı ilginç özellikleri vardır.
Örneğin fil zıplayamayan tek memeli hayvandır. Ayrıca fil
insanın dışında başı üstünde amuda kalkabilen tek hayvandır.
Filler
parmak uçlarına basarak yürürler, çünkü ayaklarının geri
taraflarında kemik yoktur, bu bölge sadece yağdan oluşmuştur.
Bir günde 30 kilometre yüzebilirler, bu arada hortumlarını
şnorkel gibi kullanarak hava alabilirler. Suyun kokusunu 5 kilometre
öleden alabilirler ve bir günde 250 litre su içebilirler. Filler,
özellikle Asya filleri sakin ve uyumlu hayvanlardır. Ancak bugüne
kadar sirklerde ölümcül kazalara aslan ve kaplanlardan çok filler
yol açmışlardır.
Fillerin
en önemli özelliklerinden birinin kendilerine yapılan bir hareketi
unutmadıkları olduğu söylenir. Bu inanış tam doğru değildir.
Yapılan deneylerde fillerin zor öğrenen ama bir kere öğrenince
ömür boyu unutmayan hayvanlar oldukları saptanmıştır. Kendisine
yapılan kötü bir hareketi hiçbir zaman unutmayan hayvan devedir.
Kendisini döven kim olursa olsun fırsatını bulduğunda intikamını
alır. Dayak yedikten yıllar sonra sahibini öldüren develer
görülmüştür. 'Deve kini' tanımı işte bu nedenle kullanılır.
Atlara
niçin gözlük takıyorlar?
'Olaylara
at gözlüğü ile bakmak' ifadesi bir kişinin bir olaya tek bir
açıdan baktığını, ona etken olan diğer olayları veya
faktörleri göremediğini veya görmek istemediğini anlatmak için
kullanılır.
Aslında
atlar için takılan gözlük, şekil olarak bile gözlüğe
benzemez, onların görüş kapasitelerini arttırmak için değil
aksine azaltmak için takılır.
Atın
evcilleştirilmesi, insanın dostu olarak en ağır işlerde yardımcı
olması, binek hayvanı olarak daha uzak yerlere ulaşmasını
sağlaması, savaşlarda ölüme beraber gitmesi o kadar eskilere
dayanır ki bildiğimiz atın yabani soyu hakkında hiçbir bilgi
yoktur. Bugün steplerde yaşlı bir aygırın önderliğinde sürüler
halinde yaşayan ve yabani olarak nitelendirilen atların evcil
atlardan türeme oldukları herkes tarafından kabul edilir.
Canlıların
gözlerinin algılayıp beyine bildirdikleri üç ana husus vardır:
Biçim, renk ve mesafe. Özellikle avcı olmayan otobur hayvanlar
için tehlikeyi uzaktan sezip, iyi bir mesafe tahmini yaparak
kaçabilmek çok önemlidir.
Atlar
her iki yandaki gözleri sayesinde hem Önlerini hem de arkalarını
görme yeteneğine sahiptirler. Ne var ki gözleri birbirlerinden çok
uzaktadırlar. Bu da at için cisimlerin mesafelerini tespit
bakımından büyük bir zafiyet yaratır.
At
arkasından ya da yandan yaklaşan tehlikeyi görür ama tehlikenin
ne kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz. Nesneleri neredeyse
iki misli büyük gören at tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış
gibi algılar. Bu nedenle de sürekli endişe içindedir.
Yarış
atlarına koşu sırasında yandaki hemcinslerinden ürkmemeleri için
yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler konulurken at
arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri, diğer yönlerde
olan hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır. Yani at
gözlüğü ile bakmak insan için olumlu bir davranış değildir
ama atlar için durum farklıdır.
Atlara
niçin gözlük takıyorlar?
'Olaylara
at gözlüğü ile bakmak' ifadesi bir kişinin bir olaya tek bir
açıdan baktığını, ona etken olan diğer olayları veya
faktörleri göremediğini veya görmek istemediğini anlatmak için
kullanılır.
Aslında
atlar için takılan gözlük, şekil olarak bile gözlüğe
benzemez, onların görüş kapasitelerini arttırmak için değil
aksine azaltmak için takılır.
Atın
evcilleştirilmesi, insanın dostu olarak en ağır işlerde yardımcı
olması, binek hayvanı olarak daha uzak yerlere ulaşmasını
sağlaması, savaşlarda ölüme beraber gitmesi o kadar eskilere
dayanır ki bildiğimiz atın yabani soyu hakkında hiçbir bilgi
yoktur. Bugün steplerde yaşlı bir aygırın önderliğinde sürüler
halinde yaşayan ve yabani olarak nitelendirilen atların evcil
atlardan türeme oldukları herkes tarafından kabul edilir.
Canlıların
gözlerinin algılayıp beyine bildirdikleri üç ana husus vardır:
Biçim, renk ve mesafe. Özellikle avcı olmayan otobur hayvanlar
için tehlikeyi uzaktan sezip, iyi bir mesafe tahmini yaparak
kaçabilmek çok önemlidir.
Atlar
her iki yandaki gözleri sayesinde hem Önlerini hem de arkalarını
görme yeteneğine sahiptirler. Ne var ki gözleri birbirlerinden çok
uzaktadırlar. Bu da at için cisimlerin mesafelerini tespit
bakımından büyük bir zafiyet yaratır.
At
arkasından ya da yandan yaklaşan tehlikeyi görür ama tehlikenin
ne kadar yakın veya uzakta olduğunu kavrayamaz. Nesneleri neredeyse
iki misli büyük gören at tehlikeyi olduğundan daha yakındaymış
gibi algılar. Bu nedenle de sürekli endişe içindedir.
Yarış
atlarına koşu sırasında yandaki hemcinslerinden ürkmemeleri için
yan taraflarını görmelerini engelleyecek gözlükler konulurken at
arabalarını çekenlere sadece önlerini görmeleri, diğer yönlerde
olan hareketlerden etkilenmemeleri için gözlük takılır. Yani at
gözlüğü ile bakmak insan için olumlu bir davranış değildir
ama atlar için durum farklıdır.
Ateş
böceği nasıl ışık saçıyor?
Yaz
gecelerinin karanlığında otların arasında veya havada uçarken
parıldayan, yanıp sönerek sarı-yeşil bir ışık veren bir
böceği görmüşsünüzdür. Yanına yaklaşıldığında ışığını
söndüren, gece karanlığında izini kaybettiren bu böceğin ismi
ateş böceğidir.
Aslında
bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir
ilgisi yoktur. Bunun bilimsel adı 'soğuk ışık'tır ki günümüz
teknolojisi bu ışığı henüz yapay olarak üretmeyi
başaramamıştır. Bilim insanları dünyada milyonlarca yıldır
mevcut olan bu tabiat teknolojisinin önce çalışma mekanizmasını
çözmek sonra da taklit ederek insanlık hizmetine sunabilmek için
çalışmalarına
hız
vermişlerdir.
Kısa
bir zaman öncesine kadar sürtünme veya ısı olmadan ışık elde
etmenin imkansız olduğuna inanılıyordu. Nasıl ki normal bir
ampul kendisine verilen enerjinin yüzde 4'ünü, florasan ampul ise
yüzde 10'unu ışığa dönüştürebiliyor, geri kalanını ısı
olarak yayıyorsa, ateş böceğinde de benzer bir durum olduğunu
sanan bilim insanları, böceğin bu iş için kullandığı
enerjinin tamamını ışığa dönüştürebildiğini tespit edince
hayrete düştüler. Gelelim ateşböceğinin ışık üretme
mekanizmasına... Aslında ateş böceklerinin ışık verme
reaksiyonları o kadar hızlıdır ki bu fonksiyonun kademelerini
incelemek hemen hemen imkansızdır. Yani ışık üretim mekanizması
hakkındaki bilgiler hala teoride kalmaktadırlar. Kesin olarak
bilinen bunun moleküler seviyede kimyasal bir işlem olduğu, bazı
moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri
ve bu fazla enerjiyi ışığa dönüştiirebildikleridir.
Ateş
böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan
guddelerden, ışık elde elmede rol alan iki ana kimyasal madde
üretilmekledir. Bunlardan birincisinin kimyasal yapısı
aydınlatılmış ve yapay olarak elde edilmiştir. İkincisinin ise
yapısındaki gizem çözülmesine rağmen sentetik olarak üretilmesi
hala mümkün olamamıştır.
Ateş
böceklerinde üretilen iki kimyasalın birleşiminin de ışık
vermeye tam olarak yetmediği, böceğin ışık bölgesine yakın
solunum organının ışık verme anında burayı oksijenle beslemesi
gerektiği tespit edilmiştir. Bilinmeyen bir başka ayrımı ise bu
ışığı hangi şalterin açıp kapadığıdır.
Bu
gizemli böceklerin 2 bin çeşidi olup erkekleri uçabilirken
dişileri kanatsızdırlar. Erkekler dişileri aramak için geceleri
uçarlar ve ışıklarını birbirleri ile iletişim kurmak için
kullanırlar. En iyi ışık verimini gelişmiş dişiler verir. Ateş
böcekleri geceleri 3 saat süreyle ışık verebilirler.
Genellikle
ısırarak zehirledikleri salyangozları yedikleri için kireçli
toprakların olduğu nemli bölgelerde daha çok görünürler.
Parlamayı sağlayan kimyasal maddeler sayesinde, kazara onu yiyen
bir düşmanı kusmak zorunda kalır ve bir daha başka ateş böceği
yemeye teşebbüs etmez.
Böcekler
mi üstündür, insanlar mı?
Biz
insanlar kendimizi tabiattaki en mükemmel varlık olarak kabul eder,
dünyanın asıl sahibi olduğumuzu zannederiz. Oysa diğer canlılar
bir yana insanlar böceklerle yaptığı savaştan bile galip
çıkamamıştır. Bir kere böcekler, insanın ortaya çıkmasından
milyonlarca yıl önce de dünyada yaşıyorlardı.
O
devirlerde onlarla birlikle yaşayan, başta dinazorlar olmak üzere,
bir çok canlı türü tabiattan silindikleri halde, onlar çoğalma
kapasiteleri ve farklılaşarak yeni türler çıkarma yetenekleri
sayesinde günümüze kadar gelebilmişler, okyanusların
derinlikleri hariç dünyanın her köşesinde yaşamayı
başarmışlardır.
İnsan
en baştan beri böceklerle savaş halindedir. Bilim ve teknolojinin
bu kadar gelişmesine rağmen insan bu savaşta nihai zafere
ulaşamamıştır. Halbuki böcekler fare piresi ile yayılan veba
mikrobu aracılığıyla tarihte 100 milyonun üzerinde insanın
ölmesine sebep olmuşlardır. Böceklerle taşınan virüs, bakteri
ve mikropların insana verdiği zarar ve zayiata tarih boyunca hiç
bir savaş sebep olamamıştır.
İlk
bakışta boyutlarının küçüklüğü böcekler için bir
dezavantaj olarak görülebilir. Oysa böceklerin insanlarla
savaşlarındaki başarılarının en önemli faktörlerinden biri de
bu boyutlarındaki küçüklüktür. Böcekler bu bedenleri ile her
yere girebilmekte, kolaylıkla kaçabilmekte, saklanabilmekte,
gıdamıza ortak olmakta, evimizde yaşamakta hatta kanımızı bile
emebilmektedirler.
Böceklerin
beden yapılarının küçük olması, onların çok kuvvetli bir kas
sistemine ve inanılmaz fiziksel özelliklere sahip olmalarını
sağlamıştır. Bacak uzunluğu 1,2 milimetre olan bir pire 196
milimetre yüksekliğe sıçrar ve 330 milimetre uzaklığa rahatça
atlar.
Eğer
insanoğlu kendi bedenine göre pire kadar kuvvetli olabilseydi bacak
uzunluğu 90 santimetre olan ortalama bir insan 146 metre yüksekliğe
sıçrayabilir, 247 metre uzağa atlayabilirdi. Muhteşem kas
yapıları nedeni ile bir kaç milimetre boyunda olan bir sinek
saniyede 330 kez kanat çırpabilir, küçük bir karınca
ağırlığının 50 katı kadar bir yükü itebilir.
Böcekler
üreme bakımından da insanlardan çok üstündürler.
Bir
çift sineğin bıraktığı yumurtaların hepsi yaşasa ve bunlar
erginleştikten sonra hepsi üremeye devam edebilse 5 ay içerisinde
sayıları inanılmaz bir miktara ulaşırdı (l91'in yanına 18 tane
sıfır koyun). Şükür ki tabiatın dengeleri hiçbir zaman buna
müsaade etmez.
Böceklerin
bir çoğu insan kemiğinden daha sert, daha dayanıklı ve hafif,
mekanik ve kimyasal dış etkenlere hatta aside dayanıklı bir dış
iskelete veya beden duvarına sahiptirler.
Ayrıca
böceklerin dünyada yaşadıkları yerlerde nüfus yoğunlukları da
çoktur. Çekirgelerin sürü halindeki uçuşlarında 320
kilometrekarelik bir alanı kapladıkları görülmüştür. Ormanlık
bir bölgede 4 bin 500 metrekarelik bir alanda, toprağın üstünde
ve altında 65 milyon böcek yaşayabilmektedir. Eğer dünyadaki
bütün böcekler bir araya gelebilselerdi, bunların toplam
ağırlığı, dünyamızda yaşayan tüm insanların ve hayvanların
ağırlıklarının toplamından fazla olurdu.
Şimdiye
kadar böceklerin hep zararlarını anlattık. İpeği yapan ipek
böceği ya da balı yapan arı da birer böcektir. Çiçeklerin ve
meyvelerin çoğunun üremeleri böceklerin taşıdıkları tozlarla
olur.
O
halde dünyamızın bu üstün yaratıkları ile savaşla, iyi ile
kötüyü ayırt etmeye, tabiatın dengesini bozmamaya çok dikkat
etmemiz gerekmektedir. Zaten şimdilik her iki taraf da belirgin bir
üstünlük sağlamış değillerdir.
Kuşlar
dünyasında niçin erkekler daha süslü?
Hayvanlar
aleminde genellikle dişiler erkeklerini seçerler. Bu nedenle erkek
cazip olmak zorundadır. Sadece dış görünüşü ile değil
kuşlarda olduğu gibi özellikle çiftleşme zamanında sesleriyle,
yani ötüşleriyle de rakiplerinden üstün olmaları gerekir.
Dişileri
cezbetmek için bu kadar gösterişli olmak erkekleri düşmanları
için çok kolay bulunan bir av haline getirir. Dişiler kendilerini
tabiat içinde veya yuvalarında gösterişsiz renkleri ile daha iyi
saklayabilir, düşmanların dikkatlerini çekmezken çoğunlukla
erkekler hedef olurlar.
Aslında
tüm kuşlar memeli hayvanlardan daha güzel ve süslüdürler. Bu,
kuşların tüylerindeki melanin denilen bir maddeden
kaynaklanmaktadır. Bu madde insanın saç ve derisinde de vardır
ama miktarı kuşlardakine oranla çok azdır.
Hayvanlar
dünyasında güzellik ve renklilik önemli bir iletişim aracıdır.
Çevresindekilere büyüklük, güç, yaş ve cinsiyet konularında
fikir verir, etkiler.
İnsanların
aksine hayvanlarda erkek daha güzeldir, dişisinden görünüm ve
ebat olarak farklıdır. Erkek geyiğin gösterişli boynuzları,
erkek aslanın yelesi, horozun ibiği hep ya düşmana karşı veya
sürü içinde liderlik yarışındaki rakiplerine karşı etkileyici
bir silahtır.
Kuşlarda
erkeklerin daha iri olmaları, parlak renkleri ve kuvvetli ötüşleri
bir açıdan da yuvayı savunma sorumluluğunu taşımalarındandır.
Bu özellikler ne kadar kuvvetliyse düşman o kadar ürküp
çekinebilir, o yuvayı bırakıp daha başka kolay avlara
yönelebilir.
Güzellik
ve gösteriş sadece kelebeklerde güzel olma amacına yöneliktir.
Onlar ömürlerinin büyük bir kısmını kuluçka devrinde
geçirdiklerinden, kelebek şeklindeki kısacık yaşamlarında bu
kadar güzel olmaları da haklarıdır doğrusu.
Hayvanlar
aleminde kuşların en çok ötenleri de erkeklerdir. Bunu hem dişi
kuşu davet hem de hakimiyetleri altında olan alanları belirtmek
için yaparlar. Şüphesiz dişi kuşlar da en çok öten erkeği
tercih ederler. Bu tercih tabii ki erkeğin sesinin güzel olmasından
dolayı değil güçlü olmasından, hakimiyet sahasının geniş
olmasından ve daha fazla yiyecek imkanına sahip olmasındandır.
Tabiatın
kanunu dişi kuşlar için de geçerlidir. Erkeklerini zengin ve
güçlü oldukları için seçerler. Aslında erkekler yiyecek bulmak
için çok zaman harcamazlar, onlar daha çok öterler. Şunu da
ilave edelim ki, memeli hayvan türleri içinde sadece yüzde 3'ü
tek eşli iken kuş türleri içinde tek eşlilik oranı yüzde
90'dır.
Kediler
balık ve sütü niçin severler?
Suyu,
suya girmeyi, yıkanmayı sevmeyen kedilerin balığı niçin
sevdiklerine gelmeden önce kediler sudan gerçekten mi nefret eder
ona bir bakalım. Kedilerin sudan nefret ettikleri inancı doğru
değildir. Mısır'da evcilleştirilmelerinden önce yaşadıkları
ortam su kenarları idi.
Su,
kedinin tüylerini ıslatır ve bu da kedinin soğuğa karşı olan
direncini azaltır. Eğer bulunduğu yerin hava şartlarına göre bu
kedi için önemli ise ıslanmaktan kaçınır. Sıcak iklimlerde
yaşayan aslan, kaplan, jaguar gibi akrabaları sudan kaçınmazlar.
Kaplan ve jaguarlar sudaki bir avı veya düşmanı yakalamak için
hiç düşünmeden suya atlayabilirler. Soğuk bölgelerde yaşayan
kar leoparı gibi akrabaları da gerekirse suya girerler ama derin
yerlere yaklaşmazlar.
Kedilerin
sudan uzak durmalarının diğer nedenleri, zaten temiz bir hayvan
olmaları, biraz kaprisli biraz da tembel olmaları ve suya girmenin
menfaatleri açısından bir anlam ve amaç taşımamasıdır. Bir
taraflarına su değdiğinde bütün vücutlarını yalayarak
temizlemek zorunda kalmaları da cabası. Aslında kediler de diğer
bir çok hayvan gibi suda gayet iyi yüzebilirler. Van ve Ankara
kedileri diğer cinslere göre suyu daha çok severler.
Köpekler
böyle değillerdir. Sahibi denize bir sopa veya küçük bir top
attığında onu alıp geri getirmek için hiç düşünmeden, mutlu
bir şekilde suya atlarlar. Karaya çıktıklarında silkelenerek
etraftakilere de duş yaptırırlar. Ne var ki su, köpeklere
kedilerden daha fazla zararlıdır. Köpek derisinde ter bezleri
yoktur, sadece bol miktarda yağ bezi vardır.
Köpekler
insanlarda olduğu gibi ısı düzenlemesi için terlemezler, ısı
ayarını solunum sistemleri ile yaparlar. Çok yıkanırsalar deri
kurur ve çatlar. Belki bu nedenle köpekler suya girdikten sonra
tozlu topraklı yerlere gidip yatarlar.
Ev
kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere de olan
düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Nil vadisinde
balık, kurbağa, küçük kuşlar ve fareleri avlayarak yaşamış
olmasıdır. Zaten eski Mısırlılarda kedileri evcilleştirme
düşüncesini yaratan da bu fare yakalamadaki ustalıkları
olmuştur.
Günümüzde
bile kedinin kuzey Hindistan ve güneydoğu Asya'da yaşayan türleri
ırmakların kenarlarında dolaşarak balık avlarlar. Patileri ile
balıkları sudan dışarı atar, bu arada gerekirse tamamen suya da
girerler. Ev kedileri, özellikle yavru olanları havuz veya
akvaryumlardaki balıklara karşı aynı eğilimi gösterirler, bu
amaçla ıslanmaktan da pek kaçınmazlar.
Yunanlı
tarihçi Siculus eski Mısır'ı anlatırken kedi bakıcılarının
onları ekmek ve sütle beslediklerinden, Nil nehrinden getirdikleri
balıkları çiğ olarak yedirdiklerinden bahseder. Günümüz
kedilerinin balık merakının vahşi atalarından gelen genlerden,
süt zevkinin ise Mısırlı bakıcıların yarattığı beslenme
alışkanlığından kaynaklandığı anlaşılıyor.
Kuşlar
göç ettikten sonra niçin geri dönerler?
Kuşların
kış ayları gelirken niçin güneye, ılıman bölgelere göç
ettiklerinin nedeni herkes tarafından bilinir. Kışın
beslenemeyecekleri için göç ettikleri bilgisi genel anlamda
doğrudur ama kuşların göçü sanıldığı kadar basitçe izah
edilebilecek bir olay değildir.
Kuşların
göç nedenlerinin atalarından, buzul çağı zamanlarından kalma
olduğunu ileri sürenler de var. Ancak günümüzdeki görüşler,
kuşların iç biyolojik takvimlerine göre belirli zamanlarda
hormonal dengelerinin değiştiği, uzun bir yolculuğa hazırlık
olarak vücutlarında yağ depolama miktarlarını arttırdıkları,
kışı beklemeden hava şartlarındaki değişiklikleri
hissettikleri an göç yollarına düştükleri şeklinde.
Bu
görüşlere göre kuşlar Eylül ayı civarında göçe başlasalar
bile yağ depolamaya çok daha önce, yazın en sıcak günlerinde
başlıyorlar. Belki kar yağışının geleceğini bilmiyorlar,
belki de göçmen kuşlar hayatlarında hiç kar görmediler, karlı
ortamda yaşamadılar, yiyeceksiz kalmadılar ama göçme işini
tecrübeleriyle değil biyolojik takvimleri ve bunun tetiklediği
hormonal değişimler sayesinde otomatik olarak yapıyorlar.
Soğuk
havalar gelirken kuşların daha ılıman yerlere göç etmeleri
tamam da göç ettikten sonra niçin tekrar geri dönüyorlar? Daha
sıcak iklimlerde yaşamak, bol yiyecek bulmak, daha mutlu olmak için
yüzlerce kilometre yol git, sonra da gerisin geriye dön.
Bu,
biraz insanların yaz aylarında yazlığa gidip dönmelerine
benziyor ama insanlarda durum farklı, çocukların okulları,
ebeveynlerin işleri var.. Gerçi insanlarda da göçmenlik yaygın
ama onlar göç ettikleri yerlerde kalırlar. Zaten bu düşünülmüş,
belirli bir ihtiyaç ve amaç uğruna yapılmıştır, kuşların bu
göç işini oturup düşünerek yapmadıkları bir gerçek.
Kuşların
göç ettikten sonra baharda tekrar geri dönmelerini uzmanlar
çeşitli sebeplere bağlıyorlar. Birinci sebep, şüphesiz baharda
kuzey yarımkürenin ısınması. Bu mevsimde gündüzlerin uzaması
nedeniyle yiyecek arama sürelerinin artması ve ana besinleri olan
böceklerin çoğalması da diğer sebepler.
Bu
arada güney yarımkürede bu kadar kuşu besleyecek yiyecek olmaması
aksine kuş avlayarak beslenen hayvanların çok olması da
ilkbahardaki geri dönüşe etken. Bütün bu nedenlere rağmen geri
dönüş sinyalini yine de biyolojik takvimlerinin verdiği
biliniyor.
Kuşların
göç ettikten sonra geri dönmeleri kadar, Ekvator Afrikası'ndan
dönen bir kuşun Doğu Anadolu'da bir ahırda bir evvelki yıl
yaptığı yuvayı tekrar bulabilmesi de ilginçtir. Yapılan
araştırmalar göstermiştir ki, göçmen kuşların başlıca
dayanak noktalan gündüz Güneş, geceleri ise yıldızlardır. Hava
kapalıysa akarsular, dağlar gibi yeryüzündeki coğrafik şekilleri
kullanıyorlar. Göçmen kuş türlerinin bir çoğunun
yolculuklarında yerin manyetik alanından da faydalandıkları
tespit edilmiştir. Yakıt olarak vücutlarındaki yağı kullanan
kuşların göç süresince kat ettikleri mesafeler de inanılmazdır.
Örneğin dış görünüşü ile diğer kırlangıçların aynısı
olan Kutup Denizi Kırlangıcı her yıl Arktika'dan Antarktika'ya ve
tersine 17 bin, toplam 35 bin kilometre uçar. Ama birbirinin benzeri
iklimde ve buzlarla kaplı bu iki yer arasında gidip gelmekte ne
bulur bilinmez.
Arıların
bal petekleri niçin altıgendir?
Arılar
doğanın gerçekten usta mimarlarıdırlar. Kesiti düzgün
altıgenler oluşturan prizma şeklindeki petek gözlerinin dipleri
bir piramit oluşturarak sona ererler. Kovanlardaki şekliyle dik
duran her petekte, petek gözleri yatayla sabit bir açı yapacak
şekilde inşa edilirler.
Her
bir gözün derinliği 3 santimetre, duvar kalınlığı ise
milimetrenin yüzde beşi kadardır. Bu kadar ince duvar kalınlığına
rağmen altıgen yapı nedeniyle büyük bir direnç kazanırlar ve
arıların depoladıkları kilolarca balı rahatlıkla
taşıyabilirler.
Arıların
petek gözlerini kusursuz bir şekilde altıgen yapmalarının başka
sebepleri de vardır. Eğer beşgen, sekizgen veya daire şekillerini
seçselerdi bitişik gözler arasında boşluklar kalacak, işçi
arılar fazla mesai yaparak ve daha fazla balmumu harcayarak bu
boşlukları doldurmak zorunda kalacaklardı.
Gerçi
üçgen veya kare yapsalardı bu boşluklar olmayacaktı ama
altıgenin bir başka özelliği daha vardır. Alanları aynı olan
üçgen, kare ve altıgen şekillerden toplam kenar uzunluğu en az
olanı altıgendir. Yani aynı miktarda balmumu ile daha çok altıgen
odacığın kenarı çevrilebilir.
Aslında
matematiğin, geometrinin ve simetrinin en kusursuz örnekleri sadece
bal peteklerinde değil doğanın her yerinde görülebilir. Ancak
bizler günlük hayatın hayhuyu içinde bu mükemmelliğin farkına
varamayız.
Kar
taneciklerinin hepsi birbirlerinden farklı altıgen şekilleri,
tohumların dizilişlerindeki spiraller, mineral krislallerindeki
geometrik yapılar ve değişmez açılar, tavus kuşunun
kuyruğundaki lekeler, sümüklü böceğin kabuğu, örümcek
ağları, tüm bunlar görünümü olarak kusursuz olmalarına karşın
müthiş bir matematik düzen de gösterirler.
Papatyanın
ortasındaki sağ spirallerin sayısının 21, sol spirallerin ise 34
olması, Himalaya çamının kozalaklarındaki pulların aynı
şekilde 5 sağ, 8 sol spiral oluşturması, kara çam kozalaklarında
ve ananas meyvesinde ise 8 sağ, 13 sol spiral bulunması tesadüf
değildir elbette.
Leonardo
Fibonacci (1170-1250) isimli büyük matematik ustası ta o yıllarda,
her sayının kendinden önce gelen iki sayının toplamı olduğu
bir dizi geliştirdi;
l,
l, 2, 3, 5. 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, 610,
.........................
Dikkat
ederseniz yukarıda verilen sağ, sol spiral sayıları, bu dizide
artarda yer alan sayılardır.
Bu
dizinin ilginç bir yanı da on ikinci terimden yani 144'den sonraki
ardışık sayıların birbirlerine oranlarının (233/144 = 377/233
= 610/377) 1,61803 olması, 5. Sayı ile 12. Sayı arasındaki
oranların da bu sayıya çok yakın olmalarıdır.
15.
Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış matematikçi Pacial Luca
tabiatta daima kenarları arasında 1,618 oranı bulunan bir
dikdörtgen bulunduğunu, hatta insan vücudunun da bu oranda
yaratıldığını ileri sürüyor, mahkeme tarafından yakılma
tehlikesine karşı da Leonardo da Vinci'nin çizimlerini göstererek
meydan okuyordu. Zamanın heykeltraşlanın heykellerinde de bu oranı
kullandıklarını belirtmeleri üzerine bu oran 'Tanrısal Oran'
olarak da anılmaya başlandı.
Horozlar
niçin sabah erkenden öterler?
Horozun
sabah erkenden, gün doğarken ötmesinin, insanları uyandırma
arzusu ile bir ilgisi yoktur. Onlar kendileri için öterler.
Aslında
horozlar gün boyu öterler ama gün ağarırken ötmeleri daha
kuvvetli, daha canlıdır. Ortalık da iyice sessiz olunca çok
uzaklardan bile duyulabilir. Horozların ötüş tempoları öğleden
sonra saat 3'e doğru düşer. Horozların ötmeye başlamaları tam
şafak vakti veya çok az öncedir.
Gerek
doğan Güneş'in ışığının etkisini gerekse yine aynı zamanda
ötmeye başlayan diğer kuşların seslerinin etkilerini ölçmek
amacıyla horozlar ışık ve ses geçirmez bir bölmeye konulmuşlar
ama yine aynı saatte ötmeye başladıkları görülmüştür.
Buradan da sabah sabah ötmenin horozun biyolojik saatinde ayarlanmış
olduğu anlaşılıyor.
Sabah
Güneş doğarken ötmek sadece horozlara mahsus değildir. Kulağa
en çok horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha
güçlü olmasındandır.
Kuşların
büyük çoğunluğu da aynı saatlerde dallarda koro halinde ve
kuvvetlice öterler. Gün boyu kuşlardan duyabileceğiniz en büyük
ses hacmi bu saatlere rastlar.
Bu
sabah ötüşünün nedeni kuşun kendi hakimiyeti altındaki alanı
belirtmesidir. Horoz da her ne kadar uçamasa da bir kuş türü
olduğundan onun da sabah ötüş nedeni aynidir. 'Her horoz kendi
çöplüğünde öter' ifadesi bu bakımdan çok doğrudur. Öterek o
gün boyu kendi alanı içinde olan kümesin ve tavukların yanına
kimsenin özellikle diğer horozların yaklaşmamasını ikaz eder.
Gerek
horozun gerekse diğer kuşların gün içinde ötmelerinin nedeni
ise farklıdır. Bu ötüşler, yiyeceği, tehlikeyi haber veren,
diğerlerinin gözden kaybolmamaları için 'ben buradayım' mesajını
veren, zaman zaman da aşkını ifade eden iletişim ötüşleridir.
Evlerimizdeki
sinekler kışın nereye gidiyorlar?
Sineklerin
her türü kışın ortadan kaybolur. Havaların ısınmasıyla
birlikte de aniden ortaya çıkıverirler. Yazın karasinekler gece
gündüz evlerimizin baş köşesinde dolanırlarken sivrisinekler
gündüzleri ortada görünmezler. Acaba mesai saatlerinin dışında
ne yaparlar? Sinekler, böcekler uyurlar mı?
Sinekler
ısıya çok hassastırlar. Güneş bir bulutun arkasına girdiğinde
oluşan sıcaklık değişikliğinden bile etkilenirler. Kış
günlerinde bazı bölgelerde sıfırın bile çok altına inen
sıcaklıklar onların, özellikle gelişmiş olanlarının yaşama
şanslarını yok eder.
Lavra
veya yumurta halindekiler ise yaşamaya devam ederler. Bahar
aylarında gelişmiş birer karasinek olarak yaşantımıza
katılırlar. Yani evinizde gördüğünüz sinekler geçen senekiler
değillerdir, onların çocuklarıdırlar.
İnsanların
olduğu yerlerde yaşayan sivrisinekler çoğunlukla gece faaliyet
gösterirler. Çoğu alacakaranlık saatlerinde, sabaha karşı ve
akşamüstü daha aktiftirler. Aktif oldukları bu süre bir veya en
çok iki saati geçmez. Öyleyse sivrisinekler aktif olmadıkları,
günün en azından 22 saatlik bölümünde ne yapıyorlar?
Kuvvetli
ışık, havadaki nem oranının düşük olması ve rüzgar,
sivrisineklerin işe çıkmalarına mani olan en önemli
faktörlerdir. Boş vakitlerinde çoğunluğu, bitkiler, otlar,
çimenler ve ağaçlar üzerinde dinlenirler. Renkleri ve
boyutlarından dolayı onları oralarda fark etmek kolay değildir.
Bazıları ise evlerin odalarında loş köşelerde kalırlar.
Sineklerin,
böceklerin uyuyup uyumadıkları ise uyumak fiilinin tanımına
bağlıdır. Zaten uykunun gizemi de tam çözülmüş değildir.
Hareketsiz kalıp, dış ortamdan bağlantıyı koparmayı uyku
olarak nitelendirirsek böcekler de uyur, balıklar da. Fakat bu
arada beyinlerinde neler oluştuğunu kimse bilmiyor.
Memeli
hayvanların, örneğin kedilerin, köpeklerin, ineklerin uykuları
ve bu sırada beyinde oluşan elektriksel dalgalar konusunda ciddi
araştırmalar yapılmıştır. Onların da bizim gibi uyudukları
hatta rüya bile gördükleri kesin olarak biliniyor.
Ancak
bir karasineğin veya örümceğin beynine elektrik kabloları
bağlayıp bir molekül boyutundaki beyinlerinde neler olup bittiğini
araştırmak hala pratikte pek mümkün değil.
Kuşlar
nasıl tek ayakları üzerinde uyuyabiliyor?
Kuşların
bacaklarının arkasında, ayaklarının altına kadar uzanan
'fleksor tendonu' denilen bir kilitleme mekanizması vardır. Kuş
uyuyacağı vakit bacaklarını kısar ve ağırlığı bu bağlantıya
yüklenir. Bunun sonucu pençelerini tünediği yer etrafında iyice
kapatır.
Bu
kilitleme o kadar güçlüdür ki, kuşun minik gövdesinin
salınımına hiç bir şekilde müsaade etmez. Kuş hareket edeceği
vakit bacaklarını düzleştirir, tendon gevşer ve kilit açılır.
Bu sayede kuşlar elektrik tellerinin üzerlerinde, evcil olanlar
kafeslerinde incecik bir tel veya tahta parçası üzerinde düşmeden
uyuyabilirler.
işin
bir başka ilginç boyutu da kuşların bir kısmının, özellikle
leylek, flamingo gibi uzun bacaklı olanlarının sadece uykuda değil
uyanıkken de tek bacak üzerinde durmayı tercih etmeleridir. Bu
durum basitçe diğer ayaklarını dinlendirme olarak yorumlanır ama
asıl sebep başkadır.
Kuşların
bacaklarında tüy yoktur. Kar, buz veya soğuk sığ suların
üzerlerine konduklarında, vücutlarından önemli miktarda bir ısı
enerjisini bacakları yoluyla kaybederler. Bu nedenle tek bacakları
üstünde durarak ciddi bir enerji tasarrufu sağlarlar.
Belki
dikkat etmişsinizdir kuşların büyük bir kısmı uyurken
kafalarını kanatlarının altına sokarlar. İşte bunun sebebi de
kafalarından oluşacak ısı kaybını sıcacık tüylerinin altında
önlemektir.
Kuşların
niçin hep havada pislediklerini düşündünüz mü hiç? Kuşların,
özellikle güvercinlerin yoğun olduğu yerlerde çok fazla kuş
pisliği göremezsiniz, çünkü kuşlar tuvaletlerini havada yani
uçarken yaparlar. Bu da nedense insanlar tarafından bir uğur
olarak kabul edilir. Kafasına kuş pisliği isabet eden biri önce
onu nasıl temizleyeceğini düşüneceğine en yakın piyango
bayisini aramaya başlar.
Aslında
üzerimize düşen kuşun dışkısı değil idrarıdır. Kuşun
idrarında üre değil suda çözülemeyen ürik asit bulunur. Bu
ürik asit toksik değildir, kendi vücutlarına zarar vermez
{arabalarımızın boyalarını ise mahveder). Böylece idrarlarını
yaparken su kaybını da önlemiş olurlar. Bu güç/ağırlık
oranlarını korumaları için kuşlara tanınmış bir ayrıcalıktır.
Ancak
bu durum kuşların hiç dışkıları yok anlamına gelmez. Kuşların
pisliği genellikle beyaz renktedir ama ortasındaki küçük siyah
kısım, dışkıdır. Yani kuşlarda idrar ve dışkı aynı anda
aynı yerden atılır.
Ortalıkta
niçin ölü güvercin görmüyoruz?
Genellikle
hayvanlar kendilerini ölüme yakın hissettiklerinde ölümü
beklemek için bir yerlere gizlenirler. Bu, bir ağaç kovuğu,
kayaların arası veya saklanabilecekleri herhangi bir yer olabilir.
Buradaki içgüdü, hayvanın kendisini güçsüz hissetmesi
nedeniyle bir düşmanla karşılaştığında karşı koyamamak ve
kaçamamak korkusudur.
Şehir
hayatının bir parçası haline gelen serçe, güvercin, karga gibi
kuşlar da etrafta çok miktarda bulunmasına rağmen bunların
ölülerine aynı nedenle hiç rastlayamazsınız. Saklandıkları
yerlerde öldükten sonra da vücutları bir şekilde ya bir başka
hayvan ya da böcekler tarafından yenilerek yok edilir veya kendi
kendilerine çürüyerek toprağa karışırlar.
Sokaklarda,
meydanlarda insanlardan hiç çekinmeden dolaşan güvercinler bazen
balkonlarımıza bile konarlar. Hiç dikkat ettiniz mi? Bütün bu
güvercinlerin boyutları üç aşağı beş yukarı aynıdır. Öbür
hayvanlar gibi yanlarında yavruları, minik güvercinler yoktur.
Bunun
nedeni güvercinlerin yuva kurdukları yerlerdir. Onlar yeterince
emniyetli görmedikleri ağaçlara yuva yapmazlar. Güvercinlerin ana
yurdu Kuzey Afrika'dır. Buralarda yuvalarını kayalıkların üst
noktalarına kuruyorlardı. Bu sayede aşağıdan gelecek
düşmanlarını görebiliyorlardı.
Sonradan
başka bölgelere göç eden güvercinler bu içgüdüsel
alışkanlıklarını buralarda da sürdürdüler. Yuvalarını
yüksek binaların pencere, çatı gibi yüksek yerlerine kurdular.
Yavrularını gelişene kadar buralarda büyüttüler.
Zaten
güvercin yavruları çok hızlı büyürler. Kısa bir süre içinde
vücutları tüy ve teleklerle örtülür, birinci ay sonunda uçarak
anne ve babalarını izlerler. Yani yavrular uçabilecek hale gelince
boyut olarak büyüklerinden farkları kalmaz.
Tükenmez
kalemin dolmakalemden farkı nedir?
Kalemin
tarihi yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak
taşları ile hayvan kemiklerinin üstüne resim kazırlardı.
Türkçeye Arapçadan geçen kalem sözcüğünün kaynağı 'kamış'
anlamına gelen eski Yunanca 'kalamos' sözcüğüdür.
Mısır,
Yunan ve Roma medeniyetlerinde saz ve bambu gibi bitkilerin içi boş
saplarından yapılmış kamış kalemler kullanılırken, Ortaçağda
kağıdın üretimi ile beraber, kaz, kuğu, karga gibi kuşların
kanatlarındaki tüylerin mürekkebe daldırılması şeklinde
kullanılan tüy kalemler yaygınlaştı.
Mürekkepli
metal kalemler aslında ta Romalılar devrinden beri biliniyordu ama
John Mitchell adlı bir İngiliz 1822'de ilk kez makine yapımı
çelik ucu imal etti. Dolmakalemler ise sertleştirilmiş yapay
kauçuğun elde edilmesinden sonra yapılabildi.
Tükenmez
kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin son yılların bir buluşu
olduğu sanılır. Halbuki bu kalemin ilk modeli 1880 yıllarında
ortaya çıkmış ama pek rağbet görmemiş, seri üretimine
geçilememiştir.
Alakasız
gibi gözükse de tükenmez kalemin tekrar gündeme gelmesinde
uçakların gelişmesinin etkisi olmuştur. Uçaklar 2-3 bin metreye
çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalemin haznesinde
atmosferik basınç altında doldurulan mürekkep dışarıdaki
basınç düşük olunca kendiliğinden akıp yazıları da,
giysileri de berbat ediyordu.
İkinci
Dünya Savaşı'nda Amerikan Hava Kuvvetleri uçuş personeli için
havada kullanabilecekleri, mürekkep akıtmayacak bir kaleme ihtiyaç
duydu. Bilye uçlu kalem aranan bu özelliklece sahipti. Başlangıçta
sadece havacılar tarafından kullanılırken kısa zamanda geniş
halk tabakalarına da yayıldı.
Tükenmez
kalemlerde mürekkep kağıda, pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş
olan minik bir bilye aracılığı ile aktarılır. Normal yazı
kalemlerinde bu bilyenin çapı l milimetre, daha ince yazılar için
0,7 milimetredir. Bilye mürekkebin yuvadan dışarı çıkmasını
önler ama yuvasında döndükçe yüzeyine sıvanan mürekkebi
kağıda verir.
Tükenmez
kalem mürekkebi, dolma kalem mürekkebinden daha farklı, özel bir
kimyasal birleşime sahip olup çabuk kuruyan türdendir. Mürekkep
uca sürekli ve düzgün olarak geldiğinden dolgun, temiz ve lekesiz
bir yazı yazılmasını sağlar. Genellikle bir tükenmez kalemin
2-3 kilometre boyunda bir çizgi çizmeye yetecek kadar mürekkebi
vardır.
Tükenmez
kalemdeki bilye uç, kağıt üzerinde dolma kalem ucundan çok daha
az bir sürtünmeyle ve çok daha çabuk hareket edebildiğinden
yazma hızı büyüktür ancak bilye ucun kağıt üzerine sürekli
olarak değmesini sağlamak için kalemi daima kuvvetle bastırmak
gerekir, bu nedenle de parmaklar daha fazla ve çabuk yorulurlar.
Güneş
ışığında kararan gözlük camları nasıl yapılıyor?
Güneş
ışığına maruz kaldığında kararan gözlük camları ilk olarak
1960'ların sonlarında geliştirildi, yaygın olarak kullanılmaya
başlanılması ise 1990'lı yıllarda oldu.
Bu
tip gözlük camları fotokromik veya fotokromatik adı verilen ve
yüzde 0,01 ile 0,1 arasında gümüş kristalleri ihtiva eden özel
camlardan yapılırlar. Kristaller normalde şeffaf olup son derecede
küçüktürler ve gözlük camına bakıldığında fark edilmezler.
Gözlük camlarına bol miktarda ultraviyole ışın ihtiva eden
güneş ışığı geldiği zaman kristallerdeki gümüş iyonları
etkilenerek gümüş atomlarına dönüşür ve camın içinde küçük
gümüş parçacıklar oluşturmaya başlarlar. Bu siyah-beyaz
fotoğrafçılıktaki partiküllerin oluşumuna benzer ve tamamen
kimyasal bir reaksiyondur.
Bu
gümüş parçacıkları sivri uçlu ve o kadar düzensiz
şekillerdedirler ki gelen ışığı olduğu gibi absorbe ederler,
hiçbir rengi yansıtmazlar ve dolayısıyla kararırlar.
Gözlük
tekrar loş bir ortama götürüldüğünde, gümüş atomları
tekrar birleşerek gümüş kristalleri haline dönüşürler ve
gözlük camının rengi normale döner. Her iki yöndeki kimyasal
reaksiyonlar da çok hızlı cereyan ederler. Eğer fotokromatik
camlar tekrar eski haline dönmezlerse fırında kısa süre ile
(çerçeveyi eritmeyecek kadar) ısıtılmaları önerilir.
Başlarda
gözlük camının tümü fotokromatik olarak yapılıyordu. Tabii
kararma olayı da camın kalın olduğu kısımlarda daha koyu, ince
kısımlarda daha açık oluyordu. Sonraları merceklerin üzerleri
milimetrenin binde beşi kalınlığında kaplanmaya
başlandı.
Günümüzde
ise merceğin milimetrenin binde 150'si kalınlığındaki kısmı
bir banyoya daldırılarak fotokromatik tabaka kimyasal reaksiyon
yolu ile merceğin bünyesine işleniyor.
Fotokromatik
camlar gördüğümüz ışığa değil ultraviyole ışınlarına
hassastırlar ve reaksiyona girerler. Dolayısıyla ultraviyole
ışınlarını geçirmeyen camların arkasında, arabaların içinde,
ortam çok ışıklı da olsa kararmazlar.
Uçakları
niçin karakutunun malzemesinden yapmıyorlar?
Uçak
kazalarında uçak paramparça olsa da, denizin dibine gitse de hemen
kokpit denilen pilot kabinindeki son konuşmaları kaydeden
karakutular aranır. Çoğunlukla korkunç kaza enkazı arasından
sağlam olarak bulunan bu kutular sayesinde kazanın nedenlerine
ulaşılır. Karakutu bu kadar sağlam malzemeden yapılıyorsa neden
uçağın tümünde aynı malzeme kullanılmıyor? Uçakların
rahatça havada kalabilmeleri, uzun mesafelere az yakıtla
ulaşabilmeleri, mümkün olduğunca hafif malzemeden yapılmış
olmalarına bağlıdır. Bu malzemeler çoğunlukla alimünyum ve
plastiktir.
Kokpitteki
sesleri ve uçuş bilgilerini kaydeden her iki kutu da paslanmaz
çelikten yapılır. En ve boyları yaklaşık 25'er santimetre,
derinlikleri 12-13 santimetredir. Kutuların et kalınlıkları ise
6-7 milimetre kadardır. Kutular ayrıca ısıya ve yangına karşı
tedbir olmak üzere plastikle çevrili sıvı köpük ile de
donatılmışlardır.
Kutular
o kadar sağlamdırlar ki, denize düşmüş bir uçağın kutuları
7 sene sonra çıkarılabilmiş ama buna rağmen kayıtlar sağlıklı
olarak dinlenebilmiştir. Başlangıçta kutular kanatların birleşme
noktasına yakın bir yere konuluyorlardı. Bu bölge uçağın en
ağır kısmı olduğundan düşüş anında bu ağır parçalar
kutuların üzerlerine düşerek zarar verebiliyorlardı. Sonraları
kutular uçağın kuyruk kısmına konulmaya başlanıldı. Tabii bu,
uçağın kuyruk kısmındaki koltuklar insanlar için daha
emniyetlidir anlamına gelmez, ancak bu yer karakutuların uçağın
enkazından en uzağa düşmesini sağlamaktadır.
Uçak
kazalarının nedenleri değişiktir. Havada bir şekilde infilak
ederek düşen uçaklarda yolcuların kurtulma olasılığı yoktur.
Bu nedenle de uçağın yapıldığı malzeme bu açıdan önemli
değildir. Uçak yere bir bütün halinde çarpsa da düşen bir
asansörde olduğu gibi yolcular çarpmanın şiddetinden hayatlarını
kaybederler.
Uçağın
içine sıvı köpük doldurmak elektronik aletleri koruyabilir ama
insanların sadece ölüm nedenlerini değiştirir. Uçağın
malzemesini karakutu malzemesinden yapmak, parçalanma ve yangından
zarar görme tehlikelerini önler ama ne yazık ki bu malzemeden
yapılmış bir uçak da uçamaz.
Karakutuların
renkleri kara değil turuncudur. Bu rengin tercih edilmesinin sebebi
enkaz arasından daha rahat fark edilmeleri içindir.
Doktorlar
niçin dizimize çekiçle vuruyorlar?
Canlılarda
yaşama savaşı her zaman en hızlı tepkileri olan türlerin
yararına sonuçlandığından, en basit organizmalarda bile haber
alma organları (duyu organları), hareket organları (kaslar) ve
bunlar arasındaki ilişkiyi sağlayan organlar, yani sinir sistemi
gelişmiştir.
Vücudumuzun
her yanı sinirlerle örtülü olduğu halde sinir hücrelerinin
gövdeleri yalnızca beyinde ve omurilikte bulunur. Bütün vücuda
dağılmış milyonlarca sinire karşılık beyinden ve omurilikten
yalnızca 43 çift sinir çıkar. Bunlar merkezden ayrıldıkları
sonra gitgide dallanarak vücudun her yanına dağılırlar.
Refleks
bir uyarıya vücudun ani ve otomatik olarak cevap vermesidir.
Örneğin elimiz sıcak bir tencereye değdiğinde aniden çekmemiz
bir reflekstir. Reflekslerde komuta omuriliktedir. Beyne bilgi
gidebilir ama refleks olayında beyin aktif olarak rol oynamaz.
Bir
sandalyeye rahatça oturup bacak bacak üstüne atarken doktor
dizkapağının hemen altına, kası kemiğe bağlayan tendona minik
lastik bir çekiçle sertçe vurursa bacağınız ileri doğru
fırlar. Bu reflekste de baldır kaslarındaki duyu sinirleri kasın
genişlemesine tepki gösterirler ve yeni sinir sinyalleri
oluşturarak kaslara hafif bir basınç uygulandığını ve
gerildiklerini omuriliğe iletirler.
Omurilik
ise bu basınca dayanabilmesi için kasların kasılması gerektiğini
bildirir ve bacak tekrar geri hareket eder. Görüldüğü gibi
refleks, beynin denetiminden geçmeksizin, yani beyin devrede
olmadan, doğrudan omuriliğin komutlarıyla gerçekleşmiştir.
Diz
kapağı refleksinin sınanması özellikle omuriliğin işleyişi
konusunda bilgi veren önemli bir tanı yöntemidir. Bu alanda
uzmanlaşmış bir doktor basit bir kaç testle sinir sisteminin
işleyişine ve ne kadar sağlıklı olduğuna ilişkin pek çok
bilgi edinebilir. Çekiçle vurulduğunda bacağın normalden fazla
hareket etmesi tümörden kalsiyum eksikliğine kadar bir çok
hastalığın habercisi olabilir.
Dize
çekiçle vurularak yapılan kontrol tek başına tabii ki yeterli
bilgi vermez. Doktorlar bir ön bilgi almak için bu çabuk ve kolay
testi yaptıktan sonra vücut üzerinde diğer muayene ve
kontrollerine devam ederler.
Uçan
balonlar ne kadar yükseğe çıkabilir?
Bazen
çocuğa alınan bir uçan balon elinden kaçabilir. Hep beraber
havada yükselen balona bakakalınır. Bu balon havada ne kadar
yükselecektir acaba?
Uçan
balonların doldurma uçları ne kadar iyi bağlanmış olursa olsun,
çok az da olsa hava daha doğrusu helyum kaçırırlar. Havadan çok
daha hafif helyum gazı ile şişirilen bu balonların ağızlarından
kaçırdıklarını eve getirdiğimiz ve tavana yapışıkmış gibi
havada duran balonun sabah olunca porsuyup yere inmiş olduğunu
görünce anlarız.
Balonun
ağzının ideal bir biçimde bağlanmış olduğunu kabul etsek bile
havada yükselebileceği mesafe yine de sınırlıdır. Yükseldikçe
hava basıncı azaldığından ve balonun iç basıncı dışındakinden
daha yüksek kaldığından balon yükseldikçe şişmeye başlar.
Sonunda balonun yapıldığı malzemeye, hacmine ve malzemenin
kalınlığına bağlı olarak belirli bir yükseklikte patlar.
Küçük
uçan balonlar en çok 10 bin metreye, sepetinde insan taşıyan
büyük balonlar 30 bin metreye, bilim insanları tarafından içinde
ölçüm aletleriyle birlikte yollanan araştırma balonları da 40
bin metreye kadar yükselebilirler.
Balonların
belirli yükseklikte dış basıncın azlığına dayanamayıp
patlamalarından bazı bilimsel gözlemlerde de faydalanılır. Hava
tahmin balonlarına bağlı hava sıcaklığını, basıncını ve
nem oranını ölçen aletler vardır. Bu balonlar yaklaşık 30 bin
metre yükseklikte patlayacak şekilde yapılmışlardır. Aletler
açılan bir paraşütle yere yumuşak iniş yaparlar. Hem
üzerlerindeki değerler kaydedilir hem de oldukça pahalı olan bu
ölçüm aletlerinin tekrar kullanılabilmeleri sağlanır.
Bu
ölçüm aletleri bir tarlanın ortasına, bir ağacın tepesine veya
bir vadi yatağına da düşebilirler. Onları bulanların ilgili
makamlara götürmeleri artık aletlerin ne olduklarını
anlamalarına veya insaflarına kalmıştır.
Kaç
tane uçan balon bir insanı uçurabilir?
Bu
deneyi ilk olarak ABD Caiifornia'da Larry Walters, bildiğimiz
çocuklar için olan uçan balonlarla değil meteoroloji balonları
ile yapmıştır. Larry 42 tane balonu kendine bağlamış, kendisi
de alimünyum bir sandalyeye oturmuş, emniyet olsun diye de yere bir
halatla bağlanmış.
Tam
yükselmeye başlarken yere bağlı halat kopmuş ve kontrolsuz bir
şekilde 5 bin metreye kadar yükselmiş. Bundan sonra yanında
bulunan tabanca ile yüksekliği kontrol için balonları tek tek
patlatmaya başlamış. Bu arada yanında bulunan telsizle yakından
geçebilecek uçakları ikaz etmeyi de ihmal etmemiş.
Balonları
tek tek patlatarak inerken biraz da şanssızlığından, balonları
bağlayan teller elektrik hatlarına takılmış ama sonunda yere sağ
salim inmeyi başarmış. Bu üstün başarısından dolayı takdir
bekleyen Larry'e ulusal havacılık kurallarını ihlal etti diye
ilgililer çok kızmışlar ve cezalandırmaya karar vermişler. Bu
hikayenin gerisi bilinmiyor ama biz hesap yolu ile kaç uçan balon
bir insanın ayağını yerden kesebilir bulabiliriz. Bir litre
helyum 0,18 gramdır. Bir litre hava l gramdır diye bilinir ama onun
yüzde 80'inin nitrojen olduğunu düşünürsek bir litre hava,
hemen hemen saf nitrojen kadar yani 1,25 gramdır diyebiliriz. Yani
bir litre helyum, bir litre havadan yaklaşık l gram daha hafiftir.
30
santimetre çapındaki bir balonu tam küresel düşünüp hacmini
hesap edersek 14.137 santimetreküp yani 14 litre eder. Helyumun bir
litresi havadan l gram hafif olduğuna göre bu balon ucuna bağlanan
14 gram ağırlığı havaya kaldırabilir (balonun kendi ağırlığı
ve ip ihmal edilerek).
Diyelim
ki çocuğunuz 30 kilogram ağırlığında. Her biri 14 gram
kaldırma gücündeki balonlardan 2.150 tanesini alıp eline
verirseniz, bir anda yanınızdan kaybolup havalandığını
görebilirsiniz, tabii teorik olarak.
Eğer
daha büyük, 3 metre çapında bir kaç balon bulabilir ve helyumla
şişirebilirseniz 55 kilogram ağırlığındaki eşinizi kaldırmaya
4 tanesi yetecektir.
30
metre çapındaki bir balon ise 14 ton ağırlığı kaldırabilir.
Bu nedenle balon, zeplin türü hava araçlarının hacimleri çok
büyüktür. Aslında bir litresinin ağırlığı 0,09 gram olan
hidrojen bu işler için idealdir ama çok yanıcıdır, en ufak bir
kıvılcım, patlamasına neden olabilir.
Hindenburg
zeplininin bu nedenle başına gelenlerden dolayı zeplinle yolculuk
tarihe karışmıştır. Helyum gazı kullanılarak tekrar eski
günlerine dönmesi ümitle beklenmektedir.
Hızlı
okuma tekniği nedir?
Bir
resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında
ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin
de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan
beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına
varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız,
insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.
İnsanlar
sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin
arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak
şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları
kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur.
Bütün
bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç
sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar.
Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi
organların çalışmalarına hiç gerek yoktur.
Yavaş
okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi
kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu
şekilde normal bir satın okumak için gözümüzü 8-12 kere
hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında
birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir
kelimeyi 2-3 göz harekeli ile okumamız mümkündür.
Günümüzün
baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz
yoktur, örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 bin kelime
vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte,
500 kelime okuyan 3 saatte, bin kelime okuyabilen ise l,5 saatte
bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman
muazzamdır.
Okumamızı
yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak
anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli
'tane tane oku' veya 'yüksek sesle oku' direktiflerini alan bir
çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir.
Halbuki
dakikada 6 bin kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden
Mariel Aragon, dakikada 2 bin 500 kelime okuyarak ABD'yi yöneten
John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun
kanıtlarıdır.
Süratli
okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak
gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma
en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu
okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca sözleri
aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma
sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz.
Daha
geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda
kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve
dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır.
Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne
ileteceklerdir.
Çok
fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile
okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz
yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla
dakikada bin kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.
Radyasyon
nedir?
Nükleer
enerji denilince aklımıza Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom
bombaları, Çernobil'deki nükleer santral kazası ve nükleer
atıklar gelir. Nükleer enerji ve onun sonucu radyasyon iyi
amaçlarla kullanılmadıkları zaman insan neslini dünyadan
silebilecek kadar tehlikelidirler. Kontrol altında kullanıldıkları
zaman ise insan yaşamını iyileştirmekten sağlığa kadar bir çok
konuda insanlığa bahşedilmiş birer lütufturlar.
Nükleer
enerjinin esasını anlamak için çok fazla fizik, kimya, matematik
bilmeye gerek yoktur. Nasıl odun, kömür, petrol ürünleri
kullanarak ısı enerjisi elde ediyorsak nükleer enerji de öyledir.
Nükleer
santralarda kullanılan yakıtın en bilineni uranyumdur. Uranyum
santralde başka bir yakıta dönüşürken ortaya müthiş bir ısı
çıkar. Bu ısı reaktörün etrafında dolaştırılan suyu buhar
haline çevirir. Türbinlere verilen buhar da türbinleri çevirir.
Sonunda türbinler de kendilerine bağli elektrik jeneratörlerini
çevirerek elektrik üretirler. Prensip, nükleer enerji ile çalışan
uçak gemilerinde de, denizaltılarda da aynıdır.
Gelelim
radyasyona... Uranyum gibi kararsız elementler gerek atomik
yapılarına müdahale edilerek gerekse tabiattaki halleri ile bir
başka elemenle dönüşebilirler. Yani tarihte kurşundan altın
elde etmek için uğraşan simyacıların başaramadıkları işin
benzeri uranyumda kendi kendine oluşur.
Bu
dönüşüm işi olurken uranyum atomunun içindeki bazı parçacıklar
da ışık olarak yayılırlar. Yani radyasyon bir ışıktır.
Sadece atom bombasından, nükleer atıklardan çıkmaz tabiatta da
bol miktarda vardır. Yalnız ışıma yolu ile değil besinler yolu
ile de vücuda girebilir.
Radyasyon
olayında üç ana ışık türü vardır: Alfa, beta ve gama. Alfa
ışınları deriden geçemezler, beta ışınları deriden çok az
miktarda geçebilirler, gama ışınları ise deriden ve vücuttan
geçebilirler. Alfa ve beta ışınları sadece yoğunlaştıkları
organ üzerinde tahribat yaparlarken gama ışınları tüm organlara
zarar verirler. Tabii bu arada ışına maruz, kalma süresi de
önemlidir.
Vücudumuz
hücrelerden, hücreler moleküllerden, moleküller de atomlardan
meydana gelirler. Bu radyasyon ışınları isabet ettikleri
atomların yapılarını bozarak sonunda hücrelerin ölmelerine
sebep olurlar. Vücut için sürekli gerekli olan hücre üreme
mekanizmasını bozarlar, vücudun direncini yıkarlar.
Aslında
günlük yaşantımızda radyasyonla iç içe yaşıyoruz. Radyasyon
her an her yerde vardır hatta Güneş ışığında bile. Yaz
mevsiminde deniz kenarında yapılan bilinçsiz güneşlenmelerde
isteyerek aldığımız radyasyonun etkisi cilt kanserine yol
açabilecek kadar tehlikeli olabilir.
Radyasyonun
insan bünyesi için faydalı olduğu durumlarda vardır. Kanserin
ışınla tedavisi, enfraruj ve ultraviyole tedavileri, lazerin tıpta
kullanılması gibi.
Yapıştırıcılar
nasıl yapıştırıyor?
Yapıştırıcıların
sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan
başka bir şey değildir. Tabiatta evini yapan arı, kayalara ve
gemilerin altındaki kesimlerine tutunan midye gibi çok iyi
yapıştırıcı üreten canlıların sayısı az değildir.
Yapıştırıcıların
hikayesi tarih öncesi çağlara kadar uzanıyor. Mağara duvarlarına
resim benzeri şekiller yapan atalarımız bunları duvarlara yumurta
akı, kurumuş kan ve su bitkilerinin özleriyle sabitliyorlardı.
Sonraları,
milattan önce 3500 yıllarından başlayarak eski Mısırlılar ve
Sümerler hayvan derilerini ve kemiklerini kaynatarak daha sağlam
yapıştırıcılar yapmayı öğrendiler. Günümüzde imalatçılar
yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yapıyorlar. 250
temel maddeden binin çok üstünde özel türler üretiyorlar.
Yapışma
olayında benzer veya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkan
gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır.
Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri
ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olmaları gerekmektedir.
Aslında
iki maddeyi birbirlerine ideal bir şekilde yaklaştırabilsek
yapıştırıcı bile kullanmadan birbirlerine yapışabilirler. Her
iki maddenin yüzeylerindeki atomların farklı kutupları
birbirlerini çekerler. Pratikte ise bu oluşumu sağlamak mümkün
değildir.
Atomların
birbirlerini çekebilmeleri için iki cismin yüzeyleri arasındaki
mesafenin milimetrenin 10 milyonda birini geçmemesi gerekir. Oysa
son derecede pürüzsüz olarak görülen bir cismin bile yüzeyinde
milimetrenin on binde dördü kadar yükseklikte girinti ve
çıkıntılar vardır.
Bu
durumda her iki malzeme aynı cins olsalar bile yüzeyleri hiçbir
zaman ideal düzlükte olamayacağından, aradaki boşlukları
doldurmak, en fazla miktarda bağ oluşturarak moleküllerin
birleşmesini sağlamak için araya bir yapıştırıcı gerekir.
Yapıştırıcının
akıcı ancak kuruduğunda katılaşıp kolay kolay kopmayacak
özellikte, yüzeylerin ıslanabilir, tamamen temiz toz ve yağdan
tamamen arındırılmış olmaları gerekmektedir. Peki nasıl oluyor
da bu kadar güçlü olan yapıştırıcılar tüpün içinde tüpe
yapışmadan durabiliyorlar?
Bir
çok yapıştırıcının içinde iki tür katkı malzemesi vardır.
Biri yapıştırıcı sıvının moleküllerini birleşmeye zorlar,
stabilizer denilen diğeri de tersi. Tüpün içinde bunlar bir
halatı birer ucundan çeken iki kişi gibidirler. Tüpün iç yüzeyi
tamamen nötr olduğundan biri diğerine üstün gelemez, denge
halindedirler. Yapıştırıcı tüpten çıkınca havadaki nem
stabilizer kısmının etkinliğini yok eder, yapıştırıcı
sertleşir ve sürüldüğü yere yapışır.
Yapıştırılacak
yüzeylere yapıştırıcıdan ince bir tabaka sürülmesi tavsiye
edilir çünkü fazlası yapıştırıcının kendi içinde bağlar
oluşturup sertleşmesine yol açar.
Tüpün
kapağı açıldıktan sonra ağız kısmında görülen ve tüpün
kullanılması için delinen sızdırmaz kısım da yapıştırıcının
hava ve nem alıp tüpün içine yapışmaması için alınmış bir
tedbirdir.
Satranç
ustası bilgisayar niçin iyi tavla oynayamıyor?
İngilizce
adı 'backgammon' olan, bizde ise İtalyanca 'tavola'dan geçmiş
ismi ile 'tavla' olarak bilinen oyun, şans ve kabiliyetin çok güzel
dengelendiği, kazanmak için ikisinin de gerekli olduğu, toplumun
her seviyesinde ve her yerde oynanabilen bir oyundur.
Tavla
o kadar bilinen bir oyundur ki, burada kurallarından bahsetmek bile
ayıp olabilir. Tavlanın bilinen en eski oyunlardan biri olduğu, 5
bin yıl evvel Mısırlılar tarafından oynanmaya başlandığı,
Yunanlılar ve daha sonra da Romalılar tarafından oynanıp
Avrupa'ya yayıldığı biliniyor. Bu günkü oynanış kuralları
17. yüzyılda İngiltere'de tekrar düzenlenmiş, 20. yüzyılın
başlarında, 1920'lerde ise çift zarla oynanmaya başlanmıştır.
Tavla,
kırda, kahvede oynanabilmesi bakımından basit bir halk oyunu
olarak bilinmesine rağmen satranç gibi stratejik bir savaş oyunu
olup en az onun kadar, hatta araya şans faktörünün de girmesi ile
ondan daha zor bir oyundur.
Sonraki
hamleleri düşünmeyi zorlaştıracak şans faktörü oyuna
eğlenceli bir yan katar. Oyunu kazandığınızda bunu
kabiliyetinize yorarken, kaybettiğinizde de kötü şansınızı
suçlayabilirsiniz. Ancak tavla şampiyonları şansın yanında
oyunda, ihtimaller hesabını, tahayyül ve sezgi yeteneklerini hatta
psikolojik faktörleri bile kullanırlar.
Günümüzde
bilgisayarda, internet aracılığıyla dünyanın öbür ucundaki
kişilerle tavla oynanabiliyor. Bilgisayarla karşılıklı tavla
oynayabileceğiniz çok güzel programlar var. Ne var ki bu
programlar amatör bir seviyeden öteye geçemiyorlar. Satrançta
olduğu gibi dünya şampiyonlarını bile yenebilecek programlar
üretilemiyor.
Bir
bilgisayarın herhangi bir oyunu bir insan kadar veya daha iyi
oynayabilmesi için ya insandan daha akıllı olması yahut da
belirli bir sürede insandan daha çok iş yapabilmesi gerekir. Oyun
programlarında genel strateji akıl üzerine kurulamaz. Program bir
insanın yapamayacağı kadar kısa bir sürede, ilerde yapılabilecek
hamleleri ve karşı oyunları hesaplayabilecek şekilde hazırlanır.
Satranç
oyununda her bir oyuncunun bir hamlede yapabileceği 20-30 değişik
hareket vardır. Tavlada ise her iki zarı attığınızda, zaten 21
tane değişik pozisyon gelme olasılığı vardır. Bu her bir
pozisyon da en az 4-6 değişik şekilde oynanabileceği, bir de çift
atıldığında 4 kere oynanabileceği faktörlerini de hesaba
katarsak, sadece bir kerede tavlada kaç değişik oyun oynama
olasılığı olduğu ortaya çıkar.
İşte
bu durum tavla oyununun herhangi bir anında çok ileriye bakmayı,
sonraki hamleleri görebilmeyi ve tedbir almayı zorlaştırır. En
basit bir hesapta bile görülebilir ki tavlada 3 kere zarları
atışta oynanabilecek pozisyon sayısı 250 milyona ulaşır. Bunun
analizini yapabilmek bilgisayar için bile zordur.
Satranç
gibi oyunlarda, bir kerede yapılabilecek hamleler hesaplanırken en
mantıksız ve yapılmaması gereken hamleler çıkarıldığında
geriye oynanması mümkün 5 bilemediniz 10 hareket kalır. Halbuki
tavlada her seferinde atılan zara bağlı olarak 21 değişik
seçenek vardır. İşte bu nedenle programlamada arka arkaya
olabilecekler için bir fonksiyon türetip, yazılım yapabilmek
içinden çıkılmaz bir hale gelir.
Tavlada
bir başka faktör de zamandır. Oyunun herhangi bir kademesindeki
durumu kavramada geçen zaman açısından insan, bilgisayardan hala
üstündür. Tabii bu arada pulları kırma, kritik yerlerde kapı
alarak rakibin zarı ne gelirse gelsin onu oynatmama, gele atma gibi
durumlar da göz önüne alınırsa, bilgisayarın tavla oyununda
niçin çok başarılı olamadığı ortaya çıkar.
Telefonda
ses ne kadar hızlı gidiyor?
Sesimiz
telefonda ses hızı ile gitmez. Telefonun ağız kısmı denilen
mikrofona konuştuğumuzda, ses burada elektrik akımına çevrilir.
Karşı tarafın telefonunda tekrar sese çevrilene kadar yolculuğunu
elektrik akımı olarak yapar.
Bilindiği
gibi elektriğin hızı ışık hızı ile aynıdır. Dolayısıyla
ses telefonda ışık hızı ile yol alır. 5 kilometre uzaklıktaki
bir arkadaşınızla telefonla konuşurken onun bulunduğu yerde gök
gürlerse, şimşeğin ışığının gökgürültüsünden önce
gelmesi gibi, gökgürültüsünün telefondaki sesi de havadan gelen
sesine göre daha önceden kulağımıza ulaşır.
Ses
hızı, deniz seviyesinde, kuru ve sıfır derecedeki havada saniyede
331,4 metredir. Bakır kablo içinde ise saniyede 3500 metre
kadardır. Yani sesimiz telefonda ışık hızı ile değil de ses
hızı ile gitseydi (ki bu mümkün değildir) 600 kilometre
uzaklıktaki bir arkadaşımız konuştuklarımızı telefonda 3
dakika sonra duyabilirdi. Düşünebiliyor musunuz böyle bir konuşma
sonunda gelecek telefon faturasını?
Matematikte
niçin (-2) ile (-2)'nin çarpım sonucu (+4)'dür?
Aslında
çok eğlenceli olabilecek matematik bizlere katı formüllerle ve
mantığın kolay kabul edemeyeceği ifadelerle öğretilince bir
kabus olup çıkıyor. Artının artı ile, eksinin eksi ile çarpım
sonucu artı iken artı ile eksinin çarpım sonucu eksi oluyor. Peki
bunun mantıki izahı nedir? Yani -5 derece sıcaklıkla -8 derece
sıcaklığı çarpınca sonuç +40 derece olup ortalık ısınıyor
mu?
Tabii
bu bir şaka, şaşırtmaca. Esas bilmemiz gereken (-2)x(-2)=(+4)
diye bir eşitlik yazdığımızda, bunun sadece rakamların ve
önlerindeki işaretlerin belirlediği mantıksal bir denklem
olmadığı, bir beyan, bir ifade olduğudur.
Eğer
sayıları bir çizgi üzerinde gösterirsek, '-1' sıfırın eksi
tarafındaki ilk sayı olarak düşünülebilir ama eşitlik içinde
bu böyle değildir. Çizginin neresinde olursanız olun bir adım
geri atmaktır. Yani çizgide '+4' noktasında iseniz ve ona '-1'
ilave ederseniz, bir adım geri atarak '+3'e gelmiş olursunuz.
Toplama
ve çıkartmada nispeten kolay olan bu açıklama, iş çarpmaya
gelince biraz zorlaşıyor. Örneğin haftanın 5 günü işe otobüs
ile gidip geliyorsunuz. Her sefer bir milyonluk bir biletle
yapılıyor. 10 milyon tutarında 10 tane bilet aldınız. Her gün
gidiş-geliş kullandıkça iki tanesi eksiliyor. Bunun eşitlikteki
yeri '-2' dir. Siz bu işi 5 gün süresince yani 5 kere yaparsanız
(-2)x(+5)=(-l0) olur ki biletler biter.
Diyelim
ki bayram tatilinin iki günü o haftanın perşembe ve cuma
günlerine denk geldi ve tatil. Bu sefer yapmanız gereken hareketi
yapmıyorsunuz. İki günlük 4 bileti kullanmıyorsunuz. Bu hareket
yapmanız gerekene göre negatif yani ters yönde bir harekettir. Her
gün bilet almak yerine iki gün süresince hiç bilet
kullanmıyorsunuz. İki kere negatif hareketi '-2' bilet üzerinde
yapınca o hafta elinizde (-2)x(-2)=(+4) bilet kalıyor.
Hala
biraz karışık değil mi? Bir örnek daha verelim. Bir eşitliğin
başına '-2' yazdığınız zaman başlangıçta bu sizin sıfır
noktasından iki kere geri sıçrayarak '-2' noktasına ulaşacağınız
anlamına gelir. Ama siz yapacağınız bu hareketin tam tersini yani
negatifini iki defa yapıyorsunuz. Sıfırdan '-2'ye sıçrama
hareketini iki kere ters yönde (-2) yapıyorsunuz ve sonunda '+4'
noktasına ulaşıyorsunuz. Ters bir kararın tersini yapınca
doğruyu buluyorsunuz yani.
Vakum
nedir?
Boşluk,
havasızlık anlamında kullanılan 'vakum' terimi çoğu kez yanlış
anlaşılır. Normal şartlarda, deniz seviyesinde, vücudumuzun her
santimetrekaresi üzerinde l kilogram hava basıncı vardır.
Parmağınıza l kilogramlık bir yük taksanız zor taşırsınız
ama parmağınızın minik bir bozuk para büyüklüğünde olan
kısmı üzerinde her zaman bu ağırlık vardır. Bir de bütün
vücudun üzerinde olanı düşünün.
Üzerimizdeki
atmosfer tabakasının ağırlığının yarattığı bu hayli yüksek
basınç altında ezilmeyiz hatta hissetmeyiz bile. Vücudumuz buna
göre ayarlanmıştır. Bu basınç biraz artarsa (denize
daldığımızda) veya biraz azalırsa (uçakta veya yüksek dağlara
çıkıldığı zaman) vücudumuz, kulaklarımız başta olmak üzere
bunu hemen algılar.
İşte
basıncın, santimetrekareye l kilogram (l 000 gram) olan atmosfer
basıncının altına düşmesine vakum denilir. Örneğin
santimetrekarede 0,8 kilogramlık (800 gram) bir basınç pratikte
atmosfer basıncının ne kadar altında ise o kadar yani l 000-800=
200 milibar vakum olarak ifade edilir.
Vakumda,
yani hava basıncı atmosfer basıncından daha düşük olduğunda
üzerimizdeki basınç da azalmış yükümüz hafiflemiş olduğuna
göre vücudumuz da daha rahat etmez mi? Hayır, tersine. Vücudumuzun
iç basıncı atmosfer basıncına göre ayarlıdır. Dışımızdaki
basınç düşerse, denge bozulacağından ve iç basıncımız fazla
geleceğinden başta damarlarımız olmak üzere tüm organlarımız
zarar görebilir, devam etmesi durumunda ise insanı ölüme
götürebilir.
Hakiki
veya mutlak vakum tam sıfır hava basıncına ulaşmaktır ki, bu
pratikte mümkün değildir. Uzayda bile hakiki vakum yoktur. Bir
ortamın hakiki yani mutlak vakumda olması için içinde molekül,
atom, elektron, ve atomun diğer küçük parçacıklarından
hiçbirinin olmaması gerekir. Uzayda 'neutrinus' denilen partiküller
vardır, bu nedenle uzayda bile hakiki vakum vardır diyemiyoruz.
Ancak uzay o kadar büyük, parçacıklar da o kadar küçüktürler
ki yüzde 99,9999.... vakumdur diyebiliriz.
Elinize
bir şişe alıp havasını boşaltıp, ağzını da sızdırmaz
şekilde kapatırsanız şişenin içinde vakum oluşmuştur
diyebiliriz. Şişenin kapağında bir delik açarsanız dışarıdaki
hava derhal içeri hücum eder, içerdeki vakumun yerini alır. O
halde dünyamızı çevreleyen hava tabakası niçin uzayın
boşluğuna, vakumlu ortamına kaçmıyor?
Örnekteki
havanın, şişenin içine dalmasına sebep üzerindeki atmosferik
basınçtır. Atmosferde 10 bin metreye çıkıldığında (yolcu
uçaklarının normal uçuş yüksekliği) hava basıncı
santimetrekarede 0,3 kilograma, 16 bin metrede 0,1 kilograma düşer.
Atmosferin
üst katmanlarına gittikçe de hava basıncı sıfıra yaklaşır.
Havanın vakumlu ortama kaçmasını yaratacak bir hava basıncı
yoktur, bu nedenle uzayın boşluğu hava moleküllerini çekemez,
atmosfer tabakamız da uzayın boşluğuna kaçıp gitmez. Tabii
dünyanın çekim gücünü de unutmamak lazım.
Radyonun
sesi açılınca pili daha çabuk mu biter?
Pille
çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü
etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar
açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin üçte bir
kadar kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında
pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden
büyüğüne, pille çalışan ve hapörleri olan bütün radyo,
teyp, volkmen vb. için aynıdır.
Pillerin
kullanış şekilleri de ömürlerini belirler. Bir radyoyu 4 saat
sürekli açık tutmak ile birer saatlik aralarla 4 kere açıp
kapamak arasında da fark vardır. Piller çalışmıyorken çok az
da olsa kendilerini toparlayabildiklerinden, devamlı açık
tutulduklarında, aynı toplam süre için ömürleri daha kısa
olur. Şüphesiz bu durum ilk çalıştırmada, yani ilk hareket
anında daha fazla akım çeken motorları çalıştıran piller için
geçerli değildir.
Pille
çalışan hesap makinelerinde, makineyi uzun süre açık tutmak mı
pilin ömrünü daha çabuk bitirir, yoksa yapılan işlemlerin
yoğunluğu mu? Makinede hesapları yapan mikro işlemci, hesap
makinesi çalışıyorken en fazla güç çeken kısmıdır. Ne kadar
çok rakamla, ne kadar çok işlem yapılırsa, pillerin ömürleri o
kadar kısalır. Hesap makinesi açıldığında, yapılan işlemin
dışında akım çeken tek şey ekranın aydınlatmasıdır ki pilin
ömrü üzerinde işlemler kadar etkili olamaz.
Termos
nasıl sıcağı sıcak, soğuğu soğuk tutabiliyor?
Tek
sebebi var, vakum yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki
kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam
şişedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam
olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın bir
boşluk vardır.
Vakumlu
bir ortamda hava molekülleri de olmadığından ısı iletilemez.
Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden
dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Termosun içine
kahve konulursa ısısı dışarı kaçamayacağı için kahve sıcak
kalır, soğuk su koyarsanız dışarıdan içeriye ısı
giremeyeceği için su ısınmaz, soğukluğunu muhafaza eder.
Vakumlu
yani havasız ortamın izolasyon özelliği, 1643 yılından,
Toricelli'nin bugünkü termometrelerin atası olan civalı
barometreyi icadından beri biliniyordu. Ne var ki yaratılan vakumu
muhafaza edebilecek, aynı zamanda da ısıyı iletmeyecek lastik
türü malzemelerden o zamanlar kimsenin haberi yoktu.
Termos
başlangıçta kahve veya soğuk suyun sıcaklığını muhafaza
etmek için değil, bir laboratuar aleti olarak sıvı ve gazları
muhafaza etmek amacı ile tasarlandı. İngiliz fizikçi Sir James
Dewar, 1890'lı yıllardaki bu buluşunun patentini hiç bir zaman
almadı ve bilimsel kuruluşlara bağışladı.
Dewar'ın
Alman asistanı Reinhold Burger bu cihazdaki ticari geleceği iyi
gördü ve 1903'de Almanya'da patentini aldı. Hatta ismi için
ödüllü bir yarışma dahi açtı. Kazanan isim Yunanca 'ısı'
anlamına gelen 'Thermos' oldu. Bu isim 1970 yılına kadar ticari
bir marka olarak kaldı. Sonraları bu tip cihazların genel ismi
olarak herkes tarafından kullanılması kabul edildi.
Termosun
daha çok tanınmasını ve evlerde yaygın olarak kullanılmasını
sağlayanlar kuzey ve güney kutbuna giden kaşifler, Everest'in
tepesine çıkan dağcılar ve zeplin yolcuları oldu. Dünyanın bir
ucuna giderken bile kahveyi sıcak tutabilen termosa karşı
insanların güven duyguları arttı. Termos piknik çantasında
unutulmaması gerekenlerin içinde en baştaki yerini aldı.
İmdat
çağrısı S.O.S'in anlamı nedir?
Çok
kişi S.O.S.'in gemimizi kurtar (Save Our Ship), ruhumuzu kurtar
{Save Our Soul) veya diğer sinyalleri durdur (Stop Other Signals)
kelimelerinin baş harflerinden oluştuğunu sanır. Bu bilgiler
tamamıyla yanlış olup S.O.S. harfleri hiç bir kelimenin baş
harfinden oluşturulmamıştır.
Tamamen
telgraf zamanından kalmadır ve gemilerde de yakın zamana kadar
telsiz telgraf kullanılıyordu. Bilindiği gibi telgrafta mors
alfabesi denilen sistemde her harf, nokta ve çizgilerin değişik
kombinasyonundan oluşuyor. Bu sinyali gönderen maniple denilen
alete tek dokunuşta karşıya nokta yani 'bip', biraz daha uzunca
basınca 'dııııt' sinyali gidiyordu. Gönderenler de, alanlar da
mors alfabesini ezbere bildiklerinden bu 'bip' ve 'dııııt'larda
hangi harfler olduğunu çözüyor ve normal yazıya
dönüştürüyorlardı.
İmdat
çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908'de üç
çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S. seçildi. Yani telsizde
'dıııt, dııııt, dııııt, bip, bip, bip, dııııt, dııııt,
dııııt' sinyali aldığınızda hemen acil yardıma ihtiyacı
olan biri olduğunu anlıyordunuz.
Filmlerde
görmüşsünüzdür. Gemiler, özellikle uçaklar, tehlikeli bir
durumda yardıma ihtiyaçları olduğunda 'mayday' (mey-dey) çağrısı
yaparak durumlarını bildirirler. Bu kelime Fransızca'da bana
yardım et anlamındaki m'aidez kelimesinden türetilmiştir.
Hiç
dikkat ettiniz mi, filmlerde telsizle konuşan her kişinin ismi hep
'Roger' (rocır)dır. Halbuki 'roger' telsiz konuşmalarında
'anladım' anlamında kullanılır ve her iki taraf da cümlenin
başında ve sonunda bu kelimeyi kullanırlar. Filmleri tercüme
edenler ise bu kelimeyi bir erkek ismi sandıklarından, herkes
birbirine 'Roger' diye ismen hitap ediyormuş gibi çevirirler.
Nasıl
bizde telefonda harfleri söylemek için Ankara'nın 'A'sı,
Bursa'nın 'B'si denilirse Roger kelimesi de İngilizce'de 'R'
harfinin tanımı için kullanılır, yani Roger'in 'R'si denilir. R
harfi ise mors alfabesinde başlangıçta 'anlama'nın kodu idi.
Sonra konuşmalı iletişime geçilince 'Roger' olarak kullanılmaya
başlanıldı. Filmleri tercüme edenlerin ABD bahriyesinde nasıl
oluyor da bu kadar Roger bir araya geliyor diye uyanmamaları
gerçekten ilginç!
Romen
rakamlarını hesaplamada niçin kullanmıyoruz?
Zamanımızda,
dünyanın büyük bir bölümünün ve bizim de kullandığımız
rakam şekilleri, diğer ülkelerde 'Arap rakamları' diye bilinir.
Aslında bu nitelendirme yanlıştır. Bu rakamların kökeni yani
ilk ortaya çıktığı yer Hindistan'dır ve buradan önce
Arabistan'a, daha sonra İslami kültür yayılımı ile birlikte
Avrupa'ya geçmiştir.
Avrupa'da
Romen rakamlarından günümüz rakamlarına geçiş Ortaçağda
olmuştur. O yıllarda Avrupa'da hesap işleriyle uğraşanlar Romen
rakamlarını hemen terk etmediler. Daha ziyade toplama ve çıkarma
işi yapan tüccarlara Romen rakamları daha pratik geliyordu.
Örneğin 68'den 16'yı çıkarmak için 68 yani 'LXVIII' rakamından
16'yı ifade eden 'XVI' rakamlarını silince geriye 'LII' yani 52
kalıyordu.
Diğer
bir örnek olarak 77 (LXXVII) sayısından 15'i (XV) çıkartalım.
Yapılacak iş 77'nin içinden X ve V rakamlarını silmektir. Sonuç
'LXII yani 62'dir.
Bu
arada Romen rakamları nelerdir bir görelim: I(1), II(2), III(3),
IV(4), V(5), VI(6), VII(7), VIII(8), IX(9), X(10), XX(20), XXX(30),
XL(40), L(50), LX(60), LXX(70), LXXX(80), C(100), D(500), M(1 000)
Romen
rakamaları her bir sayının karşılığı olan harfler, büyükten
küçüğe doğru ve soldan sağa yazılıp bunların hepsi
toplanarak bulunur. MDCLXVI sayısı neymiş bulalım:
(M=1
000)+(D=500)+(C=100)+(L=50)+(X=10)+(V=5)+(I=1)=1966
Ancak
günümüzde sistem tam böyle çalışmıyor, büyük rakamdan önce
gelen daha küçük rakam büyükten çıkartılıyor. Örneğin
IX=(10-1)=9, bu şekilde 1999 sayısı olan MCMXCIX (1
000+900+90+9)=1999 olarak bulunuyor.
Bir
başka uygulama da aynı harfi üç kereden fazla tekrar etmemek
şeklinde. IIII yerine IV, XXXX yerine XL kullanılıyor. Ancak Romen
rakamlarında M'den büyük harf olmadığından 1 000'den sonra
örneğin 4 000 MMMM şeklinde yazılabiliyor. Daha büyük sayılarda
ise sayının kaç kere 10'un katı olduğunu ifade etmek için
parantez işaretleri kullanılıyor.
Romen
rakamlarında sayıdan önce 'bir' gelmesi sadece dört (IV) ve
dokuzda (IX) vardır. Romen rakamlarında sıfır yoktur. Rakam
gösterildiği işaret kadar yani 'X' nerede olursa olsun '10'dur.
Halbuki günümüz rakamlarında '1' tek başına iken '1'dir ama
sağdan ikinci haneye geçince '10' değerini, üçüncüye geçince
'100' değerini alır.
Tüm
bu nedenlerle günümüzün karmaşık işlemlerinde Romen
rakamlarının kullanılmaları mümkün değildir. Sıfır sayısının
katılmasıyla hiç rekabet güçleri kalmamıştır. Duvar
saatlerinde dekoratif amaçlı kullanılmaları yanında pratik bir
kullanım yerleri yoktur.
Günümüzde
milyon, milyar derken trilyonları hatta katrilyonları ifade eder
hale geldik. İleriki yıllara hazırlık amacıyla milyondan
başlayarak sonra gelen sayılara bir bakalım. Sayı isminin yanına
bir parantez içindeki rakamlar o sayıda kaç tane sıfır olduğunu
gösterir:
Milyon(6),
milyar(9), trilyon(12), katrilyon(15), kuintrilyon(18),
sekstrilyon(21), septrilyon(24), oktrilyon(27), nanilyon(30),
desilyon(33), andesilyon(36), dudesilyon(39), tredesilyon(42),
kattırdesilyon(45), kuindesilyon(48), seksdesilyon(51),
septendesilyon(54), oktadesilyon(57), novemdesilyon(60),
vijintilyon(63).
Pusulalar
gerçekten kuzeyi mi gösteriyor?
Dünyanın
kendisi, çekirdeğindeki soğumamış kısımlarından dolayı dev
bir mıknatıstır. Bu büyük mıknatısın artı ve eksi uçları
kuzey ve güney kutuplarındadır. Ancak bildiğimiz coğrafi
kutuplarda değil. Pusulanın minik ucu tam kuzeyi göstermez,
gösterdiği noktaya magnetik kutup denir.
Pusulanın
gösterdiği kuzey yönünü devamlı takip ederseniz kuzey kutbuna
hiçbir zaman ulaşamazsınız. O noktadan 7 derece yani
kilometrelerce uzaklıktaki magnetik kutba varırsınız. Olayın
ilginçliği bu kadarla da bitmiyor. Bilimin kesin olarak saptadığı
bir sürpriz daha var. Bu magnetik kutupların yerleri de sabit
değil, zamanla değişiyor, kuzey güneye, güney kuzeye geliyor.
Eğer
elinize bir pusula alıp zaman yolculuğu yapabilseydiniz, birkaç
milyon yıl önce pusulanızın kuzey gösteren ucuna bakarak seyahat
edince sizi penguenlerin büyük atalarının karşıladığım, yani
güney kutbuna vardığınızı şaşırarak görürdünüz.
Magnetik
kutupların niçin ve nasıl yer değiştirdikleri henüz tam
bilinmiyor. Bu olayın dünyada kraterlerin oluşması, iklimlerin
değişmesi, bazı canlı türlerinin yok olması gibi olaylarla
yakın ilgisi olduğu sanılıyor. Bilim insanları magnetik
kutupların yer değiştirmesinin 170 milyon yılda yaklaşık 300
defa tekrarlandığını, bugünkü konumuna en son 750 bin yıl önce
geldiğini ileri sürmektedirler.
Sadece
magnetik kutupların yer değiştirmelerinin değil dünyanın
magnetik alanının bile başlangıçta nasıl oluştuğu tam
açıklığa kavuşmuş değil. Teorilere göre dünyanın
merkezindeki sıvı halindeki çekirdek bölümündeki ısı, dış
demir katmanlara ulaşarak dünyanın dönüşü ile beraber bir
dinamo etkisi yaparak magnetik alanı meydana getirmiştir.
Yerkürenin
magnetik alanının şiddet ve doğrultusunu ölçmek için 1979
Ekim'inde uzaya gönderilen 'Magsat' uydusu 3 yıla yakın görev
yapıp da yanmadan önce gönderebildiği en önemli bilgi, magnetik
alanının şiddetinin gittikçe azaldığı, her on yılda
şiddetinden yaklaşık yüzde birini yitirdiği, böyle giderse
muhtemelen bin yıl sonra magnetik kutupların yerlerinin tekrar
değişebileceği bigisiydi.
Antifiriz
suyun donmasını nasıl önlüyor?
Arabamızın
motoru arabayı yürütecek gücü sağlarken bir yandan da ısı
üretir. Motor bloğu içinde devamlı dolaşan su ile motor
soğutulur. Motordan aldığı ısı ile ısınan bu su da radyatörde
havanın yardımıyla soğutulur.
Kapalı
bir çevrimde ve ideal ısı dengelerinde devamlı oluşan bu olayın
farkına biz ancak, herhangi bir arıza durumunda soğutma olayı
yetersiz kaldığında, radyatörden buharlar çıktığında, yani
bilinen tabiri ile arabamız hararet yaptığında varırız.
Kışın
soğuk aylarında, hava sıcaklığı sıfırın altına düşünce,
arabamız kapı önünde hareketsiz halde iken bu soğutma suyu da
her su gibi donabilir. Donunca genişler ve yaptığı basınçla
motor bloğunu çatlatabilir. Bu olayı önlemek için suyun içine,
sıfırın çok altındaki derecelerde bile donmasına mani olacak
'anti-firiz' dediğimiz sıvı ilave edilir.
Motorun
soğutma suyunun içine ne oranda antifiriz konulacağını, o
bölgede olabilecek en düşük hava sıcaklığı belirler. O zaman
şöyle düşünülebilir. Tam emniyetli olması bakımından,
soğutma suyunun yerine niçin tamamen antifiriz doldurmuyoruz?
Antifiriz oranı yüzde yüzü bulunca sıcaklık ne kadar düşerse
düşsün maksimum korunma sağlanmış olmaz mı?
Hayır,
olmuyor. Mantıken ters gelebilir ama belirli orandan fazla konulan
antifiriz bu sefer de tamamen ters tepki veriyor. Suya yüzde 50
oranında katılmış antifiriz -37 derecede donarken, antifirizin
kendisi yani saf antifiriz -12 derecede donuyor.
Suyla
karışabilen her şey onun sıfır derece olan donma noktasını
düşürür. Yani donma derecesini düşürmek için suya toz şeker,
şurup hatta aküdeki asit bile konulabilir. Hepsi de bir dereceye
kadar aynı işlevi görür ancak hiçbiri diğer tehlikeli yan
etkileri bakımından tavsiye edilmez.
İlk
otomobillerde şeker ve balın antifiriz olarak kullanılmaları
denendi, sonraları ise alkolde karar kılındı. Ancak bu sefer de
alkolün kaynama noktası düşük olduğundan motor sıcakken sorun
çıkardı. O halde ideal antifirizin donmayı önlemesi ama aynı
zamanda da suyun kaynamasına sebep olmaması gerekiyordu. Günümüzde
bu amaçla 'etilen glikol' denilen renksiz kimyasal bir sıvı
kullanılıyor.
Suyun
içine katılan kimyasalların donmayı önleme özelliği, suyun ve
buzun moleküler yapıları ve antifirizin bu yapılara olan
etkisinden ileri geliyor. Bilindiği gibi tüm sıvılarda olduğu
gibi suda da moleküller serbest ve düzensiz halde, katılarda
(buzda) ise sabit ve düzgün bir yapıdadırlar. Su donarken önce
moleküllerinin hareketleri yavaşlar sonra da düzgün ve sabit bir
pozisyona gelirler yani kristalleşirler. İşte antifirizin buradaki
rolü, moleküllerinin su molekülleri ile birleşerek onların buz
kristalleri oluşturmalarına mani olmaktır.
Peki
öyleyse ortada su yokken antifiriz kendi kendine niçin daha çabuk
donuyor? Çünkü suya katıldığında antifirizin su moleküllerine
yaptığını su da antifiriz moleküllerine yapar. Donmayı önlemek
daha doğrusu geciktirmek iki taraflı çalışır, su da antifirizin
donma derecesini düşürür. Sonuç olarak arabanın soğutma suyuna
önerilenden fazla antifiriz konmasının hiçbir faydası yoktur
aksine zararı vardır.
Ne
zamandan beri insanlar gözlük kullanıyorlar?
Şüphesiz
tarih boyunca tüm insanlarda görme kusuru olmuştur. 13. yüzyılda
gözlük ortaya çıkıncaya kadar gerek doğuştan gerekse sonradan
göz bozukluğu olan insanlar, ömürlerini böyle geçirmeye, iş
yapamamaya hatta evden dışarı çıkamamaya mahkumdular.
Aslında
gözlüğün ana malzemesi olan camın tarihi dört bin 500 yıl
evveline kadar gidiyor. Antik dünya insanlarının optik hakkında
bilgileri olduğu, camın belirli bir formunun cisimleri büyüttüğünü
fark ettikleri biliniyor. Hatta milattan önce bin yıllarına ait,
büyüteç olarak kullanılmış cam örneklerine Girit'teki
kazılarda rastlanılmıştır. Ne var ki büyütecin cam haline
gelmesi çok zaman aldı.
Gözlüğü
ilk bulan kişinin kim olduğu bilinmiyor. İnsanlık tarihinin büyük
teşekkür borçlu olduğu, bu parlak buluşu gerçekleştiren
kişinin kim olduğu bütün araştırmalara rağmen hala sırrını
koruyor. Bu kişinin 1250 veya 1280 yıllarında Venedik'te yaşamış
olması büyük bir olasılık, çünkü 13. yüzyılda, Ortaçağda
Venedik, İtalya'da cam üretimiyle ünlü olan bir yerdi.
İlk
gözlüklerin mercekleri konveks, yani dışbükeydi ve sadece yakını
görme problemi olanların işlerine yarıyordu. Uzağı görme
sorunu olanların derdine çare olacak konkav (içbükey) merceklerin
üretilmesi için yüzyıl geçmesi gerekecekti. Görüldüğü gibi
gözlüğün tarih içindeki gelişmesi oldukça yavaştır.
Uzağı
görme sorununu yani miyopluğu düzeltecek merceklerin ancak 15.
yüzyılda yapılabilmesinin sebebi o tarihlerde, gözlüğün daha
çok yakını okuma amaçlı kullanılması, uzağı görememenin o
kadar önemsenmemesi ve içbükey merceklerin imalinin daha zor ve
pahalı olmalarıydı.
Gözlük
icat edildikten ancak 350 yıl sonra düşmeden yüzün ortasına
tutturulabildi. Aslında bu gözlük tarihindeki en son ve önemli
buluştu. Edward Scarlett 1730'da Londra'da sabit gözlük sapım
icat etti. Saplar kafaya göre ayarlanabildiği için gözlük burun
üzerine daha az ağırlık yapıyor, düşme tehlikesi de önlenmiş
oluyordu.
Ancak
tüm bu yavaş gelişmeye karşın gözlüğün insanlığa hizmeti
büyük oldu, en azından onların yaşama bağlılıklarını
arttırdı. Matbaanın icadından, basılan kitap ve gazete sayısının
artmasından sonra gözlük lüks olmaktan çıkıp tam bir ihtiyaç
oldu.
14.
yüzyıl ortalarında İtalyanlar gözlük camlarına belki
şekillerindeki benzerlikten dolayı 'mercimek' anlamında
'lenticchie' adını verdiler. İngilizcesi de 'lentis' olan
mercimek, yaklaşık iki yüzyıl gözlük camı anlamında da
kullanıldı. Günümüzde kullanılan 'lens' adının kökeni de bu
sebeple mercimeğe dayanıyor.
İlk
gözlükçü dükkanı 1783'de Philadelphia'da açıldı. Francis Mc
Allister dükkanında gözlükleri bir sepetin içine yığıyor,
müşteriler de bunları tek tek deneyerek gözlerine uygun geleni
alıyorlardı.
İlk
güneş gözlüklerinin 1430'lu yıllarda Çinliler tarafından
kullanıldığını biliyor muydunuz? Ateşte dumanın isi ile
kararttıkları gözlükler görme kusurlarını düzeltmek için
değildi. Sanılacağı gibi Güneş'ten korunmak için de değildi.
Çinliler başta mahkemeler olmak üzere bir çok yerde gözleri
görünmesin, düşünceleri göz ifadelerinden belli olmasın diye
bu koyu renkli gözlükleri takıyorlardı. Daha sonraları
İtalya'dan Çin'e numaralı gözlükler de getirildi ama Çinliler
onların da çoğunu iste kararttılar.
Beyaz
ve kahverengi yumurtalar arasındaki fark nedir?
Bakkaldan
veya marketten yumurta alırken kabuğunun rengi sizin için önemli
mi, bu konuda bir tercihiniz var mı? Sizce kabuk renkleri farklı
olan yumurtaların içleri de besin değeri olarak farklı olabilir
mi? Tavukların niçin bazılarının yumurtaları beyaz da
bazılarının açık kahverengi?
Bu
konuda iki zıt ama ikisi de yanlış olan görüş var. Kabuktaki
beyaz rengin, yumurtanın ideal oluşumunu tamamladığını
gösterdiğini, bunun dışında bir renk değişiminin kalitede
düşüş anlamına geldiğini iddia edenlerin yanı sıra kabuğun
rengi ne kadar koyu ise besin açısından da o kadar değerli
olduğunu ileri sürenler de var. Genellikle Avrupa ülkelerinde
kahverengi yumurtalar makbul sayılırken ABD'de durum tam tersidir.
Oysa
her iki görüş de yanlıştır. Besin değeri, lezzet ve pişme
karakteristikleri bakımından her iki renk yumurtanın da içi aynı
değerdedir. Her iki yumurtada da aynı miktarda protein, mineral ve
vitaminler (C vitamini hariç) vardır. Tabii tavuğun yediği yemin
kalitesi de belirli farklar yaratabilir.
Yumurtanın
içi değil de kabuğunun rengi ile haklı olarak ilgilenenler sadece
onları paketleyenler ve satanlardır, çünkü bir pakette hep aynı
rengin olması müşteri tarafından tercih edilmektedir.
Tabiatta
yaşayan hayvanların yumurtalarını renkli veya koyu renkte hatta
gölgeli ve çizgili şekilde yumurtlamalarının ana nedeni, bu
yumurtaları yemek isteyen düşmanlarına karşı kamuflaj yaparak
neslin devamını sağlamaktır.
Yumurtaların
kabuklarının renklerini, tavuğun kökenine, atalarının yaşadığı
yerlere bağlayanlar da var. Bu görüşe göre Asya kökenli
tavukların yumurtaları kahverengi, Akdeniz kıyıları kökenlilerin
ise beyaz oluyormuş.
Daha
çok kabul gören bir diğer görüşe göre ise beyaz kabuklu
yumurtalar beyaz ibikli ve kulak memesi beyaz olan tavuklar
tarafından yumurtlanıyormuş. İbik ve kulak memesi kırmızı
olanlar ise kahverengi kabukları olanları yumurtluyormuş.
Kabuğu
hangi renk olursa olsun işte size yumurta ile ilgili bazı faydalı
bilgiler: Yumurtayı haşlayıp haşlamadığınızı unuttunuz.
Masanın üstünde fırıldak gibi döndürün. Eğer hemen duruyorsa
taze yani pişmemiş, biraz daha uzun süre dönmeye devam ediyorsa
içi katı yani haşlanmış demektir. Yumurtanın tazeliğini merak
ediyorsanız suya koyun, taze ise suda batacak, bayat ise yüzecektir.
Yumurtada
hemen hemen hayati tüm vitaminler vardır. Bulunmayan tek vitamin C
vitaminidir. Yumurtanın besin değeri yüksek olan kısmı
sarısıdır. Akı ve sarısı karıştırılarak, omlet gibi
pişirilen yumurtalarda, aktaki bazı maddeler sarıdaki vitaminlerin
bir kısmının etkilerini yok ederler.
Kalori
açısından et ve süt ile mukayese edildiğinde 55 gramlık bir
yumurta, 40 gram yağlı sığır etine veya 100 gram yağlı süte
eşdeğerdedir.
Düdüklü
tencere yiyeceği nasıl çabuk pişiriyor?
Tencere
daha 14. yüzyılda hemen hemen tamamıyla bugünkü şeklini aldı.
O zamanlar tencereler sadece yemek pişirmek için değil, su
kaynatmak hatta içinde çamaşır yıkamak için bile
kullanılıyordu. En eski tencereler dökme demirdendiler. Sonraları
toprak, bakır, alimünyum, emaye ve camdan olanları da yapıldı
Bakır
tencerelerin, kullanış ve dayanma bakımından iyi olmalarına
karşın sık sık kalaylanmaları gerekir. Alimünyum tencerelerin
sakıncalı yanları ise kesif soda ve alkali eriyiklerin alimünyum
üzerine olan etkileridir. Sıcak-soğuk farkından etkilenip
çatlasalar da en sağlıklı tencereler cam (payreks) olanlarıdır.
Pişirme sırasında içleri görülebildiğinden sık sık
kapaklarının açılması gerekmez, yiyeceğin vitamini kaçmaz.
Düdüklü
tencerelerin yan yüzleri basınca dayalı malzemeden yapılır.
Kapakları ise ilginçtir. Çevrilince tencerenin ağzını içten
sıkı sıkı kapatırlar ve buharın kaçmasına mani olurlar.
Düdüklü
tencerenin kapağında herhangi bir patlama tehlikesine karşı,
istenen basınca, dolayısıyla pişme derecesine göre ayarlanabilen
bir subap vardır. Basınç ayarlananın üstüne çıkınca subap
açılır, buhar buradan dışarı kaçar, hızla çıkan buharın
çıkardığı düdük sesi de etrafı olaydan haberdar eder. Düdüklü
tencere ismini de bu nedenle almıştır.
Düdüklü
tencerenin pişirme prensibinde suyun kaynama özelliği yatar. Su
100 derecede kaynar demek tek başına doğru bir ifade değildir.
Kaynama sıcaklığı atmosfer basıncı ile doğrudan ilgilidir.
Basınç atmosfer basıncından düşükse, su daha düşük
sıcaklıklarda da kaynayabilir veya basınç atmosfer basıncından
yüksekse suyun kaynaması için daha yüksek sıcaklıklar gerekir.
Normal
tencere ısıtıldığında su 100 derecede kaynar ve tüm su
kaynayana kadar bu sıcaklık sabit kalır, yemek de bu sıcaklık da
pişer. Düdüklü tencerede ise buhar dışarı kaçamadığından
tencerenin içindeki basınç gittikçe artar, dolayısıyla su 100
derecede kaynamaz, tenceredeki sıcaklık 130 dereceye kadar çıkar.
Böylece
pişirilmesi istenen besinlerin ısısı suyun kaynama derecesinden
çok daha yükseğe çıkar. Bu yüksek sıcaklık yiyeceğe süratle
nüfuz ederek, vitamin ve minerallerini kaybetmeden daha çabuk
pişmesini sağlar. Bundan dolayı et haşlaması en çok yarım
saatte, kuru sebzeler yirmi dakikada pişebilirler.
Gelelim
düdüklü tencerenin öyküsüne. 1682 yılının 12 Nisan akşamı
Londra'da bir evde kraliyet sosyetesinden bir grup yemek
yiyeceklerdir. Bu yemek o güne kadar yenmiş yemeklerden farklıdır
çünkü davetlilerden Fransız mucit, 35 yaşlarındaki Deniş
Papin, yemeği son buluşu olan, her tarafı kapalı, üzerinde
emniyet vanası olan bir kap içinde pişirecektir.
Papin,
gazlarla ilgili ana kanunları formüle eden İrlandalı fizikçi
Robert Boyle'nin asistanıdır ve kabın içindeki buhar basıncını
arttırarak, yemeğin sıvı kısmının kaynama noktasını
yükselten bu buluşunu 1679'da gerçekleştirmiştir. Yemekte
bulunanlar pişen etten o kadar memnun olmuşlardır ki, bu buharlı
tencere süratle yayılmış, hemen hemen bütün yiyeceklerin hatta
pasta ve pudinglerin pişirilmelerinde bile kullanılmıştır.
Her
icadın ilkinde olduğu gibi, bunda da bazı aksamalar olmuş,
emniyet valfı sık sık tutukluk yapmış, güzel bir akşam yemeği
yemeye hazırlananlar, tencere patlayınca yiyecekleri duvarlarda
seyretmek zorunda kalmışlardır. Bu patlamalar düdüklü
tencerenin neredeyse 150 yıl unutulmasına yol açmıştır. Tekrar
popüler olması ise Napoleon Bonaparte sayesinde olmuştur.
'Bir
ordu midesi üzerinde hareket eder' diye bir vecizenin sahibi olan
Napoleon askerlerine yiyecek ikmalini sağlıklı yapamamaktan
şikayetçi idi. Bu sorunu çözmek için parasal ödül vaat etmesi
üzerine Fransız şef Nicholas Appert, Papin'in buluşunu
geliştirerek günümüzdekine benzer pratik bir düdüklü tencere
yapmış ve tekrar yaygın olarak kullanılmasını sağlamıştır.
Ispanaktaki
demir insanı gerçekten güçlü kılar mı?
Ispanak,
vitamin ve diğer besin maddeleri bakımından oldukça zengin bir
sebzedir. Yapısının büyük bir kısmını su oluşturur.
Özellikle C vitamini diğer sebzelere oranla daha fazladır hatta
limon, portakal gibi turunçgillere yakındır. Ispanak kalsiyum ve
demir bakımından da zengindir.
Ancak
ıspanağı diğer yeşil sebzelerden ayıran, demir bakımından
aşırı bir zenginlik de söz konusu değildir. Eşit ağırlıklı
bir hamburgerde de ıspanak kadar demir vardır. Ayrıca bir
mineralin bir sebzede çok bulunması, yenilince doğrudan vücudumuza
geçeceği ve vücudumuzu bu mineraller bakımından zenginleştirip
kuvvetlendireceği anlamına gelmez.
Her
ne kadar çizgi roman kahramanlarının en eskilerinden olan Temel
Reis zorda kalınca, bir konserve kutusu açıp içindeki ıspanağı
yiyince adeleleri, pazuları şişip insan üstü bir güce sahip
oluyor gibi görünüyorsa da ıspanağın içindeki gerek kalsiyumun
gerekse demirin insan vücudu tarafından emilmesi zordur. Bu nedenle
ıspanaktaki demirin insana pek faydası yoktur.
Temel
Reis'in neden başka bir sebze değil de ıspanağı tercih ettiği
konusunda, teneke kutu içinde satılan ıspanağın reklamını
yapması dışında iki görüş daha var.
Birincisi,
içindeki okzalik asitin verdiği ekşimsi tadı nedeniyle ıspanak
yemeyi sevmeyen çocuklara bu yemeği sevdirmek. İkincisi ise
ıspanakla demir, demirle kuvvet arasında ilişki kurarak demir
eksikliğinin vücutta yarattığı zayıflık ve halsizliğin,
ıspanak yemekle giderileceğine insanları inandırmaktır.
Demir
eksikliğinin anemi denilen kansızlık hastalığı yarattığı
doğrudur ama çok demir almanın da insanın kuvvetlenmesiyle fazla
bir alakası yoktur. Vücudumuzun bir günlük demir ihtiyacını
sadece ıspanaktan karşılayabilmek için yılda vücut
ağırlığımızın iki misli kadar ıspanak yememiz gerekir ki bu
da çok iyi bir fikir değildir. Ispanaktaki okzalik asit aşırı
alındığında, idrarda toplanarak böbreklerde taş oluşumuna
sebep olabilir.
Gelelim
ıspanağın niçin yoğurtla yenildiğine. Gıdaların
bileşimlerinde bulunan bazı maddeler, o gıdanın besin değerini
azaltır. Örneğin ıspanakta bulunan okzalik asit, kalsiyumun vücut
tarafından alınmasına mani olur. Bu nedenle okzalik asitçe zengin
olan gıdalarla yoğun olarak beslenildiğinde, vücudun kalsiyumu
bol gıdalarla takviye edilmesi gerekir.
Ispanak,
semizotu, ebegümeci, pazı gibi gıdaların, kalsiyum zengini yoğurt
ile yenilme alışkanlığının kökeni veya bilinçli olarak
başlatılıp başlatılmadığı, insanların tat vermesi için mi
yoksa sağlıklarını düşündükleri için mi bu alışkanlığı
kazandıkları bilinmiyor ama kalsiyum eksikliğini gidermesi
açısından yoğurt ilavesi son derecede yararlı ve sağlıklıdır.
Bal,
bebekler için zararlı olabilir mi?
Bir
yaşını geçmiş çocuklara balın bir zararı olamaz ama 12
aylıktan daha küçük bebeklere tavsiye edilmez. Peki nasıl oluyor
da, tabiatın arılar vasıtası ile bahşettiği bu muhteşem gıda
bebekler için zehirleyici olabiliyor?
'Botulizm'
kelimesi bir çeşit zehirlenmeyi tarif eder. Botulin ise
bakterilerin ortaya çıkardığı bir protein olup kaslardaki fiber
doku yoluyla sinir hücrelerini istila eder, sonucu ölüme yol
açabilecek hasarlar verebilir.
Botulizm
bakterisi tabiatta bol bulunur ama havadaki oksijen tarafından hemen
öldürülür. Ancak aktif olmadıkları zamanlarda bile oksijensiz
bir ortamda yine hayat bulurlar. Bu, en çok teneke konserve
kutularda saklanan gıdalarda görülür. Ağzı sıkı kapalı
kutuların oksijensiz ortamında canlanan bakteriler, eğer yiyecek
iyi ısıtılmazsa zehirleyici toksinler üretirler.
Arılar
bal yapmak için nektar toplarlarken botulizm sporlarını da beraber
alıp farkında olmadan bal yapımında kullanabilirler.
Yetişkinlerde bu balın yenmesi sorun yaratmaz. Gerek vücudun
savunma sistemi gerekse midenin asitli ortamı, bu bakterinin zarar
vermesine müsaade etmezler. Bebeklerde ise hem savunma sistemi
yeterli gelismemiştir, hem de mide hala ancak anne sütünü
hazmedebilecek durumdadır. Zehirlenen bebek nefes alma ve yutkunma
zorluğu çekebilir, kol, bacaklar ve boyunda güçsüzlük ortaya
çıkabilir, durum çok ciddi sonuçlara yol açabilir.
Aslında
botulin proteini bebeklere 6 aya kadar zarar verebilir. 8 aydan sonra
tehlike geçmiştir ama en iyisi, bebeğin sağlığını emniyete
almak için bir yaşına kadar bal yedirmemektir.
Balın
bir türü olan delibal zehirlenmesi ise bir başka olaydır, yaşa
bağlı olmadan tüm insanları etkileyebilir. Daha çok Karadeniz
bölgesinde görülen bu zehirlenmenin nedeni arıların balı
yaparken kara ağrı ve sarı ağrı adı verilen bitkilerin
çiçeklerinden aldıkları toksindir.
Zehirlenme,
bir kişinin bu baldan 50-100 gram yemesinden sonra ortaya çıkar ve
kendini karın ağrısı, ishal, kusma, baş dönmesi hatta kol ve
bacaklarda ağrı, kramp ve felçler şeklinde belli eder. Genellikle
ölümle sonuçlanmaz. Bu balın bekletilmesi veya kaynatılması da
zehirlenmeye çare değildir.
Gıdaları
muhafaza etmek için niçin donduruyoruz?
Bugün
artık hemen hemen her evde buzdolabı var. Günlük gıdalarımızı
bozulmasınlar diye buzdolabında saklarken, uzun süre
saklayacaklarımızı da buzluk veya derin dondurucu dediğimiz
kısmına koyuyoruz. Gıdaların normal hava şartlarında
bozulmalarının nedeni, bu ortamda gıdada bulunan bakterilerin,
mikropların kısacası mikro organizmaların gelişerek
faaliyetlerini sürdürmeleridir.
Gıdaları
soğukta veya dondurarak muhafaza en çok başvurulan ve püf
noktaları olan yöntemlerdir. Bu arada gıda muhafazasında tam
tersi yollar da vardır. Isıtarak muhafaza ve kurutma gibi. Hatta
turşu kurmak bile bir muhafaza yöntemidir. Dondurarak muhafazaya
geçmeden önce pastörizasyon, sterilizasyon gibi sık sık ismini
duyduğumuz veya etiketlerin üzerlerinde gördüğümüz terimlerin
anlamlarına bir bakalım.
Gıdaları
daha dayanıklı kılmak amacıyla uygulanan yöntemlerden
pastörizasyon ve sterilizasyon ısıl uygulama ile muhafaza anlamına
gelmektedirler. Sterilizasyonda gıda 100 derecenin üzerinde
ısıtılır. 100 derecenin altındaki ısıl uygulamalar ise
pastörizasyon adını alır. Her iki yöntemde de amaç daha işin
başında bakteri ve mikropları öldürmektir.
Hangi
yöntemin uygulanacağını gıdanın asit durumu belirler. Asit
oranı fazla gıdalarda bakteri ve mikropların ısıya dirençleri
azalır. Bunun için düşük asitli gıdalar sterilize edilirlerken
yüksek asitli gıdalar pastörize edilirler. Ancak sütte durum
farklıdır. Süte pastörizasyon işleminin uygulanmasının asıl
amacı dayanıklı bir ürün elde etmekten ziyade verem mikrobunu
öldürmektir.
Kurutarak
saklamada, su ortamdan uzaklaştırılır. Böylece bakteri ve
mikropların gelişmesi önlenir, biyokimyasal reaksiyonlar en aza
indirilir. Ancak yine de bazı kimyasal reaksiyonlar oluşur ve
bunlar da renk koyulaşmasına ve gıdanın acılaşmasına yol
açarlar.
Soğukta
muhafazada, gıdanın hücre suyu, en fazla donma noktasına kadar
soğutulur. Meyve ve sebzelerde bu sıcaklık +4 ile -2 derece
arasındadır. Bu yöntemin en yaygın kullanma yeri buzdolabıdır
ve dondurarak muhafaza ile karıştırılmaması gerekir.
Günümüzde
gıdaların dondurularak saklanması çok yaygın bir şekilde
uygulanan en iyi muhafaza yöntemidir. Bu yöntemde hücre suyunun
donması ve hücrelerin ölmesinin sağlanmasına kadar sıcaklık
düşürülür. Gıdalar genellikle -40 derecede dondurulur, -18 veya
-20 derecede muhafaza edilir.
Gıdadaki
su miktarının azalması bakteri ve mikropların yaşamalarına
uygun olmayan bir ortam yaratır. Ancak dokulardaki suyun donarak
buza dönüşmesi sırasında hacim büyüdüğünden hücrelerdeki
doku yapıları da bozulabilir. Bunu önlemek için donma olayının
hızı çok iyi kontrol edilmelidir.
Gıdaları
yavaş yavaş dondurursak oluşan buz kristalleri hücre dokularını
parçalayacağından, yapısı bozulmuş olan bu gıda çözünme
sırasında dışarıdan gelecek bakterilerin hücumuna karşı
direnç gösteremez ve çabucak bozulur, donma sırasında oluşan
buz kristallerinin boyutları, donma hızına bağlıdır. O halde
donma, buz kristallerinin büyümelerine fırsat bırakmayacak
şekilde mümkün olduğunca hızlı olmalıdır (şok donma).
Bu
şekilde dondurulmuş gıdalar tüketiciye ulaşana kadar dondurulmuş
durumda olmalı ve depolarda -18 derecenin üstüne çıkılmamalıdır.
Çünkü bir kere dondurulduktan sonra çözülen gıda artık steril
değildir, hatta bu durumda bozulma daha hızlı oluşur, tekrar
dondurmak da çare değildir.
Arı
sütü nedir?
Bir
arı kolonisinde on binlerce işçi arı, binlerce erkek arı ve
sadece bir tane ana (kraliçe) arı vardır. Ana arı kovanın her
şeyidir, yokluğunda iş düzeni ve üretim durur. Ana arı kovanda
tek olduğu gibi, ölümü halinde yerine geçebilecek ikinci bir
arıya da izin vermez. Kovanda ana arı adayı olmak demek ölüm
demektir.
Ana
arının yok olmasına bir şekilde ölmesi neden olabileceği gibi
arıcı tarafından da bilinçli olarak kovandan alınabilir. Ana arı
yok olunca koloninin kendisine süratle yeni bir ana arı edinmesi
gerekecektir. Bu yeni ana arı eskisinin yumurtladığı son
yumurtalardan çıkacaktır.
Bu
yumurtaların arı sütü ile beslenmesi, yeni ana arının arı sütü
içinde doğuş ve gelişme evrelerini geçirmesi gerekmektedir.
Burada görev yine işçi arılara düşer. İşçi arılar üst çene
bezlerinden beyaz renkte, pelte kıvamında, hafif keskin koku ve
tatta bir sıvı salgılarlar. İşte arı sütü budur. Bu salgı
ile beslenen yumurtalar 16 gün sonra arı olarak gözü terk
ederler.
Arı
yetiştiricileri bu safhada larvaları yok ederek, arı sütünü
kaşıklarla gözlerden toplarlar. Her bir gözden yaklaşık 0,1
gram arı sütü alınabilir. Yüzde 65'İ su, yüzde 35'i ise
protein, yağ, şeker ve vitamin ihtiva eden kuru maddeden
oluşmuştur.
Arı
sütü, özellikle sinir sistemi hastalıklarında, yorgunluk
sorunlarında, kısırlık ve damar sertliği tedavilerinde, insana
güç ve zindelik kazandırmada kullanılan, doğrudan doğadan gelen
önemli bir tabii gıdadır. Piyasaya saf veya bala karıştırılmış
halde, draje veya tablet halinde sunulmaktadır.
İnsan
sadece havuç yerse teni turuncu olur mu?
Evet
doğrudur. Hatta bu konuda çok ileri gidilirse ölüme yol
açabilecek zehirlenmeler bile olabilir. Fakat havuçtan zehirlenme
olayı o kadar azdır ki, patatesin yeşillenmiş kısmının
yaratabileceği zehirlenmenin yanında değerlendirmeye bile alınmaz.
Havuç,
kökü yenilen otsu bir bitkidir. İlk olarak bundan 3 bin yıl kadar
önce Orta Asya'da Afganistan dolaylarında yetiştirilmiş, buradan
da Ortadoğu yoluyla dünyaya dağılmıştır. Aslı yol
kenarlarında, kıraç yerlerde yetişen yabani havuçtur.
İlk
havuçların renkleri turuncu değildi. Beyaz, pembe ve sarı idiler.
Turuncu veya kırmızımsı havuçlar 1600'lü yıllarda
Hollandalılar tarafından geliştirilmişlerdir. Günümüzde
tüketilen havuçların hemen hemen tümü Hollanda kökenlidir.
Beyaz ve sarı renkteki havuçlar yem olarak kullanılırlar.
Çok
besleyicidir. Çiğ veya pişmiş olarak yenilebilir, içinde yüzde
dokuz karbon hidrat ve karoten denilen boya maddesi bulunur. Bu boya
maddesi, rengi sarı ve turuncu olan bütün meyve ve sebzelerde
bulunur. Bunlar yenildiğinde vücudumuz, karoteni A-vitaminine
çevirir. Bir adet havuç vücudumuzun günlük A-vitamini
ihtiyacının yüzde 220'sini karşılar.
A
pro-vitamini şeklinde havuçta bol miktarda bulunan karoten,
sağlıklı büyümeye, derimizi ve saçlarımızı canlı tutmaya
yarar, enfeksiyonlara karşı vücuda direnç kazandırır, ayrıca
geceleyin iyi görmeye yaradığı da ileri sürülüyor. Kandaki
hemoglobin miktarını arttırarak kanın tazelenmesini sağlar.
Kaynatılarak içilen suyu ishale iyi gelir. Karoten sadece havuçta
değil kavunda ve balkabağında da vardır.
Havuç
çok miktarda yenildiğinde cildi turuncu renge çeviren de bu
karoten denilen turuncu renkli boya maddeleri, yani pigmentlerdir.
Aslında normal olarak yenildiğinde bir tesiri olmayan karoten çok
miktarda yenilen havuç vasıtası ile aşırı alındığında
cildin rengini de değiştirir ama bu geçicidir. Ancak ısrarla
aşırı havuç yenilmesine devam edilirse ciddi sonuçları
görülebilir.
Balık
yemek zekayı arttırır mı?
Beslenme
uzmanları olumsuz hiçbir yanı bulunmayan balık etini hararetle
tavsiye ederler. Balıkta bol miktarda protein, vitamin ve mineral
tuzlar vardır. Tuzlu suda yaşamasına rağmen balık etinde çok az
tuz vardır. Hatta balıkların birçok türünü doktorlar tuzsuz
yemek rejimlerinde önerirler.
Yağlı
balıklarda bulunan lipitlerin insan sağlığı üzerine hiçbir
zararları olmadığı gibi vücudu kalp ve damar hastalıklarına
karşı da korurlar. Bol miktarda balık tüketilen ülkelerde
yapılan sağlık ve yaşam suresi istatistikleri de bu görüşü
destekler.
19.
yüzyılda iki Alman kimya mühendisi, beynin zihinsel aktivitesini
yürütebilmesi için gerekli kimyasal elementin 'fosfor' olduğunu
ileri sürdüler. Hatta bu düşüncelerini 'fosfor olmadan bir beyin
sağlıklı çalışamaz' diyerek çok iddialı bir biçimde
sundular.
Bu
arada bir başka bilimci de balık etinin fosfor bakımından çok
zengin olduğunu ortaya çıkarınca, bu iki fikir birleşti ve balık
etinin beyine dolayısıyla zeka gelişimine çok faydalı olduğu
gibi genel bir inanış doğdu.
Aslında
fosfor insan organizması için gerçekten gereklidir. Gereken miktar
et, süt, tahıllar ve sebzelerin yanında balıklardan da sağlanır.
Fosfor vücutta kemiklerde ve dişlerde kalsiyumla birleşmiş halde
bulunur. Fosforun eksikliği çocuklarda kol ve bacak kemiklerinde
biçim bozukluklarına, yetişkinlerde ise kemik yumuşamasına neden
olur.
Eczacılıkta
kullanılan fosfor ise beyaz fosfordur. Eskiden fosforlu bitki yağı
ve fosforlu balık yağı şeklinde insanlara sinir kuvvetlendirici
ilaç olarak verilirdi. Zamanla bu tip ilaçların zehirlenmelere yol
açtıkları tespit edildi ve kullanımdan kaldırıldılar.
Günümüze
kadar yapılan araştırmalarda fosforun, beynimize gerekli diğer
kimyasal elemanların yanında fazladan bir faydasının olduğu ve
beynin fonksiyonlarını arttırdığı saptanmamıştır.
Sonuç
olarak, balıkta ciddi bir oranda fosfor yoktur, olsa bile fosforun
fazlası insan zekasını arttırmaz sadece çok ciddi zehirlenmelere
yol açar.
Çayı
kim keşfetti?
Çaysız
bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık,
çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası
otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce
2737 yılında büyük Çin imparatoru Shen Nung tarafından
tesadüfen de olsa keşfedildi.
Shen
Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken
çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü. Nung
yaprakları suyun içinden toplayamadan yapraklar suda kaynamaya, hoş
bir koku etrafa yayılmaya başladı. İmparator merak edip suyun
tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.
İmparatorun
kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu bastırdığı,
harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı şeklindeydi.
Çay ismi de Çincedeki "ça"dan geliyor. Benzer şekilde
çaya Ruslar "chay" Araplar "shaye" Japonlar
“cha” diyorlar.
Çay
bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir. Avrupa'ya
gelişi 1610 yılını buldu, başlangıçta da ilaç muamelesi
gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta Asya'da o kadar değerliydi ki
çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.
Çayın
Avrupa'ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını ateş
düşürücü, mide ağrısı giderici, romatizmayı önleyici bir
ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha ileri giderek
çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç
kazandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri
sürüyorlardı.
Zamanla
bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı.
Fransız fizikçiler çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye
nitelendirirlerken bir Alman doktor da 40 yaşından sonra çay
içenlerin ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.
İngiltere'de
ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın dergileri ev
kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk bakmaya
başladıklarını, ekonomistler ise çalışmaya harcanacak zamanın
çay içmekle tüketildiğini ileri sürdüler. Ancak bunların
hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği olmasını
önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada senede 2
milyon ton civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.
Günümüzde
çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör poşet çayın
icadıdır. Her ne kadar icadının tam farkına varmasa da poşet
çayın mucidi Thomas Sullivan'dır. Kahve ve çay ticareti ile
uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay örnekleri
gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları
kullanırken, sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için
daha pratik ve ucuz olacaklarını düşündü.
Çok
geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas malı
değil torba içindeki örnek çayları sipariş etmeleriydi.
Müşteriler torbaların çayın kaynamasını kolaylaştırdıklarını
keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet) içinde satımı o kadar
geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim oranı toplam çay
tüketiminin yarısına ulaştı.
Kafeinin
ne kadarı zararlıdır?
İnsanların
sıkılınca geleneksel olarak başvurdukları üç şey alkol,
nikotin ve kahvedir. Alkol alınmasına ve sigara içilmesine sağlık
kuruluşlarınca karşı çıkılmasına karşılık kahve içme
alışkanlığı hiç bir zaman benzeri eleştirilerle
karşılaşmamıştır. Halbuki fazla miktarda kahve içimi de
anormal zihinsel durumlar oluşturabilir, kafeinin birden kesilmesi
kendine özgü olumsuz belirtiler ortaya çıkarabilir.
Günlük
hayatımızda başlıca kafein kaynakları, kahve, çay, çikolata,
kakao ve kolalı içeceklerdir. Kafein en çok kahvede bulunur, çayda
ise kahvenin yarısı ile beşte biri kadardır. Bir fincan kahvede
85-100 miligram, bir bardak çayda 60 miligram, kolalı içeceklerin
litresinde ise 100-130 miligram kafein bulunur. Bu nedenle kafein
üzerindeki araştırmalar kahve üzerinde yoğunlaşmıştır.
Kafeinli
içecekler içildiklerinde vücut tüm kafeini emer, kandaki seviyesi
15-45 dakikada en yüksek seviyesine çıkar. Alınan miktarın en
azından yarısının vücutta kullanılıp atılmasına kadar geçen
zaman yaklaşık beş saattir. Kafein kandaki yağ asitlerinin
seviyesini arttırır, bu maddeler enerjiye çevrilerek vücut
direncini arttırırlar. Kafein sinir sistemine uyarıcı etki yapar,
uykuya olan reaksiyon zamanını uzatır, canlılığı arttırır.
Bir
insan kısa sürede 6-7 fincan kahve içerse, kafeine bağlı,
huzursuzluk, uykusuzluk, ishal, kalp çarpıntısı gibi belirtiler
görülebilir. Ancak kafein zehirlenmesi olabilmesi için günde
80-100 fincan kahve, 125 bardak çay veya 200 kutu kolalı içecek
içilmesi gerekmektedir ki bu da pratikte mümkün değildir.
5-10
gramlık kafein tozu erişkin bir kişiyi öldürebilmektedir. Kafein
zehirlenmesi belirtileri sıkıntı, kusma, kalp çarpıntısı ve
komadır. Kalbin durması ve solunum yetersizliği nedeniyle ölüm
bile meydana gelebilir.
Aşırı
kahve alımının şeker, gut, mide, bağırsak ve idrar yolları
hastalıklarına da yol açtığı ileri sürülmüş ama bu
hastalıkların hiçbirinin nedeni ile aşın kafein alımı
arasındaki ilişki kanıtlanamamıştır.
Soğuk
bir şey yediğimizde niçin başımız ağrıyor?
İnsanların
yaklaşık yüzde 30'unun dondurma gibi çok soğuk bir gıdayı
yedikten veya soğuk bir içeceği çabucak içtikten sonra başları
ağrır. 'Beyin donması' veya 'dondurma başağrısı' da denilen bu
ağrı, kalp hastalarının sol kollarında duydukları ağrı gibi,
orijini farklı, duyulduğu yerin farklı olduğu bir ağrı
çeşididir. Ağrı ağızda değil de başta duyulmaktadır.
Bir
görüş, bunun nedeninin sinüslerimiz, yani burnumuzdan aldığımız
havayı akciğere giderken nemlendiren, hastalandığımızda şişen,
burnumuzun üstündeki boşluklar olduğunu ileri sürüyor. Buna
göre soğuk bir şey yenildiğinde, boşluklardaki hava aniden
soğuyarak, ağrıya hassas sinir uçlarını tetikliyor ve ağrının
başta hissedilmesine sebep oluyor.
Diğer
bir görüşe göre ise ağzımızın kenarlarında ve tavanında
bulunan damarlardaki kan hücrelerinin akışı ağrıya neden
oluyor. Soğuk bir şey yenildiğinde kan, o bölgeyi ısıtmak için
soğuk kısma hücum ediyor. Bu kanın bir kısmı başımızın ön
tarafından geliyor ve geldiği yerdeki acı/ağrı alıcılarını
ikaz ediyor ve bu sebeple de ağrı başta duyuluyor.
Hangi
görüşün tam doğru olduğu henüz kesinlik kazanmış değil. En
iyisi soğuk gıdaları biraz daha yavaş yiyip, içmek ve ağızda
biraz bekletip ısıtmak. Böylece hem gıdanın lezzeti daha iyi
alınır hem de kimsenin başı ağrımaz.
Çin
Seddi uzaydan bakıldığında görülebilir mi?
Bu
görüş nereden, kimden doğdu belli değil. Bir kere burada uzay
denilince gezegenler ve ışık yılı bazında uzaklıktaki
yıldızlar kastedilmiyor. Gözlemin yapıldığı yer olarak dünya
üzerinde yörüngede dönen, insan yapısı uzay araçlarından
çekilen fotoğraflar ve astronotların gözlemleri esas alınıyor.
Dünya
yörüngesinde dönen uzay araçlarından dünyadaki pek çok şey
görülebilir. Uzay araçları dünya üzerinde ortalama 165 ile 330
kilometre yükseklikte dönüp dururlar. Bu yükseklikten ancak
kilometrelerce düz olarak devam eden kanallar hatta otoyollar
görülebilir. Oysa dünyadaki insan yapısı şekiller ile akarsular
gibi tabiat yapısı şekillerin çoğunluğu böyle değildir.
Çin
Seddi milattan önce 3. yüzyılda Hun Türklerine ve Moğollara
karşı ülkenin kuzey sınırını oluşturmak ve korumak için
parça parça yapılmaya başlanmıştır. 6 bin kilometre
uzunluğunda olan Çin Seddi, ortalama yüksekliği 7-8 metre olan
iki duvardan oluşmuştur. Bu iki duvarın arasındaki ortalama 6,5
metre mesafe doldurulup taş döşenmiş, birkaç atlının yan yana
at koşturabileceği bir yol haline getirilmiştir. Çin Seddi 7.
yüzyılda stratejik önemini kaybetmiştir.
İdeal
görüşe sahip bir insan, 6,5 metre genişliğindeki Çin Seddi'ni
teleskop kullanmadan ancak 20 kilometre yükseklikten görebilir.
Yere düşen gölgesi de hesaba katıldığında bu mesafe 60
kilometreye çıkabilir ama burada atmosferin görüş mesafesine
olan olumsuz etkisini de unutmamak gerekir. Her iki durumda da bu
yükseklik dünya etrafında dönen bir uzay aracı yüksekliğinin
çok altındadır.
Uzaya
altı kere giderek, en çok gitme rekorunun sahibi, Gemini ve Uzay
Mekikleri uçuşlarının da ilk komutanı olan John Young, hiç bir
uçuşunda Çin Seddi'ni göremediğini, gören birisini de
bilmediğini, seddin uzaydan görülebilecek kadar belirgin şekil ve
renk farkı oluşturmadığım, ancak 250 kilometre yükseklikten
Piramitleri ve Rusya'da Baykonur'daki Uzay Merkezini, hatta karla
kaplı düzlüklerde temizlenmiş geniş yolları görebildiğini
söylüyor.
Bırakın
uzay araçlarını insan daha aya gitmeden önce bazı kişiler Çin
Seddi'nin Ay'dan görülebildiğini iddia etmekteydiler. Şüphesiz
bu hiç de doğru değildir. Ay'a giden astronotlara ve bu görevler
sırasında çekilen fotoğraflara göre, Ay'dan bakınca dünyada
görülenler, beyaz kısımlar (bulutlar), mavi kısımlar (okyanus
ve denizler), sarımsı kısımlar (çöller) ile kahverengi ve yeşil
kısımlardır (ormanlar ve bitki alanları).
Zaten
Neil Armstrong (Apollo-11) ve Jim Irwin (Apollo-15) Ay'dan Çin
Seddi'nin görülmediğini, bunu düşünmenin bile çok saçma
olduğunu ayrıca belirtmişlerdir.
Evrende
yolculuk nasıl olurdu?
Böyle
bir soruyu ilkçağlarda okyanus kıyısında yaşayan bir kişiye
'bu denizlerin sonuna yolculuk nasıl olurdu' diye sorsaydınız
herhalde hayal gücünü bile kullanamazdı. Biz bugün evren
hakkında o zamanın insanının dünya hakkında bildiğinden daha
çok şey biliyoruz.
Şimdilik
bilebildiğimiz kadarıyla evrenin büyüklüğünü daha iyi
anlayabilmek için gelin hayali bir uzay aracı ile hayali bir uzay
yolculuğuna çıkalım ve içinde bulunduğumuz Samanyolu
galaksisinin ikizi Andromeda galaksisine bir gidip gelelim.
Tabii
bu uzay aracının hızı dünyamızdaki yolcu uçaklarınınki
kadar, yani saatte bin kilometre civarında olursa, Güneş'e bile
varmak yıllarca sürer. Onun için aracımızın hızının ışık
hızı, yani saniyede 300 bin kilometre olduğunu varsayalım. Bu
hızı tahayyül edebilmek için bir silahları çıkan merminin
hızının saniyede bir kaç kilometre olduğunu belirtelim.
Dünyadan
hareket eder etmez, bir saniyeden biraz fazla bir süre içinde Ay'ı
sollar, 8 dakika sonra Güneş'te oluruz, Güneş'in sıcaklığından
bir an evvel kurtulmak için yolumuza devam edersek 5,5 saat sonra
gezegenleri arkamızda bırakarak Güneş istemimizden çıkarız.
Buraya kadar 6 milyar kilometre yol gelmişizdir ve geriye dönüp
baktığımızda artık Dünya'nın yanında Ay'ı seçemeyiz.
Güneş
sisteminden çıkarken rotamızı en yakın yıldıza çevirelim. 4
yıl 3 ay sonra Proxima Centauri'ye varırız. Buralardan artık
Güneş sistemimizin devleri Jüpiter ve Satürn de dahil hiç bir
gezegen gözle görülemez sadece Güneş sönük bir yıldız olarak
gözümüze çarpar.
Madem
hayali bir seyahat yapıyoruz, burada geçen ömrümüzün de sınırlı
olmadığını kabul edelim. 20 bin yıl sonra içinde bulunduğumuz
yıldız grubu Samanyolu'nun sınırına ulaşıp dışarı çıkarız.
Burada artık Güneş de gözden kaybolur. Bir kaç yüz bin yıl
daha boşlukta gidip geriye baktığımızda 100 milyar yıldızdan
oluşan Samanyolu'nu hızla dönen büyük bir girdap gibi görürüz.
İçinde
bulunduğumuz Samanyolu galaksisine diğer ülkeler mitolojiden
kaynaklanan, 'süt' veya 'sütlü yol' anlamında 'Milky way' adını
vermişlerdir. Anadolumuzda ise bu yıldızlar topluluğu, saman
çalan bir hırsız kaçarken dökülen samanlara benzetilip 'Saman
uğrusu' adı verilmiş bu ad zamanla Samanyolu'na dönüşmüştür.
Güneşimiz
4,5 milyar yaşındadır ve Samanyolu'nda bir turunu 220 milyon yılda
tamamlar. Yani Güneş, gezegenler ve biz, bugüne kadar galakside 20
turu tamamlamış bulunuyoruz. 22 milyon yıl sonra yirmi birinci tur
da tamamlanmış olacaktır. Son tur başladığında dinozorlar
dünyada ortaya çıkmışlardı. Bir turda dünyada olup bitenlere
bakın.
Dinozorlar
21. tur bitmeden dünyadan silinip gittiler. İnsanlık tarihi ise
ancak 200 bin yıl evveline kadar gidebiliyor. Afrika'da bulunan,
insanı andıran maymun kalıntıları ise 3,5 milyon yıllık, yani
Taş Devri' çizgi filmindeki Fred'in hiç bir zaman bir dinozoru
olamadı.
Neyse
biz yolculuğumuza devam edelim. Bu arada gözümüze bizim
Samanyolu'na benzer başka yıldız grupları da çarpar. Bunlardan
en yakın olanına 400 bin yıl sonra ulaşırız. Işık hızı ile
yoluna devam eden uzay aracımız 3 milyon yıl sonra Samanyolu'nun
ikizi olarak bilinen Andromeda galaksisini de geçerek galaksiler
grubunun dışına çıkar ve daha büyük bir boşluğa dalar.
Aslında
biz dünyadan baktığımızda bu mesafeden 3-4 bin kat daha uzak gök
cisimlerini de gözlemleyebiliriz ama iyisi mi boşlukta
kaybolmaktansa artık geri dönelim, evimize varmak için daha 3
milyon yıllık yolumuz var.
Dünya
tarihinde bugüne kadar kaç insan yaşadı?
Bunu
kesin hatta yaklaşık olarak bilmek bile zor, çünkü evrim teorisi
daha tam açıklığa kavuşmuş değil. İnsanı ne zamandan
başlayarak insan nüfusuna dahil etmek gerekiyor hususu üzerinde
bir fikir birliğine varılabilmiş değil.
Maymunlar
gibi ellerini ayak gibi kullandığı zamanlardan mı, iki ayağı
üzerine kalkmayı başardığı zamandan beri mi, yoksa toplumsal
yapıda belli bir üretim yapabildiği, yani diğer
canlılardan
ayrı olarak içgüdüleri yerine aklını kullanmaya başladığı
zamandan beri mi insanı "insan" saymak gerekiyor belli
değil.
Tabii
ilk insanlar da on binlerce yıl yiyecek bulma ve yaşama
kaygılarından nüfus sayımına vakit ayıramadılar. Tahmini
olarak bu sayının 60 milyar ile 110 milyar arasında olduğu
sanılıyor. Kesin sayı vermeyi seven araştırmacılar ise dünyada
200 bin yıldan bu yana 70 milyar insanın doğup öldüğünü
söylüyorlar. Şu anda dünya nüfusunun 6 milyarı geçtiği hesaba
katılırsa şu fani dünyadan gelip geçmiş insanların neredeyse
yüzde 10'u hala aramızda.
Uzay
aracının içinde yer çekimi niçin sıfırdır?
Uzay
mekiğinin içindeki astronotların havada yüzer gibi
dolaştıklarını, eşyaların ortalarda uçuştuklarını
televizyonda görmüşsünüzdür. Uzay mekiğinin dönüp durduğu
yükseklik, dünyanın boyutları ile mukayese edildiğinde o kadar
da fazla değildir. Peki nasıl oluyor da bu kadar bir yükseklikte
yer çekimi sıfırlanıyor? Koskoca Ay'ı bile yörüngesinde tutan
dünyamızın çekim gücü, ufacık bir uzay aracına nasıl etkili
olamıyor?
Aslına
uzay aracında da yer çekiminin yok olması söz konusu değildir.
"Yerçekimsiz ortam" deyimi doğrudur ama bu, mekiğin
yörüngesindeki uçuşundan doğan bir durumdur.
Astronotları
(veya kozmonotları) bu ortama alıştırmak için özel hazırlanmış
yolcu uçaklarının kullanıldıklarını duymuşsunuzdur. Uçak
belirli bir yüksekliğe gelince aniden ve hızla bir eğri çizerek
yere doğru inişe geçer. Saniyeler süren bir sürede uçağın
içinde yer çekimsiz ortam yaratılmış olur.
Uzay
mekiğinin ve uzay istasyonlarının dünya etrafında dönüşü,
uçağın yaptığı hareketin veya çizdiği rotanın sürekli olan
bir şeklidir. Yerden bakınca düz gidiyormuş gibi görünür ama
uzay aracı devamlı düşüş halindedir. Eğer düz gitseydi
(uzaydan baktığınızı düşünün) yörüngeden çıkar giderdi.
Nasıl lunaparkta eğlence trenleri önce yükseğe çıkar sonra
oradan hızla düşermiş gibi inerse, uzay aracının da dönüşü,
aslında bu düşüş hareketinin devamlı bir halidir.
Uzay
araçlarının uçtukları yükseklikte şüphesiz yer çekimi vardır
ama bu sadece aracı yörüngede tutmaya yarar. Dünya'dan Ay'a doğru
düz bir hat üzerinde yolculuk yaptığınızı düşünün. Ay ile
Dünya arasında öyle bir nokta vardır ki burada Dünya'nın
yerçekimi kuvveti biter Ay'ınki başlar. Yani uzayda nereye
giderseniz gidin bir şeyin sizi çekmesinden kurtuluş yoktur.
Ay'sız
Dünya nasıl olurdu?
Güneş
sistemimiz oluşurken koşullar çok az farklı olsaydı, bizler için
her şey değişik olabilirdi. Dünyanın madde dağılımı,
büyüklüğü, enerjisi, dönme ekseni açısı, atmosfer ve
mevsimler çok farklı olabilirdi. Dünyamızda hayat belki yine
gerçekleşebilirdi ama farklı şekilde. Bu hali ile sanki her şey,
en ince detayına kadar insan için özel olarak hazırlanmış
gibidir.
Peki
bu oluşum içinde ayın görevi nedir? Nasıl oluştuğu ve dünyanın
yörüngesine nasıl girdiği hala büyük bir sır olan Ay'ın bu
mükemmel düzen içindeki yeri nedir? Yaşamın oluşmasına ne
katkısı vardır? Ay olmasaydı ne olurdu?
Dünyadaki
yaşam koşulları bakımından Ay'dan kaynaklanan hiçbir olumsuz
etken yoktur. Yani Ay'ın varlığının hiç bir zararı yoktur. Ya
yararı?
Ay'ın
dünya üzerindeki en büyük etkisi, çekim gücü nedeniyle onun
kendi etrafındaki dönüş hızını yavaşlatıp, bildiğimiz
günlük periyoduna getirmesidir. Ay'ın olmaması dünyanın dönüş
hızının artmasına, yaklaşık 15 saatlik bir gün süresinin
oluşmasına sebep olacak, günler kısalacak, canlılardaki
biyolojik saat alt üst olacak, yaşam biçimleri ve yapılan
farklılaşabilecek buna ayak uyduramayanlar yok olacak, fırtına,
kasırga gibi atmosferik olaylar çok şiddetlenecekti.
Neyi
değiştireceği bilinmez ama Ay'ın yokluğunda artık Ay ve Güneş
tutulmaları da olmazdı. Dünya üzerindeki gel-git olaylarının
yüzde 70'i Ay'dan, diğer yüzde 30'u ise Güneş ve gezegenlerden
kaynaklandığı için Ay olmayınca, gel-git olayları da yüzde 70
azalırdı.
Denizlerdeki
gel-git olayı en çok Kanada'da Fundy körfezinde meydana gelir. Bu
sırada deniz 15,4 metre yükselir. Bu olay Manş sahillerinde 11,5
metre, Çanakkale Boğazı'nda 5-6 santimetre olup İstanbul
Boğazı'nda pek hissedilmez. Ay'ın etkisiyle yalnız denizler değil
karalar da hareketlenir. Kara parçalarında saptanan en büyük
yükselme ise 50 santimetredir.
Astronomik
gözlemlerde nasıl atmosferimiz iyi görüş almamıza mani teşkil
ediyorsa Ay'ın ışığı da öyledir. Öyleyse Ay'ın olmaması bu
konuda faydalı olacaktı. Dünya'nın yörünge hareketindeki Ay'dan
kaynaklanan küçük salınım hareketleri yavaş yavaş ortadan
kalkacak ama dünyanın dönme ekseni bundan pek etkilenmeyecekti.
Ay
uzay boşluğunda başıboş gezen göktaşlarına karşı bir kalkan
görevi yaptığından, yokluğunda dünya yüzeyine daha fazla
göktaşı düşebilecekti.
Ay
olmayınca etkinliklerini geceleri Ay ışığında sürdürebilen
bir çok canlı türü de bunu yapamayacaklardı. Ay olmasaydı
insanların dolunaydan etkilenmesi ve kurt adam hikayeleri de ortadan
kalkacak ama en önemlisi romantik çiftlerin el ele tutuşup
seyrettikleri, gökyüzündeki o muhteşem manzara olmayacaktı.
Kuyruklu
yıldızların niçin kuyrukları vardır?
Kuyruklu
yıldızların diğer gökcisimlerinden farklı ve gizemli şekilleri,
aniden ortaya çıkıp bir süre sonra yok olmaları, onların tarih
boyunca insanlar tarafından Tanrıların habercileri olarak
algılanmalarına yol açmıştır. Onların ölüm ve felaket
habercileri olduklarına, kuraklık, sel, açlık gibi büyük doğal
afetlerin ve salgın hastalıkların hatta her iki dünya savaşının
da o sıralarda görülen kuyruklu yıldızlardan kaynaklandığına
inanılmıştır. Milattan önce 43 yılında Sezar'ın ölümünden
sonra çok parlak bir kuyruklu yıldız görüldü ve onun Roma
imparatorunun göğe yükselen ruhu olduğuna inanıldı. Böylece
kuyruklu yıldızlardan ünlü kişilerin ölüm haberlerini almak
gibi bir boş inanç daha yerleşti.
Bilim
insanları Güneş sistemimizden çok uzakta ama yine Güneş
çekimine bağlı olarak bir yörüngede dönen, her birinin kütlesi
ve boyutu dünyamızdan çok az olan kirli kar topu şeklinde
milyarlarca kuyruklu yıldız olduğuna inanıyorlar.
Bu
görüşe göre başlangıçta görkemli kuyrukları olmayan bu gök
cisimlerinden bazıları sistem içindeki karşılıklı çekim
güçleri nedeni ile Güneş'e doğru hareket etmeye başlıyorlar.
Güneş'e
yaklaştıkça, dış katmanlarında donmuş halde bulunan uçucu
gazlar (karbondioksit, su, metan amonyum, vb.) hızla buharlaşmaya
başlıyor. Güneş'e yaklaştıkça cismin etrafını gaz bulutu
olarak sarıyorlar.
Güneş
yüzeyinde devamlı patlamalar olduğundan ve uzaya büyük hızlarla
gaz bulutları fırlatıldığından, cisim Güneş'e iyice
yaklaştığında bunların etki alanına giriyor ve etrafındaki gaz
bulutu Güneş'in tersi yöne doğru savrularak bir kuyruk görünümünü
oluşturuyor. Bu nedenle kuyruklu yıldızların kuyruklarının
yönleri hep Güneş yönünün ters tarafındadır.
Kuyruklu
yıldızın kuyruğunun parlaklığına Güneş ışınlarının, gaz
bulutu ve parçacıklardan yansımaları neden olur. Aslında
büyüklüklerine bağlı olarak kuyruklu yıldızlar kuyruklarından
sürekli madde kaybederler. Sonunda gök taşları haline gelen
kuyruklu yıldız kalıntıları, dünya yakınından geçerken bize
akan yıldız yağmurları olarak görünürler.
Eğer
dünyamız bir kuyruklu yıldızın kuyruğu içinden geçerse ne
olur? Bu, korkulacak bir şey değildir. Çünkü kuyruklu
yıldızların kuyrukları yoğun değildir ve dünyanın bu kuyruk
içinden geçmesi ona hiçbir şekilde etkide bulunmaz. Nitekim
Halley kuyruklu yıldızı 1910'da geldiğinde, Dünya onun
kuyruğunun içinden geçmişti ve bunun yeryüzüne bir zararı
olmamıştı. Zamanımızda kuyruklu yıldızların normal gök
cisimleri oldukları biliniyor. Bunlar çok büyük hacimli
kuyruklarından dolayı korkutucu görünen aslında küçük ve
hafif cisimlerdir. 12. yüzyılın ortalarından itibaren bilimin
bunların yapılan ve ne olduklarını çözmeye başlamasından
sonra halkın peşin hükümleri ve korkuları kaybolmaya
başlamıştır.
Ay'ın
nasıl oluştuğu niçin hala bilinemiyor?
Ay'ın
kütlesi Dünya'nın 81'de biri kadardır ve bir gezegen uydusu
olabilmek için çok büyüktür. Güneş sistemimizde başka örneği
yoktur. Gerçi Jüpiter, Satürn ve Neptün'ün de Ay'ın boyut ve
kütlesine yakın uyduları vardır ama bu gezegenlerin kütleleri de
dünyamızdan sırasıyla 318, 95 ve 12 kat daha çoktur. Bu durumda
Ay'ın oluşumu özel bir problem niteliğini taşıyor. Dünyamızın
tek doğal uydusu, uzaydaki en yakın komşumuz Ay, binlerce yıl
önceki uygarlıklar tarafından Tanrıça olarak değerlendirilirken,
zamanla düzenli hareketleri ile takvimin oluşmasını da
sağlamıştır.
Yakınlığı
nedeni ile gözlemlenmesi kolay olan Ay'ın 17. yüzyılın başından
itibaren teleskopla incelenmesine de başlandı ve bu gelişim 1969
yılında Ay'a ilk defa bir insanın ayak basmasıyla son aşamasına
geldi.
Bütün
bu gelişmelere rağmen Ay'ın nasıl oluştuğu hala bilinmiyor.
Yaşının diğer gezegenler gibi dört küsur milyar yıl olduğu,
şu anda dışında ve içinde hiçbir faaliyet olmayan ölü bir gök
cismi olduğu, Dünya ile karşılıklı çekim gücü sonucunda
denizlerde gel-git olayını yarattığı ve Dünya'nın dönüşünü
gittikçe yavaşlattığı biliniyor ama nereden geldi, nasıl oluştu
halen meçhul. Ayın oluşumu hakkında üç teori vardır.
Birincisi, dünyanın oluşumunun başlangıcında çok hızlı
döndüğü ve bu nedenle bir parçasının koparak Ay'ı oluşturduğu
şeklindedir. Yapılan hesaplamalara göre bu kopma olayının
meydana gelebilmesi için Dünya'nın o zamanlar kendi ekseni
etrafında iki saatte bir dönüş yapması gerekiyordu ki, bilimsel
verilere göre, bu, mümkün değildir. Ayrıca Dünya'mn ve Ay'ın
yapılarındaki kimyasal birleşimlerin çok farklı olması ve bunun
Ay'dan getirilen aytaşlarının analizleri sonucunda ispatlanması
birinci teorinin doğruluğunu mümkün kılmamaktadır.
İkinci
teori ise Ay'ın dünyanın yakınlarından geçerken, çekim alanına
takılan bir gök cismi olduğudur. Bu tez, birinci teorideki
kimyasal birleşim farkını açıklar ama bu şekilde, ayın hızını
frenleyerek, yakalamayı sağlayacak büyük enerji miktarını
bugüne kadar bilinen hiç bir oluşumun sağlayamayacağı hesap
edilmiştir.
Üçüncü
teoriye göre, Ay Dünya çevresinde dolanan, gaz, toz ve küçük
taşlardan meydana gelen parçacıkların zamanla bir araya gelmesi
sonucu oluşmuştur. Ancak bu da Ay'ın yörünge uzaklığını,
neden büyük bir demir çekirdeğe sahip olmadığını ve kimyasal
farklılığı açıklayamaz. Yani hiçbir teori ayın oluşumuna ait
tutarlı bir açıklama getirememiştir.
Günümüzde
Ay'ın tarihi çok iyi bilinmesine, 1969 ile 1972 yılları arasında
Apollo projesi kapsamında üzerinde insanlar dolaşıp, dünyaya
örnekler getirmelerine rağmen Ay'ın nasıl oluştuğu halen büyük
bir sırdır.
Öyle
görünüyor ki, günümüz bilimindeki tüm gelişmelere ve bu
yoldaki gayretlere rağmen, biricik uydumuz Ay, sırlarını şimdilik
bize açıklamak istemiyor. Ancak şurası mutlak ki, Ay genetik
olarak dünyamızın yavrusu değil. Nereden geldi, kim bilir?
Ay'ın
sahibi kimdir?
Bu
gün Ay yüzeyine dikilmiş tek bayrak ABD'ye ait. Aya ilk ayak
basmanın yanında 1969-1972 yılları arasında 12 ABD'li astronot
ay yüzeyinde dolaştılar, toplam 170 saat Ay'da kaldılar. Bu arada
sağa sola kilometrelerce yürüyüş yaptılar. Dünyaya
dönüşlerinde 400 kilogram kaya ve toprak örneği, 30 bin fotoğraf
getirdiler.
Bütün
bunlar az şey değil. Onca çalışma, emek, bilgi, para ve risk. Ay
için sarf edilen ve katlanılan bunca şeye karşılık Ay'ın
ABD'ye ait olması pek mantıksız gelmiyor. Niçin Ay'ı da bir
eyaletleri ilan edip bayraklarına bir yıldız daha ilave etmediler?
Aslında insanların çoğu tarafından, Neil Armstrong'un aya ilk
ayak basığından ve oraya ABD bayrağını dikmesinden beri Ay'ın
ABD malı ve toprağı olduğu sanılıyor. Ancak bu bayrak sembolik
açıdan bir önem taşıyor ve şimdilik Ay kimseye ait değil.
Sovyet
Rusya ile ABD'nin uzaya gitme yarışına başlamaları ile birlikle
uzayı sahiplenme konusu da gündeme geldi. Sonunda 1968 yılında,
yani Ay'a seyahatten bir yıl önce yapılan uluslararası bir
anlaşma ile çözüme ulaşıldı. Ay'ın ve diğer gökcisimlerinin
ve uzayın araşlırılması ve kullanılması konusunda belirli
kurallar getirildi.
Bu
anlaşmaya göre, uzay hiç bir şekilde ve hiç bir ulus tarafından
sahiplenilemez. Tüm dünyanın malı olarak kabul edilen Antarktika
gibi uzay ve Ay kimseye ait değil veya herkese ait. İsteyen
gidebilir.
Yıldız
kayması nasıl oluyor?
Geceleyin
açık bir havada gökyüzünü seyrederken, çeşitli renk ve
parlaklıktaki yıldızların oluşturduğu o inanılmaz ve muhteşem
manzaranın içinden bir yıldızın parlak bir çizgi çizerek kayıp
gittiğini muhakkak görmüşsünüzdür.
Bu
sırada içinizden bir dilek tutup, bu dileğin gerçekleşmesi için
de gördüğünüzden kimseye bahsetmemişsinizdir herhalde. Çünkü
insanlar arasında, bir yıldız kaydığında, o yıldızın öleceği
ve ölmeden önce dilek dileyenin arzusunu yerine getireceği inanışı
yaygındır.
Halk
arasında yıldız kayması diye tanımlanan bu olayın aslında
yıldızlarla hiç bir ilgisi yoktur. Yıldızlar dünyadan
milyarlarca kilometre ötedeki uzak güneşlerdir. Güneş
sistemimizin içinde Güneş ve gezegenlerin çekim kuvvetleri
arasında bir oraya bir buraya gezinen sayısız göktaşı vardır.
Bunlardan
Dünya'nın yakınından geçerken çekim alanına girenler, hızla
atmosfere dalarlar. Sürtünmeden dolayı ısınırlar, yanarlar ve
arkalarında parlak, çizgi gibi bir iz bırakırlar. Sonunda
tamamına yakını, düşüşün son anında görülen parlamayı
takiben yok olurlar.
Yer
atmosferine her yıl toplamı 15 bin ton olan 200 bin kadar göktaşı
düştüğü kabul ediliyor. Bu hesaba göre yerin kütlesi 4,5
milyar yıllık ömrü içinde gelen göktaşları sayesinde epeyce
artmış olması gerekiyor. Dünya'ya düşen göktaşlarının
incelenmeleri sonucu içlerinde dünyada var olmayan yeni bir
elemente rastlanmamıştır.
Atmosfere
girdiklerinde yanan ve çoğunlukla yok olan göktaşlarına "meteor"
denilirken bunlardan yere ulaşmayı başaranlara da "meteorit"
deniliyor. Dünyamızın büyük bir kısmı okyanuslarla kaplı
olduğundan yere ulaşabilen göktaşlarının çoğu da buralara
düşerler. Ancak Dünya'nın bir çok yerinde de karalar üzerinde
meteoritlerin yol açtığı izler ve çukurlar vardır.
Ülkemizde
rastlanan en büyük göktaşı 25 kilogram olup Domaniç yaylasında
bulunmuştur. Dünyada bilinen göktaşlarının en büyüğü ise
güneybatı Afrika'da Grootfentein'de bulunan göktaşıdır ve
kütlesi 80 ton kadardır.
Bugüne
kadar dünyada 20 civarında insanın göktaşı isabeti nedeniyle
yaralandığı tespit edilmiştir. Yani uzayda, binlerce yıl
boyunca, milyarlarca kilometre yol alan bir taş, atmosfere çok
uygun bir açıdan girsin, yanmadan yere kadar ulaşarak gelsin
kafanıza düşsün. İşte kısmet diye buna denir!
Gökkuşağı
niçin yuvarlaktır?
Su
damlası ve yakıcı güneş. İşte gökkuşağı bunlardan oluşur.
Atalarımız gökkuşağından çok korkarlardı. Onu Tanrıların
elçi-+lerinin geçmesi için yapılmış bir köprü olarak
görüyorlardı. Yağmur ve güneş ile ilişkisi ilk olarak milattan
önce 310 yıllarında Aristoteles tarafından ileri sürüldü.
Günümüzde ise bir sır olmaktan çıktı.
Altından
geçenin cinsiyetinin değişeceği veya yere değdiği noktada bir
küp altın gömülü olduğu lafları sadece şakalarda
kullanılıyor. Zaten gökyüzünde sabit bir gökkuşağı
oluşmuyor. Herkesin bakış yönüne göre, gördüğü gökkuşağı
farklı yerde oluyor. Gökkuşağının görüldüğü yere doğru
gidilince görülebildiği sürece kişiye hep aynı mesafede
kalıyor.
Gökyüzünde
gökkuşağı gördüğünüz vakit biliniz ki, o yağmur
damlalarından oluşmaktadır ama güneş kesinlikle arkanızdadır.
Güneşin paralel ışınları başınızın üstünden geçerek
yağmur damlalarına çarparlar. Yağmur damlaları burada ışığı
renklerine ayıracak bir prizma görevi görürler.
Sarı
gibi görünmesine rağmen güneş ışığı aslında beyazdır ve
bütün renkler onun içindedir. Yağmur damlasının içine girince
kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor renklere
ayrışır. Mor renk çemberin içinde kırmızı ise en dışındadır.
Yağmur
damlası çocukken oynadığımız misket veya bilye gibi küresel
saydam bir şekildedir. Güneş ışığı bu kendi tarafındaki
yüzeyinden doğrudan içine girer. İçinde renklere ayrıdır ve
kürenin arka duvarına vurarak gerisin geriye yansır. Işığın
damlanın ön yüzünden değil de arka yüzünden yansımasının
nedeni içbükey, dışbükey mercek özelliklerindendir.
Ayrışmış
renkler, içbükey arka yüzden çeşitli açılarda yansımaları
sonucu gözümüze sırayla dizili renklerden oluşmuş bir bant
şeklinde görünüyorlar. Gökkuşağını görebilmek için Güneş,
biz ve yağmur damlaları, muhakkak belirli bir açıda dizilmek
zorundayız. Ama daha önemlisi milyonlarca yağmur damlasından
yansıyan ışınların gözümüze geliş açıları mutlaka aynı
olmalıdır ki biz gökkuşağını görebilelim.
Yağmur
damlalarından yansıyan ışınların gözümüzde odaklaşabilmeleri
için bir daire şeklinde dizilmiş olmaları gerekir. Aslında o
bölgedeki bütün yağmur damlaları gelen ışığı renklere
ayrıştırarak yansıtırlar ama sadece bir yarım daire içinde
olan yağmur damlalarından yansıyanlar gözümüze odaklaşırlar.
Biz
de sadece o yağmur damlalarından gözümüze gelen renklerine
ayrılmış ışınları görebildiğimizden gökkuşağını da
yarım daire şeklinde görürüz. Bazen bir uçaktan veya yüksek
bir dağdan baktığımızda gökkuşağını tam daire şeklinde
görmemiz de mümkün olabilmektedir.
Güneş
ne kadar yüksekse gökkuşağı dairesi de o kadar aşağı iner.
Bunun içindir ki yedi renkli gökkuşağını sabah ve akşam
yağışlarından sonra daha çok görürüz.
Genellikle
fark edilmez ama gökkuşağı daima içice iki halkadan oluşur.
İkinci kuşak pek dikkat çekmez. Bir ikinci zayıf kuşağın daha
bulunmasının nedeni bazı güneş ışıklarının su damlasının
iç yüzeyine bir kez değil iki kez çarpmalarıdır, Böylece
parlaklıklarını yitiren ışıklardan oluşan ikinci gökkuşağı
zar zor görülür. Birinci kuşakta kırmızı renk şeridin en
dışında iken ikinci kuşakta en içtedir. Diğer renklerin
sıralamaları da terstir.
Barometre
ne işe yarar?
Barometre
hava basıncını ölçmeye yarar. Bir çoklarımızın evinde
termometre vardır da barometre yoktur. Olanların da çoğu için
pek mana ifade etmez. Halbuki barometre hava tahmininde en önemli
araçtır.
Çok
sağlıklı hava tahminleri meteoroloji balonları, şimdilerde ise
uydular vasıtası ile yapılıyor ama evinizde barometrenin düşüş
veya yükselişini takip ederek, bir de rüzgar yönünü
gözlemleyerek hava tahminini rahatlıkla yapabilirsiniz.
Örneğin
barometre 30'un üstünde gösteriyor ve yükselmeye devam ediyorsa
hava açık olacak ve rüzgar şiddeti azalacak demektir. Eğer 30'un
altında ve düşmeye devam ediyorsa hava bulutlu ve rüzgarlı
olacak, hatta fırtına gelebilecektir.
Atmosferdeki
hava basıncındaki değişiklikler rüzgarları yaratırlar. Ancak
hava basıncındaki değişiklik tek başına o günkü veya gelecek
günlerde oluşacak hava durumları hakkında yeterli bilgi veremez.
Eğer rüzgar yönünü de biliyorsanız o zaman kısa dönemler için
pratik tahminler yapabilirsiniz. Şimdi rüzgar yönleri,
barometrenin durumu ve bunlara göre oluşabilecek hava durumlarına
bir bakalım:
|
|
|
|
|
|
yavaşça
düşüyor
hızla
düşüyor |
|
|
|
yavaşça
düşüyor
hızla
düşüyor |
|
|
|
sabit
hızla
yükseliyor |
|
|
|
sabit
yavaşça
düşüyor |
|
Diyelim
ki evinizde bir barometre yok. Problem değil. Hava basıncını
ölçmenin diğer pratik yolları da var. Bir fincan kahve de aynı
işi görebilir. Eğer kahve üzerindeki kabarcık ve köpükler
fincanın ortasında toplanıyorlarsa hava basıncı yüksek,
kenarlara doğru yayıiıyorlarsa basınç düşük demektir.
Güneş
daha ne kadar süre ısı ve ışık verebilir?
Güneş
sistemimiz, bizim Güneş adını verdiğimiz tek bir yıldız ve
onun etrafında dönen dokuz gezegen, bu gezegenlerin etrafında
dönen 60'dan fazla uydu (Ay), yine Güneş'in etrafında dönen
gezegen olarak kabul edilemeyecek kadar küçük 5 bin civarında
astroit, sayısız göktaşı, toz ve parçalardan oluşur. Güneş
bu sistemdeki enerjinin de tek güç kaynağıdır.
Güneş'e
baktığımızda katı bir maddeymiş gibi görürüz ama aslında
yanan bir gaz kütlesinden başka bir şey değildir. Bilim
insanlarına göre Güneş'ten söz ederken yüzey kelimesini
kullanmak hatalıdır çünkü Güneş tamamen gazdan oluşmuştur.
Güneş'in fotoğraflarında görülen keskin köşeler ise gazın
yoğunluğunun birdenbire arttığı yerlerdir.
Güneş
evreni dolduran milyarlarca yıldızdan biridir. Üstelik tamamıyla
sıradan bir yıldızdır. Gezegenimizin de içinde bulunduğu
Samanyolu galaksisinde tam 200 milyar güneş bulunuyor. Bizim
güneşimiz de bunlardan farklı bir oluşum değil.
Güneş
bize çok yakın (150 milyon kilometre) olduğu için çok büyük ve
parlak görünür. Güneşten sonra bilinen en yakın yıldızın, bu
mesafenin 250 bin katı daha uzakta olduğu düşünülürse, Güneş'e
burnumuzun dibinde diyebiliriz.
Dünyamızdan
bakınca Güneş sabitmiş gibi görünür ama o da kendi ekseni
etrafında döner. Dönüş yönü dünyanınkine göre terstir. Katı
bir cisim olmadığından ekvatoru üzerindeki bir nokta 24,5 günde
tam dönüş yaparken daha kuzeydeki bir noktası 31 günde yapar.
Yani kutuplarına gittikçe dönüş hızı yavaşlar.
Güneş'in
ısı ve ışık olarak yaydığı enerji, merkezinin hemen
çevresinde sürüp giden nükleer tepkime (hidrojen bombasında
olduğu gibi) yani hidrojen atomlarının helyum atomlarına
dönüşürken çıkardığı büyük enerjidir. Güneş tarafından
saniyede yakılan hidrojen miktarı 564 milyon tondur. Bunun yüzde
0,7'si ise doğrudan enerjiye çevrilmekte, ısı ve ışın
yayınımına gitmektedir.
Yeryüzünde
yaşam Güneş ışınlarına bağlı olduğuna göre, Güneş'in
insanlar için gerekli olan enerjiyi daha ne kadar zaman
sürdürebileceğini bilmek hakkımızdır. Güneş'in şu andaki
enerji durumunda önümüzdeki 5 milyar yılda önemli bir değişiklik
olmayacak, aynı şekilde ısı ve ışık vermeye devam edecektir.
Daha
sonra genleşmeye başlayacak, sıcaklığı bugünküne göre yüzdde
20 artacak dev bir kızıl yıldıza dönüşecektir. O zaman
yeryüzündeki sıcaklık dayanılmaz bir yüksekliğe ulaşacak,
okyanuslar kaynayıp buharlaşacak ve gezegenimiz bizim bildiğimiz
türden bir hayatın var olduğu bir yer olmaktan çıkacaktır.
Ancak 5 milyar yıl hayli uzun bir zaman süresidir, şimdiden telaşa
kapılmaya gerek yoktur.
Arılar
peteklerini neden altıgen yaparlar?
Altıgen
diğer çokgenlere gore kenar uzunluklarının toplamı en kısa olan
şekildir. Bunu bilen arı peteğini altıgen yaparak en az
malzemeyle en fazla peteği üretir. Böylelikle malzeme tasarruflu
kullanarak balmumu israfı önlemiş olur. Ayrıca altıgenler,
yapıldığı petekte üretilen balı muhafaza etmek açısından
maksimum hacim sağlar. Bir arı kolonisi peteklerini yatayla 7-8
derecelik bir açı yapacak şekilde inşaa eder. Bunun nedeni
peteğin içine bırakılan balın yere dökülmemesidir. Ve bu açı
hiçbir zaman şaşmamamıştır.
Feng-Shui
nedir?
Feng
Shui Çin'in 3500 yıllık uyumlu bir ortam yaratmak için kullandığı
bir yöntemdir.Kelime anlamı ise, "rüzgâr - su" dur. Bu
iki güç Çinliler'e göre, yeryüzünün eğimini, şeklini,
topografyasını belirler. Feng-Shui metodu yaşanan mekanlardaki
enerjiyi, huzur, sağlık ve bereketi sağlamak ve arttırmak üzere
değerlendirmeyi amaçlar.
Feng-Shui'ye
göre.
***Yatağı
pencerenin önüne koymak yanlıstır. Çünkü cam kırılgandır ve
güvensizlik yaratır. Ertesi gün işinizden kovulma endişesi
duyarsınız. Kendinizi güvende hissetmezsiniz. Uyumak için önce
kendinizi güvende hissetmelisiniz.
***İmzanızda
adınız ve soyadınız mutlaka olsun. Soyadınızı yazmak,
atalardan gelen enerjiyi de kullanmanız için gerekiyor. İmza
atarken, adınızda geçen g, y ve ğ'lerin kuyruklarını torba gibi
yapın, bir süre sonra ekonomik olarak ferahladığınızı
göreceksiniz. Harflerin bu kuyruklarına "para torbası"
deniyor.
***Yatak
odanıza arada sırada ateşi getirmek için bir mum yakın. Mümkünse
bir kaç da çiçek olsun. Metal enerjisini kırmalısınız.
***Çok
önemli bir toplantıya giderken kırmızı iç çamaşırı giyin.
Bu sizin enerjinizi artıracak ve daha dinamik olmanıza yardımcı
olacak.
***Önemli
biriyle kritik bir görüşme yapıyorsanız, etrafınızdaki sütun
ya da üçgenlere sizin değil, onun yüzü dönük olsun. Tehdit
altında kalan o olacaktır.
***Evlerinizde
kare değil de, yumuşak hatlı koltuklar kullanın. Eğer
koltuklarınızı değiştiremiyorsanız, mutlaka yumuşak yastıklar
kullanın. Çünkü evinizde gevşemeniz gerekiyor.
***Bembayaz
bir eviniz varsa, bitkiler kullanmalısınız. Mavili, yeşilli yatak
örtüleriyle, su, akarsu posterleriyle değişik bir hava
yaratabilirsiniz. Yatağın üzerine yastıklar koyabilirsiniz.
***Kurutulmuş
çiçeklerin de belli bir ömrü var. Uzun süre evlerinizde
bulundurmayın. Plastik çiçeklerin de ağaç enerjisi vardır ancak
belli bir süre sonra eskir, enerjisini kaybeder.
***Gümüs
takı kullanmak insanı olumsuz yönde etkiler, duygusallaştırır
ve ağlama isteği verir. Depresyona yol açtığı için dikkatli
kullanın. Altının daha özel ve iyi bir enerjisi vardır.
***Yatak
odasında, yattığınız yerden kendinizi bir aynada görüyorsanız,
bu uykunuzu bozabilir. Rüya görmenizi ve dingin uyanmanızı
engelleyebilir.
***Balkonları
depo olarak değerlendirmemeli, kullanmalıyız.
***Florasan
ışık insan doğasına aykırıdır.
***Dijital
saatler kalp ritmini etkiler, uyanmak için başucunuzda klasik
saatler kullanın.
'Mobbing'
nedir?
Mobbing
İngilizce bir kelime. Saldırma, aşağılama, hor görme
anlamlarına geliyor. Çalışma ortamında belirli bir kişiyi hedef
alan ve uzun süre devam eden olumsuz davranışlar olarak
tanımlanıyor. 'İşyerinde ruhsal taciz' veya 'psikolojik terör'
olarak Türkçe'ye çevriliyor.
İlk
kez 1984'te İsveçli psikolog Heinz Leymann'ın yaptığı bir
araştırmayla gündeme geldi. Leymann 'mobbing'i bir ya da birkaç
kişinin bir çalışana karşı sistematik olarak ve düşmanca
yürüttüğü aktiviteler olarak tanımlıyor. Saldırılar kişinin
itibarını zedelemeyi, onun iletişim fırsatlarını ortadan
kaldırmayı ve iş başarısını düşürmeyi hedefliyor. Bu
davranışlar o kişiyi bezdirmek ve işinden istifa etmesini
sağlamak amacıyla yani bilinçli bir şekilde uygulanıyor.
Bir
şirketin organizasyonundaki bozukluklar ve kötü yönetim otomatik
olarak mobbing için ortam yaratıyor. Bu nedenle en çok hastane,
okul veya dini kurumlar gibi otoritenin pek de sıkı olmadığı
ortamlarda rastlanıyor. Belirsizlikten kaynaklanan otorite
boşluğunda güçlü güçsüzü eziyor. Şirketin üst yönetimi bu
problemi çözmek yerine görmezlikten gelirse problem derinleşiyor
ve büyüyor.
İlk
bilgisayar nasıl ortaya çıktı?
İnsanoğlunun
ilk hesap makinesi abaküslerdir ve abaküse benzeyen ilk araçlar
bundan 3,000 sene önce kullanılmıştır. Otomatik hareketlerden
yararlanan ilk toplama makinesini Blaise Pascal geliştirmiştir.
Pascal bu makineyi tasarlarken, bir tarafa doğru döndürülen dişli
çarkların hareketinden faydalanmıştır. Daha sonra Leibniz aynı
prensiple çarpma işlemi de yapabilen bir makine daha
geliştirmiştir.
Hesaplamada
elektronik sistemin öncüsü İngiliz bilim adamı Charles
Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adını verdiği cihaz, belli
bir programlama içinde hesapları otomatik olarak yapabilmekteydi.
Gerçek
anlamda bilgisayarlar, 1941 yılında Berlin'de Kondrad Zuse
tarafından geliştirilmiştir. Onun yaptığı bilgisayar, elektron
lambalarından oluşuyordu ve aynı yıllarda Busines Machines
Corporation adlı firmanın yaptığı otomatik bilgisayardan çok
daha hızlı çalışıyordu.
1946'da,
Amerikalı J. Presper Erchert ve John W. Mauchly, yüksek işlem
hızına sahip tam elektronik ilk sayısal bilgisayarı
geliştirdiler. 17,500 civarında elektron tüpü, 1,500 röle,
70,000 direnç ve 10,000 kondansatörden oluşmuş 30 ton
ağırlığındaki bu dev makina, on haneli 5,000 sayıyı bir saniye
içinde toplayabiliyordu.
Sonraki
yıllarda inanılmaz bir süratle geliştirilen bilgisayarlar,
bilgiyi çabuk ve doğru bir şekilde işleme ve saklama özellikleri
nedeniyle, kısa sürede günlük hayatın ayrılmaz bir parçası
haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolaşımı hızlandı. Bu
gelişmeler sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye
kolayca ulaşmaları ve onu tüketmeleri mümkün oldu.
Bilgi
toplumunun oluşumunu hızlandıran bu gelişmelerin yanısıra,
basımevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makina ve
araçların kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye başladı.
Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmaşık olan yorucu
ve bıktırıcı işlerden kurtuldular.
Demokritos
kimdir?
Yunan
filozofudur (M.Ö. 460-370). Doğa filozoflarının sonuncusu olan
Demokritos, Abdera'da doğdu. Mısır'da beş yıl kalan ve Asya'yı
baştan başa dolaşan Demokritos, çeşitli bilginlerle, özellikle
matematikçilerle dostluk kurduktan sonra Atina'ya dönerek kendisini
bütünüyle felsefeye adamıştır
M.Ö.
420'ye doğru Abdera'da kendi felsefe okulunu kurmuştur. Mekanist ve
atomcu bir maddeciliğe dayanan felsefesine göre doğa, bölünmez
parçacıklar olan atomlardan oluşmuştur ve her şey sürekli
hareket eden bu atomların çeşitli biçimlerde bir araya
gelmelerinden oluşur; yani "hiçbir şey hiçten doğmaz".
Demokritos
için, atom teorisinin öncüsüdür denebilir. Demokritos'a göre
atomların devinimlerinin ardında hiçbir bilinçli "amaç"
yoktur. Doğa, tamamen mekanik bir şeydir. Bu her şeyin
"rastlantısal" bir biçimde oluştuğu anlamına gelmez,
çünkü her şey doğanın değişmez yasalarını izler.
Demokritos,
olup biten her şeyin ardında bir doğallık, bir neden olduğunu
ileri sürüyordu. Bir keresinde de, Pers ülkesine kral olmaktansa
böyle bir doğal neden keşfetmiş olmayı yeğlediğini söylemişti.
Demokritos'a
göre atom teorisi algılarımızı da açıklayabiliyordu. Ona göre
algılayışımızın nedeni, atomların boşlukta hareket
edişleriydi. Ay'ı görmemizin nedeni "Ay'ın atomlarının"
gözümüze girmesiydi.
Demokritos,
insanlık tarihinin başlangıcını merak etmiş ve insanların
önceleri hayvanlarınkine benzer bir yaşam sürdüklerini ileri
sürmüştür. Ona göre akıllı bir yaratık olan insanı,
buluşlara yönelten zorunluluklardır ve insanlar "ilerleme"
sonucu "kültür"e sahip olmuştur.
Renklerin
hayatımızdaki etkileri neler?
Renklerin
insanlar üzerindeki etkisi hiç de yabana atılır cinsten değil.
Her ne kadar 'zevkler ve renkler tartışılmaz'dense de uzmanların
elde ettikleri dikkat çekici sonuçların bu tartışmanın
yapılmasında gecikildiğini açıkça gösteriyor.
Renkler,
kendi dilleriyle karşınızdakine, muhattabınıza sizin
karakterinizi sizden önce anlatıyor. İşte renklerin yadsınamaz
etkisini farkeden batılı şirketler, bunu iş hayatında sıklıkla
kullanmaya başlamış ve çok da başarılı olmuşlar.
Hayatımızı
şekillendiren, bizi kimi zaman neşeli, kimi zaman da düşünceli
yapan renkler ve marifetleri saymakla bitmez. İşte renklerin
dünyası, şirketlerin bunu nasıl kullandıkları ve bizle nasıl
olnadıkları:
KAHVERENGİ
Kansas
Üniversitesi Sanat Müzesi'nde bir araştırma için halının
altını elektronik bir sistemle donatmışlar; duvar rengini beyaz
ve kahverengi olarak değişebilir yapmışlar. Arka fon beyaz
kullanıldığında, insanlar müzede yavaş hareket etmiş, daha
uzun süre kalıp, daha fazla alanda dolaşmışlar. Arka fon
kahverengiye döndüğünde ise, insanlar müzede çok daha hızlı
hareket edip, daha az alan dolaşmış ve müzeyi çok daha kısa
sürede terketmişler.
Dikkat
ederseniz dünyadaki fast-food restaurantlarının hepsinin
sandalyeleri ve masaları kahverengi, duvar boyaları ise
kahverengi-şampanya-pembe karışımıdır. Hiçbir fast-foodcunun
duvarını beyaz göremezsiniz. Burger King, Kentucky Fried Chicken
ve benzer fast-foodlar yıllardır bilinçli olarak tüm duvarlarını
baştan aşağıya kahverengi ağaç kaplama yaparlar.
KIRMIZI
Kırmızı,
iştah açar. Dünyadaki ünlü gıda firmalarının hepsinin
logosunun kırmızı olduğunu hayretle farkedeceksiniz; Coca Cola,
Pizza Hut, McDonald's, Ülker, Burger King. Bu listeyi binlere
çıkarabilirsiniz.
Kırmızı
tansiyonu yükseltir ve kan akışını hızlandırır. 'Peki boğalar
niye kırmızı renge saldırıyor?'cevabı ise ilginç; maymunların
dışında, araştırılan hayvanların hemen hepsi siyah-beyaz
görmektedir. Yani boğalar da renk körüdür. Kırmızıya değil,
kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırırlar.
YEŞİL
Yeşil,
güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih
ettikleri iki renkten biridir. Yatak odası için de rahatlatıcı
bir renktir. Batı'da büyük otellerin mutfaklarında duvar
renginin, aşçıların yeniliklerini arttırmak için yeşile
boyandığı söylenir.
Hastaneler
de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih eder. Çünkü
rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı en çok hatırlatan
renktir. Yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı
çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan
yerlerde de yeşil en çok tercih edilen renktir.
SİYAH
Siyah,
gücü ve tutkuyu temsil eder. Hırsın da bir ifadesidir. Bizde ve
Batı'da siyah, matemi simgelerken Japonya'da mutluluğun simgesidir.
Fonda kullanıldığında karamsarlığı çağrıştırır. Işığı
yok eder. Konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein'in
konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan
bir odaya girip ve bu şekilde düşündüğü söylenir.
MAVİ
Freud,
maviyi sakin diye niteler. Faber Birren ise tansiyonu düşürdüğünü
söyler. Araplar ise mavi taşların kanın akışını
yavaşlattığına inanırlar. Nazar boncuğu o yüzden mavi
taşlıdır.
Sakinleştirici
bir renktir, Batı'da bu etkisi yüzünden intiharları azaltmak için
köprü korkuluklarını maviye boyarlar. Mavi ve özellikle lacivert
kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi ve
verimliliği çağrıştırır. Uluslararası toplantılarda tüm
devlet başkanları lacivert takım elbise giyerler.
Dünyadaki
firmaların yarısından fazlası logolarında maviyi kullanırlar.
Aynı şekilde Bill Clinton, büyük jüriye ifade vermesinden önce
mavi kravat takarak, altın bronz karışımı bir şekil ve rengi
kullandığını hatırlayın. Daha çok altını ve parayı
çağrıştırır çünkü.
MOR
Mor,
nevrotik duyguları açığa çıkardığı, insanları bilinçaltında
korkuttuğu tespit edilen bir renk.
PEMBE
Pembe
giyenlere, hizmetlerinden dolayı ödeme yaparken kendimizi daha
rahat hissettiğimizi tespit etmişler. İngiltere'de Boots ve Marks
and Spencer mağazalarında tüm tezgahtarların pembe gömlek
giydiği bilinir.
SARI
Sarı,
geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden tüm
dünyada taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğu
bilinsin diye.
Araba
kiralama firmaları logolarında hep sarıyı kullanırlar. 'Ürün
geçici, lütfen geri getirin' demek istiyorlar. O yüzden dünyada
hiçbir banka ambleminde bildiğimiz sarıyı kullanmaz. (Portakal ve
bronz ya da bakır kimi zaman yer alabilir) Paranın geçici değil,
kalıcı olmasını isterler. Türkiye'de sarıyı logosunda baskın
bir renk olarak kullanan tek banka, devlet bankası Vakıfbank'tır.
BEYAZ
Beyaz,
istikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Bu yüzden
üzerinde fazla şaibeler olanların, beyaz ağırlıklı kıyafetleri
seçmelerinde yarar var. Beyaz elbiseler, sizin temiz olduğunuz
imajını verir.
Reiki
nedir?
Reiki,
şifa ve ruhsal çalışmalara dayanan binlerce yıllık ve enerji
aktarımı ile şifa vermeye dayalı bir tekniktir. Batı'ya
yayılmaya başladığında "Evrensel Yaşam Enerjisi"
olarak tercüme edilmiştir. Ancak ezoterik olarak "yüce
kaynağın bilincini taşıyan, ruhsal amaçla çalışan yaşam gücü
enerjisi" açıklaması anlamını daha iyi ortaya koyar. Yani
Reiki, bir ruhsal şifa tekniğidir.
Kaynağının
Tibet olduğu sanılan Reiki, 19. yüzyılda Japon Budisti olan Dr.
Mikao Usui tarafından yeniden ortaya çıkarılmış ve bir şifa
tekniği halinde sunulmuştur.
Reiki,
bedende meydana gelen enerji dengesizliklerini ve negatif enerji
blokajlarını çözebilmek için yetersiz veya eksik kalan kendi
enerji bedenimizi dengeleyip, tamamlayarak ve temelde bilinç
değişikliği gerçekleştirerek ruhsal, dolayısıyla da fiziksel
iyileşme sürecini başlatmamız yolunu açar.
Reiki
fiziksel, zihinsel, duygusal sorunların tümünde kullanılabilir.
Reiki bir din değildir ve hiçbir inanca bağlı tutulmaz. Japonya,
Amerika ve Avrupa'nın bazı bölgelerinde Reiki klinikleri
bulunmaktadır. Türkiye'de de son yıllarda yaygın bir şekilde
kullanılmaktadır.
Reiki,
bir Reiki Master'ının, öğrencisine Reiki'yi kullanma yeteneğini
transfer etmesiyle olur. Seminere katılan kişi enerjiyi, enerjinin
çalışma sistemini ve el ile tedavi etmeyi öğrenir.
Enerji
aktarımı sırasında uygulama yapılan kişiye, o kişiden de
uygulama yapan kişiye herhangi bir problem geçmez. Reiki,
uygularken konsantrasyon ve inanmak şart değildir. Siz inanmasanız
bile o çalışır ve şifa verir.
Parapsikoloji
nedir?
1930’lu
yılların başında ABD'nin Duke Üniversitesi'nde J. B. Rhine ve
eşi L. Rhine tarafından yürütülen çalışmalarda, psişik
çalışmaları belirtmek için Almanca "parapsychologie"
terimini kullanmışlardır. Normal dışı, farklı psikoloji
anlamına gelmektedir.
Bu
yıllarda telepati, telekinezi ve durugörü çalışmalarının
yoğun olduğu duyu dışı algılamalar görülmektedir. Duyu dışı
algılamaları, geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği algılama
diye önce üçe ayırmışlardır. Duyu dışı algılamalarında
kimi insanların daha başarılı olduğu bilinmektedir. Psişik güç
denen bu olgu, doğuştan tüm bireylerde varolmakla beraber, aynı
seviyede olmamakta ve çalışmalarla ilerletilebilmektedir.
Trans
haline geçilerek farklı boyutlara gidilebilmesi, bir haritanın
üzerinde yapılan çalışmayla karada su bulma yöntemine kadar
birçok farklı konu, parapsikolojiye dahil olabilmektedir.
Parapsikoloji konusunda birçok kitap yazılmış ve ayrıca Türkiye
de dahil olmak üzere birçok ülkede seminerler düzenlenmiştir.
Somut
dünyadan çok farklı bir konu olan parapsikoloji, yapılamayacağı
yapmak, imkansızı imkanlı hale getirmek gibi farklı bir konu
olduğundan büyük ilgi görmektedir.
Kuşlarda
öğrenme nasıl olur?
Kanarya,
serçe, ispinoz gibi türlerin erkek kuşları, doksan gün
içerisinde kendi türünün şarkısını tamamen öğrenebilir ve
bu süreç insanın konuşmayı öğrenmesine benzer biçimde
aşamalar halinde gelişir. Ancak yeni doğan bir kuşa, kendi türüne
ve başka bir türe ait kuş seslerinden oluşan yapay bir şarkı
dinletildiğinde, kuş yalnızca kendi türüne ait olan şarkıyı
yapay şarkının içinden seçerek taklit eder. Demek ki bazı
kuşların kendi türlerinin seslerini seçmesine ve öğrenmesine
yarayan doğuştan sahip olduğu bir beyin mekanizması vardır.
Zebra
ispinoz kuşunun beynindeki çekirdekler ve bunların birbirleriyle
olan bağlantısından yararlanarak şarkı üretme sistemi oldukça
iyi tanımlanmıştır. Kuşun, gelişme döneminde bu sistemin bazı
bölgelerinin etkisiz hale getirilmesi, kuşun şarkısında bazı
hatalar yapmasına yol açmıştır. Oysa yetişkinlik döneminde
yapılan böyle bir etki, şarkıyı hasara uğratmaz. Ayrıca
araştırmacılar, erkek kanarya gibi kuşlarda "zenk" adı
verilen bir genin varlığını ortaya çıkartmışlardır.
Bazı
sinir hücrelerinde bulunan bu gen, kuşların kendi türlerinin
şarkılarını öğrenmeleri aşamasında etkin olan bir gendir. Bu
gen sayesinde, gelecekte araştırmacılar, bir kuşun kendi
şarkısını öğrenme aşamalarını ortaya koyabileceklerdir. Zenk
geni, kuşların öğrenme yetisinin bazı genlere bağlı olduğunu
göstermektedir.
Ayrıca
yapılan araştırmalar, kuşların, beyinlerindeki ses kontrol
mekanizmalarının çoğunlukla beyinlerinin sol yarıkürelerinde
bulunduğunu göstermiştir; tıpkı insanlardaki gibi beyinlerinde
bir asimetri vardır.
Kertenkeleler
neden kuyruklarını bırakırlar?
Kuyruklarını
bırakma yöntemi, kertenkelelerin bir savunma yöntemidir. Başka
bir hayvan kendilerine saldırdığında, kertenkele kuyruğunu
bırakır. Vücudundan ayrılan kuyruk, kasların kasılmasıyla bir
süre yerde oynamaya devam eder. Saldıran hayvanın dikkati bu yöne
kaydığından, kertenkele hızla oradan uzaklaşır.
Karıncaların
bu özelliklerini biliyor muydunuz?
*
İşçi karıncaların neredeyse tamamı dişidir. Erkekler
çiftleştikten kısa bir süre sonra ölürler.
*
Karıncalar yaklaşık 60 milyon yıldır değişim geçiriyorlar.
*
Kraliçe karınca 20 yıl yaşayabilir. Ve yaşamı boyunca yaptığı
tek şey yumurtlamaktır.
*
500 binin üzerindeki bir karınca grubu bir kuşu, bir domuzu ya da
atı öldürebilir.
*
Bir karınca kendisinden 50 kat fazla bir ağırlığı taşıyabilecek
güçte.
*
Karıncalar acımasız savaşçılardır. Isırabilirler,
sokabilirler ve arkalarından asit fışkırtabilirler.
Penguenler
neden paytak yürürler?
Penguenlerin
tıpkı hacıyatmaz gibi sağa sola sallanarak yürümelerinin
sebebini bilimadamları araştırdı. Ortaya ilginç bir sonuç
çıktı. Kutuplarda yaşayan bu sevimli hayvanlar, enerji tasarrufu
yapmak için sarkaç hareketiyle yürüyorlar. Colorado
Üniversitesi'nden Timothy Griffin ve Rodger Kram, penguenleri San
Diego kentindeki Deniz Dünyası Merkezi'nde aylarca süren bir
incelemeye aldı ve ilginç bulgular elde etti.
İki
bilimadamı, araştırmanın sonucunu şöyle açıkladı : "Aşırı
kısa bacaklı olan penguenler, yana doğru adımlar atarak
kaslarının daha az yorulmasını sağlıyor. Böylece her adımın
sonunda bir sonraki adım için enerji depoluyor. Normal yürümüş
olsalar, kendi heybetlerindeki bir hayvandan iki kat daha fazla
enerji harcamaları gerekiyordu. İşte bunu keşfederek bu şekilde
yürümeyi geliştirmişler.
Sadece
yürümeye başlarken enerji harcıyorlar, bir de dururken....
Köpekler
besinlerini neden gömerler?
Köpekler,
çevrelerine yakın yerlere, ihtiyaçları olacak yiyecekleri
gömerek, besinlerini depolarlar. Bu, insanlar tarafından istifçilik
veya besin depolama olarak adlandırılır. Ev hayvanları arasında
sadece köpekler, kemiklerini gömmeye eğilimi olan hayvanlardır.
Vahşi hayatta yaşayan kurtlar, yakaladıkları küçük avları,
daha sonra kullanmak üzere gömerler. Evcil köpekler ise
kemiklerini gömdükten sonra onunla ilgilenmez, yani daha sonra
çıkarıp, kullanmaz ve unuturlar. Evde yaşayan köpekler de
gıdalarını koltuk araları, halı veya elbiselerin altına vs.
saklar ve koku yardımıyla tesadüfen bulmazlarsa, unuturlar. Demek
oluyor ki, evcil köpekler gömme işlemini besin ihtiyaçlarını
garanti altına almak için yapmamaktadırlar. Bu, tamamen vahşi
hayattan kalma bir içgüdüdür.
Sakız
çiğnemek zayıflatır mı?
Bütün
bir gün sakız çiğnemek, kuşkusuz sevimli bir iş değil ama
bunun insanı zayıflattığı da bir gerçek. Çünkü çiğneme
eylemi, saatte 11 kj.gibi önemli oranda enerji tüketimi
oluşturuyor. ABD’de bulunan Mayo Clinic uzmanları, ciklet çiğneme
ile ortalama ne kadar kilo verildiğini bile hesaplamışlar. Bir
kişi günde 8 saat boyunca ara vermeden şekersiz ciklet çiğnediği
takdirde yılda 5 kilo verebiliyor.
“Gordion
Düğümü” ne demektir, ne ifade eder?
Makedonya
Kralı Büyük İskender, M.Ö. 333 yılında Anadolu’nun içlerine
girerek Frigya’nın başkenti Gordion’a ulaşır. Kendisine
kentin ilk kurucusu Gordios’un arabası gösterilir. Arabanın
boyunduruğu, ucu görülmeyen bir düğümle arabanın okuna
bağlanmıştır. İnanışa göre bu düğümü çözen Asya’nın
fatihi olacaktır. Büyük İskender düğümü kılıcıyla keser.
Bugün bu terim, çözümü çok zor olan olaylar için kullanılıyor.
Tırnaklar
üzerinde neden beyaz lekeler oluşur?
Halk
rasında bu olay, organizmanın vitamin eksikliğine bağlanır. Oysa
tırnaklar üzerinde zaman zaman beyaz lekelerin oluşmasının
kesinlikle patolojik bir rahatsızlıkla ilgisi yoktur. Bu olayın
nedeni, tırnağın altında küçük bir hava boşluğunun
oluşmasıdır. Bu hava boşluğu zaman içinde büyür ve yukarı
doğru çıkar. Daha sonra da kendiliğinden kaybolur. Ancak bu hava
boşluğundan kaynaklanan beyaz lekeleri anımsatan mantar oluşumu
tamamen farklı bir şeydir. “Lökonik hastalığı” adı verilen
bu durum, tipik bir deri mantarı rahatsızlığıdır ve genellikle
tırnaklarında mantar olan kişilerle el sıkışması yoluyla
geçer. Bu hastalık, ağızdan alınan bazı ilaçlarla tedavi
edilir.
Kadınların
düğmeleri neden solda?
Giysilerde
düğmelerin kullanılmaya başlandığı ilk zamanlarda, düğmeler
hem çabuk kırılabiliyordu, hem de herkesin almayacağı kadar
pahalı idi. Zengin kadınlar da, uzun elbiselerini ancak
hizmetçilerinin yardımı ile giyebiliyorlardı. Hizmetçiler ise
hanımlarının karşısında, onların düğmelerini, sağ ellerini
kullanarak daha hızlı ilikleyebiliyorlardı Bu nedenle, terziler
dügmeleri hizmetçilerin sağına, hanımların ise soluna gelecek
şekilde diker oldular.
İnsanlar
niçin tokalaşıyorlar?
Tokalaşma
aslında çağlar öncesi bir adet. Çok eski çağlarda, tüm
erkekler bir silah taşıyor ve çoğunluğu da bu silahı sağ eli
ile kullanıyordu. Bir erkek diğerine dost olduğunu, elinde silah
bulunmadığını göstermek için, boş sağ elini uzatıyor, digeri
de aynı şeyi yapıyordu. Ama her iki taraf da kendini emniyete
almak, diğerini aniden silahını çekmesine mani olmak için,
birbirinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe sıkarak
duruyorlardı.
Tellere
konan kuşlar niçin çarpılmıyorlar?
İnsanların
dokundukları anda kömür oldukları binlerce volt cereyan taşıyan
elektrik tellerine konan kuşlar nasıl oluyor da cereyana
kapılmıyorlar? Çünkü topraklanmamışlardır. Çünkü tam bir
devre meydana getirmezler. Çünkü kısa devre yaratmazlar. Ama kuş
kazara elektrik tellerini taşıyan direğe temas ederse, elektrik
akımı kuşun gövdesi ve direk yolu ile toprağa geçer ve kuş
ölür.
0 yorum:
Yorum Gönder